Bankacılık sektöründe rekabet…

Hızlı gelişen tüm ekonomilerde olduğu gibi Türkiye’de de sermaye yoğun işletmelerin kazançları arttı. Emek yoğun sektörlerde rekabetten kaynaklanan kar kaybı devam ediyor. Geçtiğimiz hafta gündemde yer alan ‘bankalara rekabet soruşturması’ satır aralarında kaybolmadan bu konuda birkaç değerlendirme yapmak yerinde olabilir.

Soruşturma,  bazı bankaların kendi aralarında faiz oranları konusunda anlaşma yaptıkları hakkında. Tüketicinin bir kartele, tröste kadar gitmese de örtülü bir oligopole mahkum edildiği söylentileri Rekabet Kurulu’nu harekete geçirmiş olabilir. Genellikle şikayet üzerine çalışan bu tür soruşturma mekanizmaları idari süreçler elbette. Bu noktaya gelmeden önce, Türkiye ekonomisinin köşe taşlarından biri haline gelen finans sektöründe yeterli rekabet koşulları var mı? tartışması daha doğru bir başlangıç noktası. 

2001’den bugüne…

2001 krizinde ödenen bedellerden sonra, bankacılık sektörünün azami özenle yönetilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Bankacılık kesiminin disiplin altında gelişmesi özellikle küresel krizde Türkiye ekonomisi bakımından koruyucu bir işlev de gördü. 2001’de peşin ödenen fatura, küresel kriz atmosferinde Türkiye finans sektörünü daha büyük bir sorundan azat etmiş oldu. Türk bankalarının türev ürünlere teveccüh göstermemiş olması da finansal krizin etki derecesinde pay sahibi doğrusu. Sonuçta, 2001 sonrasında TMSF’nin tahsilatı ödenen zararı gidermeye yeterli gelmedi. Yük, vergi mükellefinin üzerinde kaldı.

BDDK’nın sermaye yeterliliği konusunda gösterdiği duyarlılığın da sürece katkısı tartışılmaz. Başa dönersek, asıl koruyucu hekimlik, yeni bankacılık lisanslarında gösterilen cimrilik olmalı. 2001 krizine giderken bol keseden dağıtılan bankacılık lisanslarının yarattığı etki, en az Türkiye ekonomisinin krize yol açan reel iktisadi dinamikleri kadar daramatikti çünkü.

Bankacılık sektörü yatırımcının ilgi odağı…

Türkiye’deki bankacılık sektörü, sağlamlığı, altyapısı, uygulamaları ile Dünya’nın dikkatini çeken alanlardan biri artık. Ama, bu denli sermaye gerektiren bir sektörde ‘yeterli koşulları sağlayan yatırımcıyı Türkiye’ye çekmekte yarar var’ diye düşünmek gerekir. Aksi halde rekabet koşulları zedelenerek, tüketici de, Hazine de ve nihayetinde bizatihi sektör dahi zarar görebilir.

Sektörün itibarı…

Toplum nezdinde bankacılık sektörü ile ilgili dillere pelesenk olmuş hikayeler de yok değil. Kredi kartları faizleri, kart ücretleri, hesap işletim ücreti, havale, EFT ücretlerinin yüksekliği gibi bilinen sorunlar… Kredi kartı azami faiz oranları, bilindiği gibi Merkez Bankası tarafından belirleniyor. Diğer gelirlerde bankaların maksadını aştıkları gerçeği, zaman zaman mahkemelere, tüketici derneklerine, sosyal medyaya yansıyor. Benzer olayların meydana gelmesinde, bankaların kamu borçlanma ihtiyacının azalması ve faiz haddinin seviye kaybetmesi ile perakende ürünlere yönelmesinin payı var. Geçtiğimiz on yıllık dönemde, ekonomideki büyümenin hanehalklarını borçlanmaya sevk etmesi de bu işin talep yönünü güçlendirdi. Hizmet kalitesi de arttı.

Son rekabet soruşturmasından sonra bankalar açısından benzer bir itibar erozyonu görülebilir. Teknik olarak bakıldığında gerçekten yüksek ücretlerle işlem yapan bankaların sistem giderlerini finanse etmenin yollarını aradıkları anlaşılıyor. Kamuoyunda dikkat çeken bir başka unsur da kriz döneminde mali sektörün büyüme eğilimini artırmış olması. Fon talebinin arttığı bir ortamda bankaların büyümesi gayet olağan aslında. Bankalardaki mevduat giderek daha yüksek oranlarda krediye dönüşüyor. Şubeleşme çalışmaları ve istihdamı artırma zorunluluğu bankaların maliyet yapısını değiştirmiş durumda.  Kar oranları itibariyle, iddia edildiği gibi özsermayeye göre çok yüksek bir karlılık gözlemlenemiyor bankacılık kesiminde.

