‘Düşük faiz’ vatandaşa yansıyacak mı?

Faiz haddindeki düşüş eğilimi, TL’nin değerlenmesi ile güçleniyor. Reel Kur’un artmış olması, TL’nin yabancı paralar karşısında daha da değerli hale gelmesi demek. Halkın söylemindeki haliyle,  dövizin artmaması demek. Sanayi üretimindeki kayıplarla birlikte faizdeki trendin güçleneceği düşünülebilir. Gündelik etkileşimlerin dışında, faiz, bir faktör geliri olarak ekonomi için önemli bir gösterge. Faktör gelirleri arasındaki denge kalıcı olarak değiştiğinde ekonominin genelinde bir yapı değişikliğinin başladığını düşünebiliriz. Bu yönüyle bakıldığında, faizdeki değişim, yeni bir gelir dağılımı konsepti anlamı taşıyor.

Faktör gelirleri arasında geçişler…

Faiz oranları düştüğünde, diğer iktisadi unsurların, yani girişim, toprak ve emeğin paylarında göreli fiyat artışları görülmesi olasıdır. Girişimci daha çok kar, toprak ve gayrimenkul sahibi kira-rant ve çalışan daha çok ücret alma eğilimi taşıyabilir. Çünkü faiz gelirinden yeterli getiriyi elde edemeyen sermaye sahibi, sermayesini diğer iktisadi unsurlara yöneltebilir. Teorik olarak mümkün olan yeni dengenin realitede neye tekabül ettiğini ayrıca incelemek gerekir.

Türkiye ekonomisi sözkonusu olduğunda faizden çözülen tasarruflar öncelikle ranta dönüşme eğilimindedir. Gayrimenkul piyasasında hareketlenme görülmesi öncelikle bu sebeptendir. Konut fiyat endeksi, kira artışları gibi rüzgarlar faizdeki çözülmenin sonuçlarıdır. Mali piyasalardaki faiz etkisini ikiye ayıralım. Çünkü hem kamu hem de özel kesim kesimin borçlanma araçlarının getirileri faiz cinsinden ifade ediyoruz. Fakat hisse senetlerinde getiriler kar payı ve değer artışı şeklinde görülüyor. Dolayısıyla faiz haddinin düşmesi borç verenler açısından değil ama, borçlananlar bakımından ciddi avantajlar doğurabilir. Özellikle devlet açısından. Borçlanma tutarı büyüdükçe kamu kesiminin faizlerin düşmesinden elde edeceği fayda da artmış olur.

Kredi koşulları değişecek…

Bankalar faiz haddindeki düşüşleri elbette kredilere yansıtıyorlar. Bu süreç devam da edebilir. Öte yandan, kredilerin,  kredi artış hızını dengelemek isteyen bir Merkez Bankası’nın, koşulları sıklıkla gözden geçiren bir BDDK’nın gözetimi altında olduğunu unutmayalım. Bu nedenle, faizdeki gevşemenin bire bir aynı ölçekte kredi koşullarına yansıyacağını düşünmüyorum. Bir istisna ile, devletin finansman kolaylığı sağlamak istediği kesimlere yönelik faiz farkını sübvanse ettiği modeller hariç. Yani, sıklıkla finansal destek arayışı içerisinde olan esnaf-sanatkar ve tarım kesimine yönelik faiz indirimlerinin genişleyeceğini bekleyebiliriz.

Kredi artışının özellikle gayrimenkul piyasasını etkilemesi ilk akla gelen seçenek olmalı. Tüketici kredilerinde önemli bir artış eğilimi sürpriz değeri taşır.

Sermaye piyasasının yeni araçlar üretmesi gerekiyor…

2008 krizini tetikleyen türev araçlar gayrimenkul kredileri üzerine inşa edilmişti. Özellikle ABD’de, kredileri veren bankalar, onların hisselerini satın alan yatırımcılar, kredileri sigortalayan sigorta şirketleri ve onların hisseleri, bir koyundan beş post çıkarma politikasının kurbanı oldular. ‘Türev ürünler’ dediğimiz, kontratların alınıp satıldığı pazarlar, istismar edildikleri için krizin tetikleyicileri oldular.

Bugün Türkiye ekonomisinin, halihazırda kullanılmayan türev ürünleri gündeme getirmesi gerekiyor. Bu kadar yüksek volümlü sermaye girişini ekonomiye yük olmadan döndürebilmek için yeni araçlar üretilmek zorunda. Bir farkla; Krizden ders çıkarmış ve türev ürünlerin mali yeterliliğini kontrol altına almış olarak. Yeni araçlar ve aracılar, Türkiye’de şişen mali piyasaları bir yükümlülük odağı olmaktan çıkarıp, riskin dağıtıldığı ve Türkiye’nin geleceğine yatırım yapılan bir pazar olmaya aday hale getirebilir.

İkinci Varlık Barışı

Türkiye’deki vergi mükellefleri için önemli bir avantaj. Asıl önemlisi Türkiye ekonomisi için. Türkiye’deki vergi mükelleflerinin yıllardır yurtdışındaki para ve sermaye piyasaları ile ilişkisi belirli bir zemine oturmamıştı. İkinci kez yapılan düzenlemeyle yurtdışında devletin bilgisi dışında bırakılan kaynaklar kayıt altına alınmaya çalışılacak. Bir önceki varlık barışına oranla daha olgunlaşmış görünen pek çok yönü var İkinci Varlık Barışı’nın. Elbette eleştirilen yönleri de.

Faiz haddinin düşmesi içeride negatif faizle birlikte vergi yükünü üstlenen tasarruf sahibini yurtdışına yönlendirmiş olabilir. Türkiye ekonomisi, çıkan mevduatın geri dönüşünü faiz oranını artırmadan sağlamak zorundaydı.

