Bedelli askerlik ile ilgili tartışmalar ile Yunanistan’ın içine düştüğü mali açmaz bir araya gelince, ister-istemez savunma bütçelerinin Yunanistan ekonomisi üzerindeki yükü konuşulmaya başlandı. Türkiye’de bu konunun ilgi görmesinin bir başka nedeni de; askerle ilgili görüş beyan edenler için yeni bir kaynağın gündeme gelmesiydi. Zira Türk insanının ilk siyasi konuşma egzersizleri-klişeleri arasında yer alan cümlelerin içinde, “şehrin en güzel yerleri askeriyenin” ya da “askerin sofrasında bir tek kuş sütü eksik” benzeri muhabbetler ayrı bir yer tutar. Benzer şekilde, “asker olmasa buraları çoktan beton yığınına dönerdi” yahut “sus oğlum paşa konuşuyor” dendiği zaman, teknik bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma imkânı veren bir konudur askerlik işleri Türkiye’de. Galiba Yunanistan’da da öyle… Bedelli askerlik veya n’olcak bu Yunanistan’ın hali? yazısına devam et
Beklentiler ve Gerçekler
Ekonomi alanında son aylarda meydana gelen gelişmelerin tüketiciyi etkilediği anlaşılıyor. Aynı şekilde reel kesimin üretim konusunda beklentilerini hızlı bir gözden geçirmeye tabi tuttuğu da bir başka gerçek. Fakat beklentilerle gerçekler arasındaki fark gereğinden fazla açıldığında, bazı uyarılara kulak asmanın zamanı gelmiş oluyor. Geçtiğimiz 18 aylık dönemde hızlı bir değişim yaşayan ekonomik göstergelerin yorumlanması konusundaki sorunları gidermeye katkı sağlamak için 2008 yılının Eylül ayı ile bugünü karşılaştırmakta yarar görüyorum.
Böyle bir karşılaştırma bize gösteriyor ki; maalesef krizden önceki ekonomik performansı henüz yakalayabilmiş değiliz. Özellikle işsizlik konusundaki direnç çok güçlü… Milli gelirdeki küçülmeye paralel olarak sanayi üretimi hala 2008 yılının gerisinde. Keza kapasitedeki boşluklar devam ediyor. Mevcut göstergelerin yorumlanmasında, tüketiciyi ve üreticiyi yanıltan konu, istatistiklerin kıyaslandığı dönemin doğru zaman dilimi olmadığı. Daha doğru değerlendirme için, baz dönemini sıfır noktası oluşturabilecek bir devreye çekince, gerçekler daha net görülebiliyor. Beklentiler ve Gerçekler yazısına devam et
Şimdi Yolsuzluk Zamanı…
Küresel ekonomik krizin, uluslararası denetim örgütlerinin yeterli uyarıda bulunmaması ile su yüzüne çıktığını biliyoruz. Banka ve benzeri kredi yaratan kurumların kredi risklerini doğru değerlendirip, kamuoyunu aydınlatma işlevlerini yeterince yerine getirmeyen birçok kuruluş, krizden sorumlu tutuluyor. Bağımsız denetim kuruluşlarının daha önce de -münferit olsa da- yatırımcıları zarara uğratmaktan sorumlu tutuldukları olaylar hatırımızda olmalı.
“Bugün yolsuzluk olaylarının boyutları veya yolsuzluktan anlaşılan nedir?” sorusunun cevabı konusunda geniş bir mutabakat var. Bir kere, özellikle Türkiye gibi kamu kesiminin ekonomik ölçek olarak yaygın olduğu ülkelerde, yolsuzluğun -alışılageldiği şekilde- devlet üzerinden tanımlanması alışkanlığı değişmeli.
Aslında değişti de.
Uluslararası tarafsız örgütlerin yaptığı araştırmalar ve yayınladıkları raporlar, yolsuzluğun özel sektörde de yoğun şeklide gündemde olduğunu gösteriyor. Nitekim bilhassa kriz döneminde iç denetim ve maliyet kontrolü faaliyetleri arttıkça daha çok olay gün yüzüne çıkmaya başladı. Şimdi Yolsuzluk Zamanı… yazısına devam et
“Plan değil Pilav lazım!”
Anayasa reformu tartışmaları yoğunlaştı. İktidar, muhalefet, işadamı örgütleri vs. çevrelerde gündemin ilk maddesi anayasada yapılacak değişiklikler. Konunun doğrudan tarafı konumundaki yurttaşların olup biten hakkında gerçekten ne düşündüğünü ise kestirmek kolay değil. Galiba çoğu kişinin kaçınılmaz gördüğü muhtemel bir referandum dışında bunu öğrenmek mümkün olmayacak.
Hükümet, doğal olarak, yeni anayasa taslağı çalışmalarına geniş mesai ayırdı. Bu arada kimsenin, “çekirdek enflasyon yükselme eğilimine girmiş”, “sanayi üretimi artmış” sözleri ile oyalanacak zamanı olmadı. Bütün bunlar benim aklıma 9. Cumhurbaşkanı Demirel’in “plan değil pilav lazım” sözlerini getiriyor.
