Ekonomide İki Farklı Türkiye

Gelir dağılımı iktisatçılar için “tatsız” bir konu haline geldi. Kimse yüzünü bölüşüme ilişkin gerçeklere çevirmiyordu, bir de baktık Amerika’da bu kriz nereden çıktı diye düşünenler çaktırmadan “aslında gelir dağılımı da önemli bir konu” diye konuşmaya başladı. Biz de bu sayfadan özellikle “kişisel gelir dağılımı” yani nüfus gruplarının gelirden aldıkları paylar itibariyle eşitsizliklerin boyutuna değindik.

Gerek gazetede gerekse iktisadivizyon.com sitesinde okuyucuların bölüşüm politikalarına gösterdiği ilgi oldukça sevindiriciydi. Sorun şu ki; Gelir dağılımına ilişkin görüş ve önerilerin önemli bir bölümü “bölüşüm sorunu”nun iktisat politikasının isteğe bağlı adeta fantastik ilgi alanlarından biri haline geldi. Ekonomide İki Farklı Türkiye yazısına devam et

İşsizlik paylaşılmaz paylaşılırsa işsizlik olmaz…

Yayınlanan son rakamlar işsizlik oranında yavaş da olsa bir azalmanın başladığını gösteriyor. Buna karşın işsizlik seviyesi ne uluslararası derecelendirme kuruluşlarının ne de borsa yorumcularının gündemine giremedi. Hükümet prim desteğinin uzatılması gibi konularda duyarlı davranıyor. Buna karşın Teşvik Paketinin içinde yer alan kamu istihdamının artırılması konusundaki tedbirler, henüz uygulamaya geçmedi.

Ekim 2009 dönemi içerisinde işsizlik oranı, bir önceki döneme göre %0,4 gerilemiş ve %13 olarak gerçekleşmiş. Geçen yılın Ekim ayındaki işsizlik ise bugüne göre %1,8 oranında daha düşük. Ekim ayından bugüne iktisadi faaliyet hacminde inişli çıkışlı da olsa pozitif bir eğim gözlendiğine göre işsizlik sorunu da nispi bir gerileme gösterecek gibi.

Gündelik göstergeler dışında işsizlikle ilgili daha kalıcı cevaplar aramak için doğru soruları sormamız gerekiyor.  İlk soru işsizliğin azalma sebebi nedir? İşsizlik paylaşılmaz paylaşılırsa işsizlik olmaz… yazısına devam et

2010, Ekonomide “Ezber Bozan” Bir Yıl Olabilir…

Beklenmeyen bir etki söz konusu olur mu?Bugünlerde borsanın umulmadık ölçüde hareketlenmesi, IMF ile imzalanacak bir anlaşmanın eli kulağında olduğu haberleri ve döviz kurunun seyri, 2010 yılının finansman planları konusunda hesapların yeniden gözden geçirilmesine ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Bu bakımdan, özellikle Türkiye ekonomisi ile ilgili bazı ezberlerin gözden geçirilmesi için çok uygun bir yıl olabilir 2010.

İlk ezberimiz, “yabancı sermaye olmadan büyüyemeyeceğimiz” konusunda.

Öncelikle, Türkiye’nin “üçüz açık”la ilgili sorunlarından hangisini veya hangilerini kendi imkânlarıyla çözüp çözemeyeceğimiz konusunda fikir yürütelim.

Nedir bu üçüz açık?

“Üçüz açık” probleminin birincisi dış açık, cari açık gibi adlarla anılan yani toplumda kabaca ithalatın ihracattan büyük olması şeklinde ifade edilen ama aslında sadece mal ve hizmet alım-satımından kaynaklanan döviz açığını ifade etmeyen “cari açık” sorunudur.

2010 yılında ihracatın hareketlenmesi nedeniyle ithal girdiler için gerekli dövizin, ihracatla elde edilen döviz girdisi ile elde edilemeyeceği anlaşılıyor. Döviz ihtiyacı bakımından ithal edilecek tüketim malları ve dış kredi geri ödemelerini de not etmek gerekiyor. 2010, Ekonomide “Ezber Bozan” Bir Yıl Olabilir… yazısına devam et

DEMOKRASİ – BÜTÇE HAKKI = SIFIR

Geçtiğimiz haftalarda tamamlanan bütçe görüşmeleri güncel siyasi olayların gölgesinde kaldı. Halbuki bütçe vatandaşın, seçmenin siyasetçinin en fazla ilgilenmesi gereken konuların başında geliyor. Vatandaş bakımından, ödenen vergilerin hangi giderlere tahsis edileceği; siyasetçi bakımından da seçmenin nezdinde hangi giderlerin topumun ihtiyaçlarını karşılayacağı bütçeyle anlatılıyor.