Yurtdışında bulunup bugüne dek beyan dışında bırakılan kaynaklar, 31.12.2013 tarihine kadar fiilen Türkiye’ye getirilecek. Temmuz ayının sonuna kadar bildirimler yapılıp, 1 aylık süre içerisinde %2’lik vergi ödenmiş olacak. Mükellefin resmi kayıtlarına intikal de aynı süre içerisinde yapılacak.

‘Bıyıklı yabancı’dan Varlık Barışı’na

Yıllardır Türkiye’ye yabancı aracılarla giren kaynakların bir kısmının Türkiye’deki yerleşik tasarruf veya yatırımcılara ait olduğunu biliyoruz. Bunları ayrıştırmaya çalışırken ‘bıyıklı yabancı yatırımcı’ gibi kavramlar veya bazı tahmin modelleri kullanmak zorunda kaldık. Bugün, kayıtdışı kaynağı ayırt etmek çok daha önemli. Zira, özel sektör yabancı finans kuruluşlarıyla bizzat ilişki kurup, mali sistemi işlem olarak değilse de içerik yönünden by-pass edebiliyor.

Ekonomik analizlerde ısrarla vurgulanan risk unsurunun gerçek içeriğini bilmediğimizde doğru sonuçlara ulaşmak da zor görünüyor. Şehir efsaneleriyle yahut aslında mevduat olan krediler, kredi görünümlü menkul değer alımlarıyla tespit, öngörü veya model üretimi de her zaman bir yönüyle eksik kalıyor.

Sermaye piyasasının vergilendirilmesindeki eksiklikler…

2010 yılındaki ısınmanın kontrolü için tedbirler düşünülürken ısrarla %0,5’lik (yüzde yarım veya binde beş) bir Tobin Vergisi’nin uygulanması gerektiğini yazmıştım. Böyle bir verginin amacının yatırımcıyı cezalandırmak değil, kayıt altına almak olduğunu da. Ekonomi yönetimi, maliye politikası araçlarından çok para politikası enstrümanlarını tercih etti. Bu bir tercihtir. Yanlışlık yöntemden çok zamanlamada yapıldı. Tedbirler geç uygulandı.

Para politikası aracılığıyla, munzam karşılıklarla, faiz oranlarıyla ilgili düzenlemeler fiilen en az bir ay ile üç ay içerisinde etkisini göstermeye başlıyor çünkü. Moral faktörleri istisna edelim. Ama, resmi olarak Para Politikası Kurulu (PPK) Kararları’nın sonunda alınan kararların yürürlük tarihi de belirtiliyor.

Bugünkü Varlık Barışı düzenlemesinde de 22 Nisan 2013 tarihine kadar elde edilmiş olan yurt dışındaki para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçları ile gayrimenkuller bildirilebilecek. Bildirilen meblağdan %2 vergi alınacak. Bu arada yabancılara ait menkul değerlere uygulanan %0 (sıfır)’lık oran yürürlükte kalmaya devam edecek. Yerliyi yabancıyı ayırt etmeksizin her yurtdışına çıkışta alınacak %0,5’lik bir stopajla bugüne kadar tüm bu kazançlar kayıt altına alınabilirdi. Toplam talebi kısma yönündeki politika tercihi de daha çabuk ve adil bir biçimde hedefine ulaşırdı.

Uygulayanlar ne durumda?

Tobin Vergisi’nde sanırım en bariz örnek Brezilya. Alınan sonuç maalesef olumlu değil. Ama bu kötü örnekten hareketle Türkiye’de de başarısız olunacağı gibi bir noktaya varılabilir mi? Varılamaz. Çünkü, Brezilya dövizi ithal eden değil bizzat nakit olarak kazanan bir ekonomi. Petrol ve soyadan elde ettiği döviz girdisine ek olarak gelen portföy getirilerine bağımlı değil. Dolayısıyla, döviz riski, açık pozisyonu var değilken salt fiskal odaklı bir kararla piyasalara siyasi bir mesaj vermiş oldu. Halbuki, Türkiye’deki kayıtdışılığı, vergi sorununu, yabancı tasarruf bağımlılığını, cari açığı, kur riskini cümle alem biliyor. Dolayısıyla, bir işlem vergisinin ille de ideolojik anlam taşımamış olabileceğini de…

Bugün geç sayılır mı?

İkinci Varlık Barışı olayıyla birlikte yukarıda bahsedilen bir uygulamanın anlamını yitirmesi sözkonusu olabilir. Vergi adaleti yönünden değilse de, makroekonomik çerçeve böyle bir verginin talep üzerindeki etkisine uygun değil. Bugün talebi baskılamaktan çok desteklemek gereği öne çıkıyor. Devlet bütçesi faiz oranlarının seyrinden pozitif etkilenmeye devam edecek. Faiz giderleri azaldıkça, bütçe üzerinde alternatif politika üretme şansı artacak.  

Öncü Göstergeler…

Ekonomik faaliyet hacmi ile ilgili göstergelerin en önemlilerinden biri Kapasite Kullanım Oranı (KKO). Türkiye ekonomisi için imalat sanayinin gidişatı konusunda neredeyse yanılmaz bir öngörü imkanı veriyor. Geçen yılın aynı dönemine göre KKO’da düşüş eğilimi görülüyor. Problem de bu noktada. Geçen yıla göre dahi küçülen bir imalat sanayinin kendini toparlaması zaman alabilir. Otoriteler, işsizlik oranının gecikmeli bir veri olduğunu söyleyegelmiştir. Doğru, fakat ekonomi genişlerken daha uygun bir yorum bu. Çünkü, ekonomi daralırken işten çıkarmalar, işgücü maliyetini kısma eğilimi daha çabuk ve keskin bir biçim alır. Ekonomik büyümenin ivme kazandığı dönemlerde ise, istihdamdaki artış daha temkinli ve zamana yayılan bir seyir izler. Bu sürece (time gap) ‘zaman boşluğu’ veya ‘gecikme’ adı verilir. Anlaşılan, yavaşlama dinamiği güç kazandı.