Bana kalırsa, Sayın Demirel’in karikatürize ettiği şekliyle olmasa bile, krizin etkileri yeterince giderilmeden Anayasa tartışmalarının gündemde ilk sırayı alması, “pilav”ın unutulan önemine vurgu yapmayı gerektiriyor. “Plan değil Pilav lazım!” yazısına devam et
Öncelikli sektörler…
Başta ekonomi eğitimi olmak üzere birçok alan sanayi sektörünün gelişimini önceliklendirir. Bilhassa gelişmekte olan ülkelerde “sınaî kalkınma hamlesi” iktisatçılardan siyasetçilere kadar herkesin diline pelesenk olmuş ezberlerlerden biridir. “Kalkınma iktisadı” gibi alanlarda çalışanlar için, tarım ve hizmet sektörleri hak ettiği ilgiyi göremeyebilirler. Bugünün dünyasında ve bugünün Türkiye’sinde sektörlerin ağırlıklarını arada bir gözden geçirmek gerekir.
Türkiye ekonomisi de hem literatür hem de gelişim çizgisi bakımından aynı yollardan geçti. Geçtiği için de en güncel haliyle ekonomik faaliyetleri “reel sektör”, “mali sektör” olarak ayırdı. Bu bölümlendirme mali sektörü nerdeyse ikinci sınıf olarak gördüğü için yeterli değil. En iyisi bugünün dünyasında tarım ve hizmet sektörlerinin artan önemine göre, yine klasik sınıflandırmaya geri dönmek: Tarım, sanayi ve hizmetler üçlemesini kullanmak.
Gelişmekte olan ülkelerin nüfusları hızla artıyor. Zaten Çin ve Hindistan yanına Rusya’yı eklerseniz dünyanın yarısı! Gelirleri ve nüfusları arttıkça tüketim kalıpları da değişiyor. On yılda bir kendisini ikiye katlayan Asya’nın tarım ürünleri ve enerjiye olan talebi her halükarda artıyor, artacak. Hizmet sektöründe de sınaî erişkinlik sonrasında kendi içinde işlek bir altyapı oluşuyor. Öncelikli sektörler… yazısına devam et
Dövize Neler Oluyor?
Dövizle ilgili değerlendirmelerin yoğunlaştığı son dönemde, olanları daha kalıcı şekilde anlayabilmek için bazı değişkenleri geriye dönük hatırlamak gerekiyor.
Her şeyden önce sadece kriz döneminde değil, krizden önce de para değerleri toplu halde değer kaybediyordu. Kurların tümüyle değer kaybetmesi karşısında, birbirlerine göre değer kaybetmemesi özellikle küçük tasarrufçu bakımından yorumlanması güç bir süreç. Yani, Amerikan Doları diğer paralar ve TL karşısında değer kaybettiğinde tasarruf sahibi biliyor ki; ABD Doları değer kaybediyor. Ancak, uluslararası ticari rekabet, özellikle reel sektör, döviz kurlarının birbirlerine oranından yani pariteden etkilendiği için, bütün ulusal para birimlerinin aynı anda değer kaybetmesi teorik olarak -en azından ilk bakışta- mümkün görünmüyor.
Sorun şu ki; toplu değer kayıplarının anlamı, paraların birbirlerine göre değer kaybetmesi değil, her bir ulusal para biriminin kendi iç pazarında alım gücünün düşmesi. Uzun lafın kısası, enflasyon yaratmak yoluyla parasını devalüasyona zorlamak. İç pazarda enflasyonun yol açtığı değer kaybı sayesinde, dış pazarlarda dolaylı devalüasyon sağlamak. Dövize Neler Oluyor? yazısına devam et
Yeni dönemde tasarruf-yatırım alışkanlıkları değişecek mi?
Türk toplumunun yatırım kavramına atfettiği değer ile ekonomi dilinin yatırımdan kastettiği arasında fark olduğu eskiden beri bilinir ve tekrarlanır. Geniş nüfus grubunun yatırımdan anladığı genellikle finansal yatırımlardır. Daha geniş bir diğer halk tipi yatırım ise, borsa, döviz, mevduat faizi üstüne altın, gayrimenkul eklenip, repo da bu toplamın içindeki yerini aldığında oluşur. Bu tanımdan hareket edersek, aslında tasarruf adı verilmesi gereken birçok değerin, yatırım olarak adlandırıldığını duyarız.
