Bir kaç yıldır Avrupa ve Amerika‘da radikal sağ seçmenin siyasal tercihleri etkili oluyor. Bu konu defalarca tartışıldı. Nedenleri üzerine epey kalem oynatıldı. Küresel krizle birlikte başlayan işsizlik dalgasının göçmen karşıtı politikaları güncelleştirmesi normal karşılanmıştı. Global krizin etkileri giderildikçe radikal sağın merkeze yaklaşması beklenirken hiç de öyle olmadı. Aksine ‘radikalizm demokrasiyi tehdit eden ya da yozlaştıran seviyede etkisini artırıyor’ bile denilebilir. Bu tespitin en yeni kanıtı ‘ticaret savaşları’ olmalı. Kazananı olmayan bu savaşın en büyük savunucusunun da ABD. Ticaret savaşlarının asıl ilginç yanı da zaten rüzgarın ters yönden esiyor olması. En çok dış ticaret açığı veren olarak ABD‘nin kendi tükettiği malı pahalılaştırmasıyla sonuçlanacağı belli. Regülasyon seviyesi arttıkça, ABD‘liler geçici bir ulusal gurur kazandırdıktan sonra maliyet artışlarıyla birlikte futbol literatürümüzden emanet alarak kullanırsak ‘şerefli mağlubiyetler’ zincirine bir halka ekleyecek.
İşin kötüsü AB de ABD‘ye ayak uydurup Avrupa‘ya uygulanan gümrük vergilerinin ABD‘ye aynen uygulanmasına ilişkin yapacağı oylamayla (mütekabiliyet) muhtemelen ticaret savaşlarındaki cepheyi genişletecek.
Dış ticaret açığını azaltıp öte yandan ürün maliyetini artıracak savaşların olası başka etkilerinden biri toplum psikolojisinde görülecektir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu, dış ticaret açığını yine dış tasarrufla (açığını yine fazla malı aldığı ülkeden aldığı borçla) finanse eden ülkeler için farklı bir ekonomik ve siyasi tablo oluşacağı kesindir.
İktisaden eski günlerdeki gibi ithal ikameci günlere dönmek, ithalatı azaltmak hatta önlemek için ağır vergi yükleri ve yasaklar uygulamak kolay değil. İthal edilen pek çok ürünü yurt içinde üretmek için de bir dizi yapısal reform hemen şimdi uygulanmaya başlansa ancak yıllar içinde sonuç verebilecektir.
Her ne önlem alınırsa alınsın, Dünya ticaret hacmi daraldığında Dünya’daki refah azalacağına göre bugünkü siyasal tercihlerin keskinleşeceğine hükmetmek mümkün görünüyor. Bugünün Dünya’sında refahı ve istihdamı tehdit ettiği düşünülen göçmenler ve mülteciler refah kaybıyla birlikte daha da ‘katlanılamaz’ olduğu düşünülen insanlar olacaktır.
Gelişmiş ekonomilerde göçmen politikaları ve gümrük duvarları sertleştikçe sadece ithal edilen mal ve hizmetlerin değil işgücü maliyetlerinin de yükseleceği unutulmamalıdır. Fiyatlar genel seviyesindeki yükselişe Merkez Bankalarının sıkı para politikaları eşlik ederse resesyon, hükümetler popülist davranıp para musluklarını gevşetirse enflasyon veya stagflayon çanları çalmaya başlayacaktır.

Gelir Dağılımı…
Endüstriyel kapitalizm öncesinde ülke içi gelir dağılımları ne derece kötüyse, liberalleşme rüzgarlarıyla gelir dağılımı sorunu aynı derecede üçüncü dünyaya, daha az gelişkin ekonomilere taşınmıştı. Kalkınmış ekonomiler, sosyal politikalarıyla gelir dağılımındaki sorunları gidermeye çalışmışlardı. Üretim maliyeti, gelişmekte olan ülkelere, üçüncü dünyaya taşınmıştı. Ticaret savaşlarıyla birlikte gelir dağılımı sorunlarının yeniden içselleştirilmesi merkez ekonomilerine taşınması muhtemeldir. Bu sorun ise siyasi görüşlerin pluralizmden uzaklaşmasını bir kez daha hızlandıracak bir problem olacaktır.
Türkiye…
Türkiye ekonomisinin son yıllarda karşı karşıya kaldığı sorunlar ‘ticaret savaşları’na hazırlığını belirli bir toplumsal farkındalık ekseni üzerinde tutmuştur. Milli para ile uluslararası ticaret, savunma sanayinde iç tedarik oranının artırılması, enerji ve dış politikada kendine özgü bir çizginin var edilmesi, farkındalıkları siyasi ve idari organizasyon düzeyinde kurumsallaştırma aşamasına getirmiştir.
Bu bakış açısıyla toplum psikolojisi ve siyasi bakımdan hazır olan atmosferin iktisat politikalarıyla özellikle üretim yönüyle desteklenmeye ihtiyacı vardır. Seçim sonrasındaki ekonomi gündeminde üretim yapısının ayrıntılı olarak gözden geçirilmesi gerekmektedir. Özellikle emek ve sermaye verimliliği konusundaki analizlere odaklanılması ekonominin geleceği bakımından önemlidir. Sermaye kısıtları altında, emek verimliliğine dayalı, girişimciliği, genç ve kadın istihdamını destekleyen yeni bir üretim fonksiyonunu var edebilmek, Türkiye’nin geciktiği bir iktisadi reform çağını başlatabilmesi ile mümkündür.

2008 krizinden sonraki finansal genişleme sona erdi. Piyasa ekonomisinin bayraktarlığını yapan ABD artık parasını da piyasasını da koruma duvarlarıyla örmeye başladı. Dolar, faiz artırımlarıyla, mal piyasası, gümrük vergileriyle savunulacak.
Hollanda ile Türkiye arasında yaşanan krizi en ince ayrıntılarına kadar izledik maalesef. Türk devleti elbette misliyle cevap verme konusunda gereğini yapacaktır. Bu konuda muhalefetin de halkın da desteği sonsuz.
Wilders namındaki, ırkçı olduğuna dair en ufak şüphe uyandırmayan bir ‘lider’ (epey oy potansiyeli olduğu da anlaşılıyor) Türk, İslam, Kuran-ı Kerim, göçmen düşmanlıklarının tümünü bir paragrafa sığdırabilecek kadar kompakt bir faşistmiş. Türkiye neredeyse kuruldu kurulalı hep bir seçim arifesinde yahut bir gerilimin ortasında olduğu için halk yüksek tansiyona alışıktır. Dolayısıyla kalabalıkların toplanması ve dağılması daha hızlı olabiliyor. Ama Hollandalılar velev ki genel seçim Wilders’in aleyhine neticelensin böylesi bir gerilimi kaldırabilir mi? Emin değilim.
Krizden önce “felaket tellallığı” ile suçlanan bu satırların yazarı, kriz çıktı diye sevinecek değil. Ortada genel bir sorun varsa bundan herkes gibi biz de etkileneceğiz. Aklıma 1999 depreminden sonra yapılan yorumlar geliyor. Bir bilim adamı; “Çok güzel bir deprem oldu, büyük bir depremin tüm aşamalarını gözlemleyebildik” mealinde sözler söylemişti. Gülelim mi, ağlayalım mı şaşırmıştık.