Kelime kökeni itibariyle “bütçe” Fransızca’dan “bougette” İngilizce’ye geçmiş, “budget” olmuş. Bütçe yapılırken Maliye Bakanı’nın elinde taşıdığı çantadan adını almış. Bizde aynı kelimeden iki ayrı sözcük tüketilmiş. Biri “poşet”, diğeri “bütçe. Ama galiba Cumhuriyet’le yaşıt “Genel Muhasebe Kanunu”nun uygulandığı yılların sonunda, 5018 Sayılı yasa uygulanmadan önce, hele de kamu açıklarının yoğun olduğu yıllarda daha ziyade “poşet” anlamında kullanılmaya daha uygun bir kanun olmuş Bütçe Kanunu.

Adı üstünde, diğerleri gibi bir kanun olan bütçe, hükümetin gelecek bir dönem için -şimdilerde orta vadeli planın uygulanmasıyla çok yıllı bütçe uygulanıyor- yapmak istediği işlerin bir listesini ve bu işleri yaparken hangi kaynakların kullanılacağını listelemiş oluyor. DEMOKRASİ – BÜTÇE HAKKI = SIFIR yazısına devam et

Kurban bağışları nasıl “sosyal sorumsuzluk” kampanyası haline geldi?

Kurban derileri kapışılmayınca şüphelenmeliydik. Herhalde eskiden her yıl tekrarlanan ve bir cumhuriyet klasiği haline gelen “kurban derilerinin yasal olarak hangi kurum tarafından toplanabileceği” tartışmaları da olmayınca “bu işin içinde bir bit yeniği var” demedik. Örneğin “250 TL’ye nasıl kurban kesiliyormuş?”  diye soranlara “belki bir yıl önceden sözleşme yaparak, fiyat kontratı yapmışlardır” dememeliydik.

Geçenlerde uğradığım bir üst düzey kamu görevlisi kurban bağışı ile ilgili gözaltılardan sonra kendini iyiden iyiye enayi yerine konmuş olarak görüyordu ki; “Uğur Bey, nasıl cesaret edebilirler, anlayamıyorum!” derken, aynı görevden emekli bir kişi daha gelip “yıllardır bu kurumlara yapıyordum bağışlarımı” diyerek iç geçiriyordu. Kurban bağışları nasıl “sosyal sorumsuzluk” kampanyası haline geldi? yazısına devam et

“Memleketin hali kötü ama gidişatı iyi”

Herkes işlerin kesatlığından, dünyanın daha kötüye gittiğinden vesaire yakınıyor. Sizce hayat nasıl gidiyor?
Valla bizim dışımızda ve bize rağmen gitmeye devam ettiği çok açık. Yalnızca benim hayatımı değil benim de parçası olduğum “insan hayatı”nı kastettiğinizi varsayarak bu soruyu sorduğunuzu biliyorum. Fakat kaçamak bir cevapla kendimle ilgili kısmı es geçmeme müsaade ediniz: Türkiye’de yaşayan herhangi bir insan kadar mutlu ve herhangi bir insan kadar umutsuzum.

Aslında, Türkler olarak dünyanın sosyal ve ekonomik olarak hızla değiştiği bir dönemi epey derinden ve sarsıcı biçimde yaşıyoruz. Diyeceğim o ki en azından bir konuda herkes hemfikir gibi görünüyor: Yaşanan ekonomik kriz, ekonomik sistem içerisindeki uygulama hatalarının bir sonucu olduğu kadar yeni bir milat da oldu. Hatırlayınız 2000 yılına başlarken tüm dünyada milenyum başlıyor anonslarına rastlanıyordu. Yani beklentiler çok yüksekti ve kökten değişimlerin arifesinde olduğumuz düşünülüyordu. Ama geçen dokuz yıldan sonra hep birlikte tanıklık ediyoruz ki milenyum asıl şimdi başlıyor. Ekonomik koşullar itibariyle de bu böyle, oluşan yeni dengeler itibariyle de. Örneğin, nüfusları kalabalıklaşan ve büyüyen Asya ülkelerinin enerji kullanımlarının artacağı; bu ülkelerin gelir artışı ile birlikte dünya siyasetinde daha etkili olacakları anlaşılıyor. “Memleketin hali kötü ama gidişatı iyi” yazısına devam et

2010 yılı için iş hayatının öncelikleri

20102009 gibi durgunlukla geçen yıllar firmalar ve hanehalkının işlerin azalmasını fırsat bilip şapkayı önüne koyduğu zamanlardır. Bu kez öyle olmadı. İşler durgundu evet, ama nakit verimliliği düşük bir iş temposu da iş dünyasının yakasını bırakmadı. Kaybedilen müşteriler, yatırım gerektirmeyen yeni sektörlere girme isteği, iflas edeceği anlaşılan borçludan son anda alınan bir senet…