Reel kesim için kritik bir başka gösterge Reel Kesim Güven Endeksi. Güven Endeksi de negatif bir trend izliyor.  Dünya ekonomisindeki gelişmelere paralel olarak, hammadde fiyatları hatta altın da dahil zaman zaman fiyat erozyonuna uğramaya devam ediyor. Hammadde fiyatlarını altından ayıralım. Enerji ve hammaddenin fiyat yapısındaki aşağı yönlü hareketin her zaman üretim seviyesindeki kayıpların habercisi olduğu biliniyor. Altında başta spekülatif hareketler görülse de, Rusya ve Kazakistan gibi nakit zengini Merkez Bankalarının alımları da dahil olmak üzere global bir talep artışı ile fiyatın dengelendiği, sürecin daha da devam edeceği anlaşılıyor. Kur savaşları sürdüğü müddetçe altının değer yitirmesi için hiçbir mantıklı gerekçe mevcut değil.

Yabancı yatırımcı umutlu…

Geçtiğimiz hafta Amerika’daki Türk Yatırım Haftası nedeniyle yapılan açıklamalar çarpıcıydı. Mali piyasaların Türkiye ekonomisine duyduğu güven artıyor. Bir  yandan da reel sektör verileri yatay seyir izlemeye devam ediyor.

Anlaşılan Türkiye ekonomisine yönelen sermaye girişi devam edecek. Bu konu yeterince tartışıldığı için, en azından Borsa’nın (BIST) ve SPK’nın sermaye piyasasının derinleşmesine ilişkin düzenlemelerini gözden geçirmek gerekebilir.

Halka arzları bir parça disipline ederken, aynı zamanda bir dönem hedeflendiği üzere orta büyüklükteki şirketlerin halka açılma girişimlerini teşvik etmeyi sürdürmek kolay değil. Yatırım beklentilerine bakılırsa, büyük ölçekli yatırımcıların 2013 projeleri geçen yılın üzerinde bir hacme ulaşacak. Borsadaki fiyatlama davranışında karlılık ve temettü değil, yeni girişlerin rüzgarı etkili olabilir.

Son olarak yine döviz kurundaki olası sorunları gözden kaçırmayalım. Kurla ilgili yeni bir hassasiyet geliştirmenin zamanı geldi. Artık döviz değerinin artması veya eksilmesi değil, dalgalanmasına odaklanmak gerekiyor. Tıpkı enflasyondaki gibi… Bir ekonomide fiyatlar genel seviyesinin yüksekliği nasıl fiyat istikrarsızlığı anlamına gelmiyor, fiyat artışları ancak sürekli olması durumunda enflasyon olarak adlandırılıyorsa, finansal istikrar için kurun yüksek veya düşük seviyede değil belirli bir bant içinde dalgalanması gerekiyor. Bu denli yüksek bir döviz pozisyon açığı ve enerji ithalatı zorunluluğu kurdaki oynaklık beklentisini riskli kılıyor. Dövizi kontrol talebi arttıkça, kurun oynaklık riski artıyor.

Yerli yatırımcı için yatırım ortamı…

Yıllardır ‘yatırım sorunları’ dendiğinde söylenir dururdu: ‘Bürokrasi azaltılsın’. ‘Yabancı yatırımcı bir fabrika kurmak için şu kadar yere müracaat ediyor’. ‘Bu kadar izin belgesi almak zorunda kalıyor’ diye. Belki benzer problemler bugün de var. Elektronik haberleşmenin katkısıyla azaldığı söylenebilir. Kamudaki yetişmiş insan gücünün bakış açısındaki değişikliğin payı da cabası. Uluslararası standartlara, endekslere bakılırsa, Türkiye yabancı doğrudan yatırımlar açısından hala gerilerde. Sanırım Türkiye bu sorunu bir prosedür değil de bir iklim sorunu olarak algılamadıkça önemli bir doğrudan yatırım artışı görmek mümkün olmayacak.  

Yerli girişimcinin durumu…

Türkiye ekonomisinde sermaye yoğunluğu artan sektörlerde yeni girişimci sorunu olması doğal. Yeni yatırım için giderek daha fazla finans kaynağı ve çok ortaklı yapılara ihtiyaç duyuluyor.

Fakat ilk girişim için küçük ve orta büyüklükteki işletmelerde de (KOBİ) yukarıda bahsettiğim regülasyonların düzeyi sınırları zorluyor. Devletin elindeki entegre elektronik imkanlar zaten giderek kayıtdışı kalmayı güçleştiriyor. Bırakın bir işletmeyi, bir vatandaşın parasal sonuç doğuran işlemlerini sistemin dışında tutması mümkün değil artık. Bu noktada bir sorun yok.

Fakat ekonominin büyüme marjındaki tıkanıklığın arkasında sıralanan pek çok iktisadi çevrim sorununun arkasında bugünkü regülasyon seviyesinin de etkisi olabilir. Merdivenaltı üretimi önlerken, yenilikçi girişimciyi, genç müteşebbisi nasıl iş hayatına dahil edebiliriz? diye düşünmek zorundayız.  Bir işletmede çalışmak üzere olanlar için genç ve kadın istihdamına yönelik epey bir teşvik uygulandı. Buna karşın yeni iş kurmak isteyenlerin yararlandığı teşvik sistemi daha çok KOSGEB destekleri ile sınırlı.

1980’lerin Japonya’sını hatırlayalım…

Bundan otuz yıl önce tüm Dünya’ya mal satan, biriken sermayeyle Amerikan şirketlerini satın almaya başlayan Japon şirketlerini okuyor, dinliyordunuz. ‘Japon mucizesi’, ‘Japon üretim kültürü’, ‘Japon kalite anlayışı’ şeklinde çeşitlemeler kitapçı raflarını süslüyordu. Üniversitelerde kürsüler açılıyor, TV’de programlar düzenleniyordu.