Tüm anlamlarıyla yatırım kelimesinin Türkiye’de ifade ettiği değerin zaman çizgisi içinde ayrıca üç anlam daha kazandığını düşünüyorum. İlk zaman dilimi, yüksek enflasyon döneminde, yani 2002’ye kadarki dönemdi. İkincisi, 2002 ile 2007 yılına kadar geçen ve giderek düşen faiz hadleri, düşen enflasyon, artan dış yatırımlar ve hızlı büyüme dönemi oldu. 2008’in ortalarından bugüne dek geçen ve bundan sonra da devam edeceği anlaşılan belirsizlik ve düşük getiri dönemi ise üçüncüsü oluyor. Yeni dönemde tasarruf-yatırım alışkanlıkları değişecek mi? yazısına devam et
Ekonomide Büyük Ayrışmanın Eşiğinde…
Türkiye ekonomisindeki gelişmeler dünyadan ayrışmaya başladı. Ama bu kopuş tek başına bir ayrışma değil. Dünyadaki kamu finansmanının gevşetilmesi, kredi musluklarının açılması sonucunda oluşan ve Çin, Hindistan gibi bazı ülkelerle birlikte yaşanan blok kopuşlardan biri… Dünyayı bir ekonomi laboratuarı haline getiren, dört mevsimi bir arada yaşatan gelişmelerin gidişi, aradan ilk ve son baharı atıp, ya yaz ya da kış mevsimini tercihe zorlatacak gibi.
Bir yıl önce, krizi ortaya çıkaran düşünce seviyesiyle, krizin çözülemeyeceğini söylemeye yeltenenlerden biri olarak (bkz. “dil ile bağlanan diş ile çözülmez”) gelişi matematiksel olarak belli olan bugünlerin beklenmeyen günler değil, “ehven-i şer” olarak algılanması gerektiğini düşünmüştüm. Dünya ekonomisi krize karşı likidite verip piyasayı canlandırmakla, ileride (yani şimdi) ortaya çıkacak borç sarmalına razı olmuştu. Türkiye’nin de içinde bulunduğu birkaç ülke kredi musluğunu, bırakınız açmayı sıktı. Kamu harcamalarında kısıtlı bir artış, gelirlerde ise geçici vergi indirimlerini tercih etti. Milli paranın değerlenmesi riskini kabul ederek, dış ticaretin kısıtlı olduğu bir dönemde azalan dış ticaret açığını daha da azaltma yolunu seçmedi. Bugün Çin’in üzerinde parasını devalüe etmesi yönünde baskı var ise benzer şekilde dünya ekonomisine göre ayrışma yolunu tercih etmesinden kaynaklanıyor. Ekonomide Büyük Ayrışmanın Eşiğinde… yazısına devam et
Büyüme işaretlerini doğru değerlendirelim
Avrupa ekonomileri, özellikle Yunanistan’la ilgili riskler gerçi tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. Ama Türkiye ihracatının yarısını Euro bölgesine yönlendirdiğine göre, Avrupa’daki risk primlerinin artmasının ekonomimiz üzerindeki etkisi çok daha dolaysız. Diğer yandan Yunanistan’ın Türkiye ile ilişkilerinin coğrafi ve siyasi anlamda kendine özgü bir tarzı var. Yani Yunanistan’ın durumu Türk ekonomisi için çok daha özel.
Artık herkes ezbere biliyor: Euro alanındaki sorunun ortaya çıkış biçimi kamu maliyesindeki dengesizlikler ya da borçluluk durumu oldu. Fakat tartışmaları izleyenler görecektir ki, ekonomilerin birbirlerine son derece entegre olduğu bir bölgede herhangi bir borç ödeyemezlik sorununun telaffuz edilmesi dahi çok korkunç. Çünkü ortada bir ödeme-tahsilât probleminin ötesinde, tüm bir Euro sisteminin çökme riski var.
Şimdi bu tabloya biraz daha yakından bakalım. Büyüme işaretlerini doğru değerlendirelim yazısına devam et
Fiyatlarda Devletin ve Küresel Ekonominin Belirlediği Yeni Patikaya Girildi
Merkez Bankası’nın Ocak–2010 Enflasyon Raporu hafta içi açıklanan rakamların habercisiydi. Fiyat artış seviyesinin beklenenin üzerinde olması, 2010 yılı için bazı değişkenlerin nasıl şekilleneceğini tahmin etmemizi sağlayabilir.
Bölge ekonomisi bakımından tarım ürünlerinin fiyatları çok önemli. Bu yıl tarım sektörü ile ilgili iki müjdeli haber var ki; hem tarım üretiminde hem de tarım ürünlerinin fiyatlarında artış bekleniyor. Bu yılın fiyatları gelecek yılın üretimini artıracağı için ilk akla gelen gelecek yılın ürün fiyatlarında düşüş eğiliminin belireceği olurdu. Bu kez sanırım alışılagelmiş tablo belirmeyecek.
Fiyat artışlarında son aylarda yapılan vergi bazlı zamların etkisi büyük. Hatta yıllık fiyat artışına yakın oranda artışların tek bir ayda vergi nedeniyle görüldüğü bir dönemdeyiz. Kamunun bütçe dengesini sağlamaya yönelik çabaları kapsamında yapılan artışların devam etmeyeceği varsayımıyla dahi, yıl içinde enflasyon oranında sadece vergi nedeniyle %1,5’luk bir artış öngörülüyor. İyimser olduğunu düşündüğüm bu tahmin bile, hedef enflasyon oranına göre çok yüksek. Fiyatlarda Devletin ve Küresel Ekonominin Belirlediği Yeni Patikaya Girildi yazısına devam et