Reel sektör 2009 boyunca tümüyle nakit takibine endeksli bir dönem geçirdi. Bu arada firmalarını yeniden yapılandırmaya çalışanlar; özellikle inovasyon ve verimlilik odaklı iş modelleri ilgiyle izlendi. Bir kısmı uygulanamadı, eğer krizden çok büyük zararla çıkılmadıysa uygulanması bir başka bahara kalan tedbirler listesinde kalmaya devam etti. Özellikle risk yönetimi ile ilgili seminerler ilgiyle izlendi. Krizden önce riskleri hatırlatan muhasebeciye, “yahu sen bunları bize niye anlatmadın ağabeycim” diye çıkışıldı.

2010’a girerken gündemdeki politik gelişmelerin yankıları firma ve bireylerin şikâyetlerini ülke gündeminden uzaklaştırmaya devam ediyor. Buna karşın, yeni yılla birlikte kendi koşulları ile yüzleşmek zorunda kalacak tüketici, ertelenen tüketimini hayata geçirmek için aradığı koşulların oluştuğunu en azından henüz düşünmüyor. 2010 yılı için iş hayatının öncelikleri yazısına devam et

“Köşenin kısası makbuldür. Yazının güzeli hiç yazılmayanıdır”

Öfkeyle kalkan zararla oturur.Sayın Başbakanımızın önerisine uyarak köşe yazılarımızı kısa tutmaya çalışıyoruz. Hiç yazmayalım diyeceğim ama o da zor. Belki yavaş yavaş alışırız. Ama memleketin huzurunun bizim yazılarımızla bozulduğunu bilseydim vallahi yazmazdım. Sayın Başbakanım, bir de “yarım saatte bir köşe yazısı yazıyorlar” diye buyurmuşsunuz ki, hiç aklıma gelmemişti bundan sonra dakika da tutmam gerekecek. Nacizane bendeniz tam sayfa yazdığıma göre, herhalde istesem de yarım saatte tamamlayamadığım tahmin ediliyordur. Ama, “Bunlar!” yarım saatte huzuru kaçırdığına göre, biraz daha yavaş yazsalar kimbilir neler olur değil mi? Onu da düşünmek lazım.

Bugünlerde ekonomi ile ilgili gündemde, Türkiye’nin kredi notunun artırılması konusu var. Şimdi, kredi notlarının krizden önce çok yüksek olduğunu bildiğimiz kuruluşların ardı ardına  iflas ettiğini hatırlatıp da huzuru bozmayalım. Türkiye üst üste kaç yıl büyüdüğü halde kredi notu artırılmazken, kriz nedeniyle bütün göstergeleri geri gittiği bir sırada not artırılması düşündürücü desem, bu defa da “Efendim siz de hiçbir şeyden mutlu olmuyorsunuz; bir defa da öküzün altında buzağı aramayın kardeşim” diyecekler ki, haklılar.

“İki kitap okuyup köşe yazısı yazmaya başlayan kifayetsiz mühterislerden çektiği nedir bu memleketin yahu.” “Köşenin kısası makbuldür. Yazının güzeli hiç yazılmayanıdır” yazısına devam et

Bölünmek “duygusal” değil…

Bu işler çocuk oyuncağı değil!Her nedense açılım tartışması başladığından bu yana, bilhassa sıra işin ekonomik boyutuna geldiğinde, kimin nasıl hesapladığı belli olmayan bir 300 milyar dolardan bahsediliyor. Böyle bir hesabın yapılmasında, bizim sıklıkla karşı karşıya kaldığımız, “kayıt dışı ekonominin tespit tekniği” kullanılıyor olsa gerek! Biliyorsunuz, Türkiye’de kayıt dışı ekonomi ile ilgili veri sunanlar, “tahmin” kavramı yerine “hesap” kelimesini kullanıyorlar ki ister istemez “mademki hesaplayabilecek kadar hâkimsiniz, öyleyse niye kayıt altına alamıyorsunuz?” sorusu akla geliveriyor!

Terörün Türkiye’ye maliyeti denince de işte aynı usulle “hesaplanan” bir 300 milyar dolarlık fatura ortaya konuveriyor. Oysa bizim bütçe tekniğimizde, hele 1984 yılından bugüne düşünüldüğünde, bölücü teröre ayrılan kaynakların hesaplanabileceği bir yapı var mı diye soran yok. 

Naçizane ifade edeyim, maalesef böyle bir imkân yok. Bölünmek “duygusal” değil… yazısına devam et