1990’lardan itibaren inişe geçtiğinde bu defa Japon ekonomisinin hangi nedenlerle yerinde saymaya başladığı yeterince sorgulanmadı. Zira, Japonya’nın verdiği dış ticaret fazlası tasarruf artığı olarak Batı’daki sermaye piyasalarına akmaya devam ediyordu. Japon ekonomisi  harcamadıkça, birikimini gelişen pazarlara aktarmaya devam etti.

O günlerde yeni ürünler sıklıkla Japonya’da da üretilse, patent sayılarında, işletme kuruluşlarında ABD’nin üstünlüğü devam ediyordu. Nitekim, Japonya işgücünü gereğinden fazla stabilize ederek, tüketimin ve yeni işletmelerin önüne görünmez bir engel koymuş oldu. ABD ekonomisi esnekliğini koruduğu için rekabet üstünlüğünü yeniden ele geçirdi.

Bugünün Japonya’sında, Japon Merkez Bankası (BOJ) politik rüzgarı da arkasına alarak toplumu tüketime teşvik ediyor.  Enflasyona ve sonrasında faiz artışına yol açarak iç pazarı hareketlendirmenin yollarını arıyor. Böyle olunca da, Batı’lı siyasetçilerden ‘kur aracılığıyla haksız rekabet yaptığı’ eleştirisi alıyor.

‘Orta gelir tuzağı’na düşülmesinin nedeni sadece eğitimli işgücü eksikliği değil…

Birkaç yıldır kişi başına gelir 10 Bin Dolar seviyesinde ayak sürüyünce, literatürden ödünç alınan ‘Orta Gelir Tuzağı’ kullanışlı hale geldi. Orta Gelir tuzağı ile ilgili pek çok değerlendirme, kapıyı ‘eğitimli işgücü’ ya da ‘ara eleman’ vurgusuyla açıyor.

Halihazırda mevcut işletmelere kaliteli ara eleman temini yanında, işletme kuracak, kendisinin yanı sıra yeni ve farklı işgücünü istihdam edecek işgücünü iş hayatına yaklaştırmak belki de daha kritik bir hedef olmalı. Burada saklı üretim potansiyeli, rekabeti kur rekabetinden inovatif üstünlüğe taşıyacaktır.

Kurla faiz arasında…

Hafta içi gelen sanayi üretimi verisi geleceğe ilişkin ümitli olunmasını mı sağlık veriyor? Sanayi üretimine eşlik eden destekler şimdilik kuvvetli değil. Kapasite kullanımı, enerji tüketimi ve reel kesim güveninde paralel artışlar henüz istenen seviyenin altında. Aksine para piyasaları ise gelişme yönünde. Kredi artış hızı ve sermaye girişi beklentinin de üzerinde. Gündeme bu çerçeveden baktığınızda, faiz kararlarının ve kur seviyesinin hangi nedenlerle haberlerin baş köşesine yerleştiğini anlayabilirsiniz.

‘İndirin dedik indirdiler’…

Hafta içinde Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın faiz haddi ile ilgili beyanı tartışıldı. Sayın Çağlayan faiz oranlarının yüksekliğinden şikayetçi olduklarını, Merkez Bankası’nın bu ‘temenni’leri dikkate aldığını söylüyor. Aslında Merkez Bankası, politika faizini değil daha çok faiz koridorunu düzenlemeyi tercih ediyor. Bu sinyalleri değerlendirirken aradaki farka çok dikkat etmek gerekir.

Döviz kurunu n’apalım?

Ayna hafta içerisinde Merkez Bankası Genel Kurulu’nda konuşan Erdem Başçı da ‘kurda aşırı oynaklık istemiyoruz’ diyerek, aşırı değerlenmeyi tercih etmediğini teyit etti. Ardından küresel trendin ‘düşük faiz, dengeli büyüme’ temelinde oluştuğunu söyledi.

‘Düşük faiz’ denildiğinde umulan yararların neler olduğunu not edelim. Öncelikle, likiditeye erişimin kolaylığı tabii ki. Reel kesimin, kamu kesiminin, tüketicinin, iktisadi kararlarını alırken, nakde ulaşma konusunda yüksek faize göre daha az sorun yaşaması. Tasarrufların, yüksek faiz nedeniyle para piyasalarına değil, reel ekonomiye yönelerek iktisadi verimliliğin artması. Buraya kadar çok iyi.

Türkiye ekonomisini küresel piyasalardan ayrıştıran unsurları da yukarıdaki taleplerle birlikte değerlendirelim. Enflasyon seviyesinde önemli bir düşüş sağlandı, fakat %5’e erişinceye dek enflasyonla mücadeleye devam edilmesi isteniyor. Cari açık seviyesi yine önemli bir fedakarlıkla GSYİH’nın %6’sına indirildi. Not artırımı ve kamu dengesi sayesinde sermaye girişi devam ediyor. Ekonominin ısınmasını önlemek için kredi artış hızının sınırlanması ama aynı zamanda üretimin artarak çıktı açığının kapatılması gerekiyor.

En uygun bileşim: ‘Dövize müdahale etmemek’

Bu koşulların optimal bileşiminde TL’nin değer kaybetmesi başrol oynuyor gibi görünüyor. Fakat Türkiye’deki resmi kur politikası ‘dalgalı kur’. Yani döviz kurunun serbestçe dalgalandığı sistem.  Enflasyon samimiyetle %5 hedefine yakınlaştırmak istendiğinde kuru düşük tutmak zorunda olduğumuzu da artık ezbere biliyor olmalıyız. Faizi aşağıya doğru esnettiğinizde ve bunu sürdürmeye ilişkin mesaj verdiğinizde ise olacak olan belli: Daha yüksek faizle sattığınız borçlanma araçları değer kazanacak. Faiz giderek düşecek dediğinizde, beklenenin aksine tahvillere yönelik talep artıp, döviz girişi devam edecek. TL değerlenecek. Portföy yatırımları hızlanacak. TL değerlendiği müddetçe de cari açık konusunda kısa vadede sonuç alınamayacak. Çünkü geçtiğimiz yıl o mesafe tüketimden feragat ederek kapandı. Rekabet gücünü artırmanın dışında yine altını çizelim kısa vadeli bir başka çözüm yok. Zira, ekonomi yönetimi sermaye girişini vergilendirmeyi bir seçenek olarak görmüyor.

