Son bir aydır yoğun gündemin arasında kaybolup giden birkaç esaslı değişiklik tasarısı, yeterince tartışılmadı.
Öncelikle “hükümet tarafından vergi denetimi ile ilgili bir koordinasyonun başlaması hedefleniyor” haberleri son derece önemli. İkincisi açıklanan bütçe rakamlarına bakıldığında “bütçe fazlası” açıklayan bir mali yapıyla karşı karşıya olduğumuzu öğrenmiş bulunuyoruz. Avrupa Birliği üyesi birçok ülkenin bütçe sorunları konuşulurken Türkiye bütçesinin fazla veriyor olması, yorumlanmaya muhtaç önemli bir konu. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu ile ilgili değişiklik hazırlıkları da mühim olduğu halde yeteri kadar tartışılmış sayılmaz.
Yine gürültüye kurban gitmemesi gereken bir diğer konu ise “mali kuralın” yasalaşması… İktisadi Vizyon’un okurları “Bize ne mali kuralın yasalaşmasından?” diyecek türden okurlar olmadığından bu konun da üzerinde durmalıyız. Ne de olsa Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu fon kaynaklarına ucuz erişimin sağlanması bakımından hepimizin hayatını doğrudan etkileyebilecek sonuçların gerçekleşmesi, bu yolla mümkün hale gelebilir.
Bir de meşhur “eksen kayması” tartışmalarının ekonomik boyutlarına değinmek farz oldu tabii ki. Devletin Toplumundan Toplumun Devletine yazısına devam et
Hükümetlerden şikâyetçi olduk. Merkez Bankalarını topa tuttuk. Bankaları suçladık. Makro düzeyde sanıkları saptayıp, yargıladık. Bu eleştirilerin önemli bir bölümü doğruydu da. Ama bu arada bakıyorum da, şirketlerden, tüketicinin alışkanlıklarından pek de bahseden olmadı.

Hükümet tarafından hazırlanan Mali Kural uygulaması Türkiye ekonomisi için devrim niteliğinde bir yenilik olabilir. İlk bakışta karışık gibi görünen bir formülü var ama özetle bütçe açığı ve büyüme arasında matematiksel bir bağlantı kurularak, büyüme oranı %5 esas alınarak, bütçe açığının %1’lik hedef seviyeye yaklaşması öngörülüyor. Büyümenin %5’i aştığı yıllarda biriktirilen fonlar, büyüme %5’in altında kaldığında harcanma imkânına kavuşacak.
Avrupa’daki borç sorununun yayılma riski Euro’yu derinden sarsıyor. İhracat pazarımızın ilk sırasında yer alan Euro Bölgesi’nin ekonomik durumu Türkiye için çok önemli. İlk olarak bu bölgenin para birimindeki değer kaybı, zaten yeterince değer kazanan TL’nin değerini artırıp, ihracatı baltalıyor. İkincisi, doların değer kazanmasına yol açarak, hammadde ithalatındaki zorunlu harcamanın TL cinsinden değerini artırıyor.
Bedelli askerlik ile ilgili tartışmalar ile Yunanistan’ın içine düştüğü mali açmaz bir araya gelince, ister-istemez savunma bütçelerinin Yunanistan ekonomisi üzerindeki yükü konuşulmaya başlandı. Türkiye’de bu konunun ilgi görmesinin bir başka nedeni de; askerle ilgili görüş beyan edenler için yeni bir kaynağın gündeme gelmesiydi. Zira Türk insanının ilk siyasi konuşma egzersizleri-klişeleri arasında yer alan cümlelerin içinde, “şehrin en güzel yerleri askeriyenin” ya da “askerin sofrasında bir tek kuş sütü eksik” benzeri muhabbetler ayrı bir yer tutar. Benzer şekilde, “asker olmasa buraları çoktan beton yığınına dönerdi” yahut “sus oğlum paşa konuşuyor” dendiği zaman, teknik bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma imkânı veren bir konudur askerlik işleri Türkiye’de. Galiba Yunanistan’da da öyle…
Ekonomi alanında son aylarda meydana gelen gelişmelerin tüketiciyi etkilediği anlaşılıyor. Aynı şekilde reel kesimin üretim konusunda beklentilerini hızlı bir gözden geçirmeye tabi tuttuğu da bir başka gerçek. Fakat beklentilerle gerçekler arasındaki fark gereğinden fazla açıldığında, bazı uyarılara kulak asmanın zamanı gelmiş oluyor. Geçtiğimiz 18 aylık dönemde hızlı bir değişim yaşayan ekonomik göstergelerin yorumlanması konusundaki sorunları gidermeye katkı sağlamak için 2008 yılının Eylül ayı ile bugünü karşılaştırmakta yarar görüyorum.
Küresel ekonomik krizin, uluslararası denetim örgütlerinin yeterli uyarıda bulunmaması ile su yüzüne çıktığını biliyoruz. Banka ve benzeri kredi yaratan kurumların kredi risklerini doğru değerlendirip, kamuoyunu aydınlatma işlevlerini yeterince yerine getirmeyen birçok kuruluş, krizden sorumlu tutuluyor. Bağımsız denetim kuruluşlarının daha önce de -münferit olsa da- yatırımcıları zarara uğratmaktan sorumlu tutuldukları olaylar hatırımızda olmalı.
Anayasa reformu tartışmaları yoğunlaştı. İktidar, muhalefet, işadamı örgütleri vs. çevrelerde gündemin ilk maddesi anayasada yapılacak değişiklikler. Konunun doğrudan tarafı konumundaki yurttaşların olup biten hakkında gerçekten ne düşündüğünü ise kestirmek kolay değil. Galiba çoğu kişinin kaçınılmaz gördüğü muhtemel bir referandum dışında bunu öğrenmek mümkün olmayacak.