İşin başı da sonu da tercih yapmaktan geçiyor…

Para ve sermaye piyasalarının yönetim ve gözetiminde elinizde iki silah var. Kur ve faiz. Bunların aynı anda ikisini birden yönetmeye kalkıştığınızda genellikle biri patlıyor. Dünya’da da Türkiye’de de defalarca denenmiş bir yanlış yöntem. Bugüne dek,’ yönetilen faiz’, ‘dalgalı kur’ politikası iyi veya kötü, kendi içinde tutarlı, öngörülebilir bir yöntem olmuştu. Merkez, karşılıklar politikasını da etkin bir şekilde kullandı, kullanıyor.

 Döviz kuruna ilişkin temenniler giderek buyurgan bir üslupla seslendirilmeye başladığında işler karışabilir. Merkez Bankası’nın çok ciddi bir rezerv artışı sağladığı ortadayken ataklara karşı koyması mümkün de olsa, 2011 sonundaki gibi rezerv eritip başladığımız noktaya geri dönmeye gerek de yok. Çünkü bu defa özel sektörün döviz borçlarını da dikkate almak zorundayız. Ekonomi yönetimi, ya faizi ya da döviz kurunu yönetmeyi tercih etmenin teknik bir zorunluluk olduğunu biliyor olsa gerek. Yeni bir not artışı akışkanlığı hızlandırdığında, süreci yönetmek zorlaşabilir.

Ekonominin özeti büyüme rakamları

-Nisan ayını gördükten sonra bir önceki yılın büyüme performansı önemli mi?

-Evet. Çünkü sadece ekonominin geçmiş performansına değil yönüne ilişkin ciddi bir veri seti sunuyor.

2012 yılında Türkiye %2,2 büyüdü. Şahsen tahminim %2,5 ile %%2,9 arasında bir nokta idi. Beklenenden düşük bir oran.

Dikkat çeken başlıklardan en önemlisi tabii ki özel kesimin küçülmesi. Ekonomi %2,2 gibi yetersiz bir oranda büyürken dahi özel sektör bu oranı yakalayamadı. Özel tüketimde %0,7, yatırımda %4,5 oranında düşüşler var. Açığı kapatıp büyümeyi sağlayan, kamu sektörünün tüketim ve yatırım harcamaları. Ekonomi yönetiminin bu değiş-tokuşu tercih etmesinin sakıncalarından yeterince bahsetmiştik.

İkinci vurgu, cari açıkla büyüme arasındaki ilişkinin boyutları olmalı. Türkiye 2011 yılında %8’in üzerinde büyümüş, cari açık tehlikeli boyutlara varmış, milli gelirin %10’una tırmanmıştı. Bir değiş-tokuş da bu noktada, cari açığın GSYİH’nın %6’sına düşürmek için büyümeden %6 oranında fedakarlık ederek gerçekleşti.

Bütçeyi gözden kaçırmayalım…

Ekonomi politikasındaki tercihin iç talebi baskılama üzerine inşa edildiği ortada. Fakat bu arada kamu talebi tam gaz devam ediyor ki, bu olgunun doğru bir tercih mi ? yoksa savurganlık mı ? olduğu tartışmalı . Özellikle cari transferlerde artış eğiliminin altı çizilmeye devam edilmeli. Devlet, para harcarken bütçe disiplininden taviz vermeye yanaşmadığı için kaynakları daha verimli alanlardan çekmiş oluyor. Yıl içinde vurguladığımız konulardan bir diğeriydi. Konuyu biraz daha teknik düzeyde açıklamak gerekiyor.

Ekonomi küçülüyor, devlet büyüyor…

Büyüme rakamlarına bakılırsa, kamu sektörü tüketim harcamalarını %7,1, yatırım harcamalarını %21,4 artırmış görünüyor. Özel sektörün ve hanehalklarının küçülme boyutlarından ise yukarıda bahsetmiştik. Sanırım kamu finansmanında bir türlü anlaşılamayan nokta, ekonomi küçülürken vergi gelirlerinin artırılmasının başarı olarak algılanmaya devam etmesi. Normal bir vergi sisteminde bir yıl önce ekonomi %8,8 büyümüş ise izleyen yılki vergi tahsilatı paralel bir seyirle artış gösterebilir. Dolayısıyla kamu harcamalarında da benzer bir tempoyu sürdürmenin, küçülmeyi telafi edici harcamalarda, yatırımlarda bulunmanın mali altyapısı hazırlanmış olur. Zira, bir yıl öncesinin geliri bir yıl sonra beyan edilip tahsil edilir. Artan oranlı dolaysız vergi ‘otomatik stabilizatör’ işlevini bu sayede yerine getirir. Türkiye ekonomisi bu imkandan yoksun maalesef.

Bütçede yapılan yanlışla, cari açığın finansmanında yapılan hata birbirinden farklı değil. İkisinde de kısa vadeli kaynaklar tercih ediliyor. Bu yanlışlıklar da ekonomi politikasındaki başarıyı sınırlıyor.

Kaynakları etkin kullanmak için…

Yerleşik hanehalkı tüketiminin payının milli gelirin %66,3’ünü, özel sektörün yatırım harcamaları payının da gelirin %18,9’unu oluşturduğunu not edelim. Faaliyet hacmini desteklemek için bu kesimlerin elindeki harcama potansiyelini genişletmek mi? ,yahut bütçeyi sıkı tutmaya devam ederek kamu yatırımlarını %21,4 artırmak mı ? uygun tercih olacaktır. Ekonomi içerisindeki ağırlığı %85’lere varan özel kesimin talebini uyarabilmek, elindeki harcama potansiyelini serbest bırakmakla mümkün. Bu vesileyle vergi politikasındaki orta ve uzun vadeli seçenekler de tekrar gözden geçirilmeli.

Kıbrıs Rum Kesimi Sorunundan Çıkarılacak Dersler…

Küçük ekonomilerin de krizden etkilenmesi doğal. Rüzgarı en erken alan veya bitti-bitiyor derken son darbede yere serilen ekonomiler, ada ekonomileri olabiliyor. Küresel krizin başında İzlanda’nın durumunu hatırlayanlar çıkacaktır. Bir ada ekonomisi olarak varlığının çok üzerinde sermaye akımını taşıyan Güney Kıbrıs gibi çökmüştü o da. Kamulaştırmalar, siyasi değişimler birbirini izledi İzlanda’da. Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB’ne tam üye olarak kabul edildiği ve sonrasında dönem başkanlığı yaptığı süreçte, ekonomisi ile ilgili kriz emareleri yok değildi. En hafifinden krize açık bir piyasa yapısı olduğu anlaşılıyordu.

Geçtiğimiz haftalarda AB’nden mevduatlara vergi getirmesi uyarısını aldı Güney Kıbrıs’lılar. Siyaseten kabulü zor bir uygulamayı red de etse, G. Kıbrıs, yakın zamanda enerji hatlarının devri, toprak satışı, petrol ve gaz arama izinleri aracılığıyla büyük nakit girişleri sağlamaya zorlanabilir.

Tek para biriminin zararları…

Küçük ekonomiler sermaye akımlarına açıldığında öncelikle hızlı girişlerin etkisiyle bir sınıf atlıyorlar. Ortak para birimi kullanımı yatırımcılara güven verdiği için zaman zaman kar realizasyonları veya krizler dolayısıyla fonların sahiplerine geri döndüğü dönemler oluyor. Yine küçük ölçekli ekonomilerin vergi avantajları yoluyla mevduat sahiplerine cazip imkanlar sundukları da ayrı bir vaka. Off-shore bankacılık ada ekonomileri için en basit kalkınma aracı olarak değerlendiriliyor.

Ekonomiler, olası bir dış açık verdiklerinde kendi merkez bankalarında basmadıkları bir parayı devalüe de edemiyorlar tabii ki. Sermaye çıkışı bu defa finansal kesimin erimesine ve paniğe yol açarak kartopu gibi büyüyen bir hem iç hem de dış açık görünümü sergilenmesine yol açıyor.

İç piyasaya borçlarınız da ortak para birimi ile olunca, ne borçların vadesini uzatabiliyorsunuz (konversiyon) ne de para basıp enflasyonist bir etki pahasına da olsa borçları ödeyebiliyorsunuz. Hatta moratoryum ilan etmek, ‘ben bu borçları ödemiyorum ey ahali!’ diyebilmek dahi sizin elinizde olamıyor. Kısacası iç borçlanma senetleri bile, dış borçlar kadar risk taşıyan bir unsur haline geliyor. Hemen önünüze bir acı reçete konularak, sisteme olan güveni tazelemeniz talep ediliyor.

BRICS Para Fonu Geliyor…

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika liderleri tekrar bir araya gelerek bir para fonu oluşturma konusunu görüşmek üzere toplanıyorlar. Bu noktaya dikkat: Fon, Suriye ekonomisine de destek verecek. IMF’nin pabucu dama atıldıktan sonra Dünya ekonomisi makyajlarla günü kurtarmaya çalışırken, artık farklı bir ekonomik ve siyasi blok olduğu her haliyle belli olan ekonomiler kendi dertlerine derman olmanın peşinde.

Suriye’yi de işin içine kattıklarına göre, başlangıçta konulan 50 Milyar Dolar’lık sembolik fon yeterli olmasa da, sayılan ülkelerin Dünya’nın geleceği ile ilgili planları ciddi. Zamanla oluşacak ara bölgede, Türkiye’nin rolü ciddi ölçüde gelişebilir. TL’sının ‘rezerv para’ olma konusu defalarca yazılmış da olsa, fikrin canlı tutulmasında yarar var.

‘Parasal Birlik’ ne zaman yararlı?

Yeni oluşan devletlerin, krizden ancak para sistemini değiştirerek çıkabilecek olanların sayısı arttıkça, TL, Türkiye gibi hammadde üretmeyen ve enerji ithal eden ekonomilerin ihtiyacını karşılayacak para birimi olabilir. AB ve Euro ile ‘parasal birlik’ sağlanmayacaksa, TL’nin hinterlandını oluşturmak gerekiyor. Sermaye akımlarının med-cezirlerinden korunmanın en iyi yolu, işlemlere konu olan parayı kendi matbaasında basabilen bir ülke ekonomisi olmaktan geçiyor.

Çıktı açığı devam ediyor mu?

Ekonomi her şeyden önce bir kaynak-harcama dengesi. Bir ülke sözkonusu olduğunda da, tüm bir dünya ekonomisinden de söz edilse. Bir ekonominin potansiyeli ile fiili üretim değerleri arasındaki farka çıktı açığı adı veriliyor. Zaman zaman potansiyelinin ötesine geçen üretim düzeyi (pozitif çıktı açığı), kaynaklarının gerisinde üretim yapan bir ekonomide ise negatif çıktı açığının bulunduğu kabul ediliyor. Türkiye ekonomisi için şu anda negatif çıktı açığı bulunduğu konusunda bir konsensüs mevcut. Yani, ekonomi elindeki kaynaklarla bugünün ötesinde bir refaha ulaşabilir. Tahminler 2014 yılının altıncı ayına kadar çıktı açığının süreceğini gösteriyor.

Geçen yıl uygulanan politikaların süreci nasıl etkilediği malum. Ekonomi politikasını inşa eden otoriteler kontrolü elden bırakmanın erken olduğu görüşündeler. Potansiyel büyüme ile çelişkili görünen bu tutumun sebeplerinin araştırılması gerekiyor.

Risk iştahı artıyor…

Gelişmekte olan ülkelerdeki risk iştahı arttıkça, Türkiye ekonomisindeki risk birikimi de artıyor demektir. Gelişmiş ülkelerde risk, kamu kağıtları üzerinde biriktiği için oralardaki soruna Türkiye ekonomisi ile aynı pencereden bakmak uygun değil.  Türkiye için kaynak-harcama dengesizliğinin yansıdığı mecra, hanehalkı ve özel sektör. İki kesimdeki borç stoğunun Türkiye’nin kendine özgü koşullarına oranla yüksek olduğu düşünülebilir. Hanehalkı borçlarının seviyesi halen Batı ekonomilerinin gerisinde olduğu için bu iddia otoriteler bakımından ikna edici bulunmuyor. Fakat, özel sektörün borçları rahatlıkla risk yönetiminin sınırları içerisine giriyor. İki nedenle; Borçlar döviz cinsinden ve yatırımda kullanılan fonların kısa vadede talep bakımından beklenen karşılığı bulması gecikebilir.

Amaç enflasyonu önlemekse…

Başta bahsettiğim negatif çıktı açığı enflasyon görünümü bakımından çok değerli bir olgu. Tersi olsa, yani talep düzeyi potansiyelin üstünde seyretseydi, kesinlikle enflasyonu artırıcı yönde bir baskı oluşturacaktı. Bugünkü talep düzeyi muhakkak fiyat istikrarını koruyucu işlev görüyor.

Borçlanmada çıkış yolu vadeyi uzatmak…

Özel sektörün öngördüğü büyüme dinamiği ile borçlanma ihtiyacı arasında bir bağ olduğu ortada. Madem ki, yatırım harcamalarını finanse etmek için yurtdışındaki mali aracılara başvurulacak, vadeyi uzatmak, uzayan vadeye ödenecek faiz yükünü,  içeride azalan faiz yükü ile dengelemeyi denemek gerekiyor. Hazinenin de vadeyi uzatma çabası varken bu seçenek gözden geçirilebilir. Çünkü borçların bir kısmı geri ödemelerde, yine borç çevirmede kullanılıyor. Döviz cinsinden borçlanmada sadece faiz yükünü değil, kur riskini de kabullendiğinizde, geri dönüşlerde talebin canlanmasına bel bağlamak gerekecek. Artan iş hacminin geri ödemelerdeki kur artışını emebileceğini umabiliriz. Orta ve uzun vadede mümkün.

Ekonomi uzun süredir ‘Yapısal Değişim’ sinyali veriyor…

Sanayi üretimi, dış ticaret rakamları ve ciro-siparişlerden yapılan niyet okumaları ekonominin dönüşümü ile ilgili ihtiyaçları da bünyesinde taşıyor. Finansal göstergelerle birleştiğinde, Türkiye ekonomisinin sıçrama yapması için ihtiyaç duyduğu dinamiğin ancak kendi içinde bir değişim ile gerçekleşebileceği anlaşılıyor.

Ekonomide bir sorun kronikleşmeye yüz tuttuğunda sorunun çözümü için başvurulan kavramlar da sık kullanılır hale gelir. Şöyle geriye dönüp son yirmi yılda nelerin vurgulandığını hatırlarsanız ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak. Mesela; 1990’lar tümüyle bir ‘kamu açıkları’ literatürünün taraması ile geçti. Kamu Açığı Borçlanma Gereği (PSBR), enflasyon, bütçe reformu, vergi reformu bu sorun tartışılırken gündeme gelen temalar oldu. 2000’lerin gündemi de ‘yapısal değişim’di. Özellikle Türkiye’de yapısal değişim deyince ekonominin kamu yönetiminden kaynaklanan sorunlarının çözümüne işaret edilirdi. 2010’dan itibaren artık özel sektörün yapısal değişimi konuşuluyor.

Özel sektörde değişim…

Yukarıdaki kronolojik sıralamayı özel sektörün sorunları için yapmaya çalışırsak; 1990’ların, mali ve reel kesimin 1980’lerin sonunda başlayan dışa açılmasının sürdürülmesi, ihracat hamlesi ihtiyacı, tüketim-yatırım dengesinin kurulması ve yüksek faizden kaynaklanan finansal becerilerin geliştirilmesi ile geçtiğini söyleyebiliriz. 2001 krizini milat kabul edersek, bugüne kadarki evre, özel kesimde sırasıyla KOBİ’lerin, dış finansman olanaklarının, risk yönetimi, kurumsallaşma alanlarının konuşulduğu dönemler oldu.

Makro açıdan, 2010 ve sonrasında hızlı büyüme, dış açık ve ardından kontrollü yavaşlama makroekonominin baş gündemini oluşturmaya devam ediyor. Küresel krizin etkisinden bağımsız olarak düşünüldüğünde, 10 yıla yakın süre devam eden büyüme sürecinin kesintiye uğraması,  yeniden bir ‘yapısal reform’, ‘yapısal sorun’ tablosu ortaya çıkardı. Makroekonomik sorunların bir kısmı giderilirken, devletin iş yapış biçimi yeni regülasyonları, yeni yükler de küçük sermayeden büyük sermayeye doğru bir akımı yarattı.

İşletmecilikte başarının sınırları…

Geçtiğimiz on yıllık süreçte; Firma nezdinde KOBİ’ler açısından ayakta kalabilenler, ikinci ve üçüncü nesilde aile şirketlerini kurumsallaştıranlar ve AR-GE çalışmaları ile ürün/süreç yeniliklerini başararak dengeli büyüyenler arasından çıktı. Aynı şekilde, büyük ölçeklilerde aynı başarıyı uluslararası tedarik zincirine eklemlenebilen yönetimler sağlayabildi.

Faiz haddinin ve enflasyonun seviye kaybetmesi, büyük firmaların fiyat, kar ve finansal verimliliklerini sınırlandırdı. Gelinen sınırın bir ucu ekonomi yönetiminin sıkı para ve maliye politikasıysa bir ucu da rekabet kaynaklı kar erozyonu ile finansal verimliliğin azalmasına dayanıyor.

Küçük işletmeler kan değişimi sağlar…

Yapısal değişim ihtiyacının bugünkü görünümünde ‘yeni ve küçük girişimci’nin sahalara dönüşü önem kazanabilir. Türkiye’deki eğitimli işgücünde işsizlik oranı çok yüksek. İkinci olarak eğitimli işgücü, nüfusun genç bir kesimi. Genç ve eğitimli işgücünün iş olanaklarını yakalamakta zorlanması ekonomiyi önemli bir innovatif üretim gücünden mahrum ediyor. Bazı görüşler tekrar niteliğinde de olsa, Türkiye’de küçük işletmelerin en azından bizatihi işletmeciyi istihdam etme kabiliyeti de unutulmamalı.  Sektörel ayrım konusuna gelindiğinde, hizmet sektörü ve ileri teknoloji içeren, ilk yatırım değeri kolaylıkla karşılanabilecek iş kollarının şansı yüksek görünüyor.

Özel sektörün döviz borcu…

Özel sektörün döviz borcu…

Son bir iki haftada yayınlanan verilerin 2013’e ilişkin daha net bir öngörü imkanı sunduğu söylenebilir.   Geçen hafta yazamadığımız dış ticaret açığında gelinen nokta önemli. Enflasyon ve özel sektörün yükümlülüklerinden çıkarılabilecek sonuçların da bir ortak noktaya işaret ettiği anlaşılabilir.

Dış ticaret açığı dipten dönüyor…

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış dış ticaret rakamlarına göre 2013 Ocak ayında ihracat %2, ithalat %9 artmış oldu. Dış ticarette açık tutarı 7,29 Milyar Dolar’lık seviyesi ile %2,4 arttı. Öncelikle talebin hareket ettiğini, ivme kazandığını gösteriyor. İkinci olarak, büyük olasılıkla 2012’deki yavaşlamanın devam etmeyip mevcut seviyenin süreceği anlaşılıyor. Elbette bu seviyede bir iktisadi faaliyet hacmi Türkiye için hala yetersiz. İthalatın artmasına bağlı iç talebin ve işlenerek ihraç edilecek ürünlerin ekonomiye katkısı pozitif olacaktır.

Dış ticaret açığının artmaya başlaması normal şartlar altında ülke ekonomileri için olumsuz karşılanır. Fakat, sonuna gelindiği anlaşılan yavaşlama sürecinin sürdürülebilir olmadığını, en azından ihracat yapmak için gerekli ithalatın umut verici olduğunu düşünebiliriz.

Finansman…

İçeride kredi artış hacminin önü alınmaya çalışılıyor. Dış piyasalardan akan sıcak para da reel kesimle buluşamıyor. Mevcut tasarruf açığında, açığın finansmanında özel kesim kendi borçlanma imkanlarına, dışarıdan doğrudan borçlanmaya mecbur kalıyor. Özel sektörün kredibilitesindeki artış açısından doğru bir noktada Türkiye. Fakat iç piyasada bugünkü sıklet devam ederse, by-pass olarak öngörülen dış borçlanma imkanları süreklilik kazanabilir. Azalan dış açık sadece adres değiştirmiş olarak karşımıza çıkar.

2011 yılının sonu ile 2012 yılının son ayı arasında da 14 Milyar Dolar’lık bir pozisyon açığı farkı var. Net döviz pozisyonu, eksi 124 Milyar Dolar’dan 138 Milyar Dolar’a çıkmış. Bu rakam; Finansal kesim dışındaki firmaların döviz varlıkları ile yükümlülükleri arasındaki fark. Yani doğrudan reel sektörün kur riskini de ifade etmiş oluyor.

Köprü ve otoyol ihalesinde yeni yöntem…

Köprü ve otoyol özelleştirme ihalesinde Özelleştirme Yüksek Kurulu satışı onaylamadı. İhaleden sonraki aşamada Kurul’un onayı gerçekleşmeden satış da hukuki geçerlilik kazanamıyor.

 ‘Halka arz’ ne demek?

Terim olarak kullanıldığını biliyoruz. Ama yine de doğru bir kavram olmadığını düşünüyorum ‘halka arz’ın. Halihazırda kamunun olan bir varlık veya imtiyazın, bir şirket kurulup borsaya kote edilerek hisse senetlerinin satılmasına ‘halka arz’ deniliyor. Daha çok sayıda kişinin (tüm vatandaşların) sahip olduğu bir değeri daha az sayıdaki kişi veya kişilere devretmek ‘halka arz’ olarak adlandırılmasa daha doğru olmaz mı?

Terime takılmayıp işlemin içeriğine odaklanmak gerekirse, devletin halka arz mekanizmasındaki önemli kazancı, istendiği takdirde yönetimdeki ağırlığını sürdürmeye devam etmesidir. Büyük ortak olarak devlette kalan parça asgari yatırım koşullarını, karar mekanizmalarındaki etkinliği sağlamaya devam edecektir. Eğer satılacak hisse oranı devletin ağırlığının sürmesi sonucunu verecekse, işletme şeklinde bir değişiklik meydana gelmeyecek demek çok yanlış olmaz sanırım.

Sonuçta amaçlanan yeni bir işletmecilik (daha etkin, verimli, rekabetçi ) ise bunun azınlık hissesini satarak sağlanamayacağı ortada. Geriye, özel sektörden devlete tek seferde aktarılacak yüklü nakit akımı olanağı kalıyor. Bunu sağlamak için de hisse senedi değil tahvil satmak daha doğru ve yeterli olmaz mı?  Bir diğer ihtimal, bu işin dönüp dolaşıp daha önce uygulanan Gelir Ortaklığı Senedi (G.O.S.)uygulamasında da son bulabileceğidir. Yukarıdaki şartlarda G.O.S.’de başvurulması gerekli bir yöntem değil. Velhasıl, aynı nakit girişini sağlayacak satışın dışındaki yöntemleri de tartışmakta yarar var.