Yeni bankalara onay verilmeli…

Bugünkü rekabet soruşturmasında bankacılık işkoluna isnat edilen suçların gerçekten işlenip işlenmediğini bilemiyoruz henüz. Bankacılıkta rekabetin azamileşmesi için görevin önemli bölümü, Rekabet Kurulu’ndan başka BDDK’ya düşüyor. Bir yandan Merkez Bankası’nın, bir yandan tüketicinin talepleri arasında çalışan bankaların sayısında artış sağlanması gerekiyor. Bunun yolu da başvuru sahiplerinin en azından sermaye konsolidasyonu yoluyla piyasaya girişine izin verilmesi.  Kamunun telkinlerine karşı son derece uysal bir görüntü sergileyen sektörün tavrının altında bir fanus içinde yaşamasına izin verilmesi de yatıyor olabilir. Mali aracıların kalitesindeki artış ancak rekabetle sağlanabilir. Fakat daha rekabetçi bir piyasa yapısı da regülasyona karşı bugünkü kadar boyun eğici olmayacaktır.

Negatif Faiz Dönemi…

Dünya’daki parasal genişleme süreci ile Türkiye’deki sıkılaştırma politikaları aynı dönemde gerçekleşiyor. Çarşamba günü Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) tutanakları açıklandığında aksi yönde bir rüzgar esmeye, Dolar değer kazanmaya başladı. Bir yandan altın değer kaybediyor, petrol fiyatları da tekrar erozyona uğruyor. Haftadan haftaya birbirlerinden rol çalan bu sorunların dengeye değil dengesizliğe doğru geliştiği anlaşılıyor. 

Para Politikası Kurulu’nun (PPK) Çarşamba günkü kararları, faiz koridorunu aşağıya çeken ve yine karşılık oranlarını artıran kararlar. Bankaların birbirleri arasında borçlanmalarını sağlayan Merkez Bankası’nın nihai borç düzenleyici mecra (lander of last resort) olarak kazancını artıran, mevduatın bir bölümünün daha Merkez’e devrini sağlayıp likiditeyi daraltmayı sağlayacak düzenlemeler.

Dünya ekonomileri büyüme dinamiğini yakalamaya çalışıyorlar. Türkiye ekonomisi ise yeni bir faiz indirimine giderek, kısa vadeli sermaye hareketlerine kalkan oluşturmanın yollarını arıyor. Türkiye’de para politikasının bu denli hassas bir denge üzerinde durduğu bir dönem herhalde yaşanmamıştır.

Negatif reel faiz günlerini hatırlayan var mı?

Türkiye’de 1980 öncesi dönemde negatif reel faiz dönemini yaşamıştı. Bankaların mevduata verdiği faiz oranının enflasyon oranının altına düştüğü durumu kastediyorum. Şimdilerde, mevduattan alınan faiz gelirinden stopaj da düşüldüğünde faiz getirisi iyiden iyiye azalıyor.

Kamu açıklarının ‘arş-ı ala’ya çıktığı günlerdeki faiz çılgınlığı nasılsa şimdiki faiz haddinin de normal olduğunu söylemek mümkün değil. Tasarrufların artmasını tavsiye ederken tasarruf edenin cezalandırılması mı amaçlanıyor? Tabii ki değil. Amaç, portföy yatırımının hızını kesmek olmalı. Daha yenilerde bu köşede yer alan açıklamaların tekrar edilmesinin sebebi, negatif faiz döneminin genel geçer bir politika haline gelmeye başlaması.

Yerel para biriminin değer kaybı açısından bakıldığında, yani enflasyonla faiz haddini karşılaştırdığınızda Türkiye’deki oranlar ilk bakışta cazip değil. Fakat bizde %1- %2 civarındaki negatif fark Dünya’daki oranlara göre makul.

Evet makul, çünkü tasarruf sahipleri için herkesin kaybettiği bir dönemde çoğu kez elindekini korumak önemli. Çoğaltmak değil. Şimdilerde finansal piyasalar merkezinde görülen sorunun çözüm yolunu ‘negatif faizler arasında hangisi daha az zararlı?’ sıralamasında görüyor piyasalar. Olaya böyle bakınca da Türkiye piyasaları her zaman cazibesini koruyor.

Ekonomi bilimi ile çelişen sorunlar açısından terazinin bir tarafında, Türkiye’nin kredilerdeki artışı sınırlamak istemesi, likiditeyi baskılaması, enflasyonda %5’lik bir oranı hedeflemesi var. Aynı anda cari açık da hem önlenmek hem de finanse edilmek isteniyor. Açığın ilacı, yabancı tasarrufların ülkeye girmesini sağlamaksa, bu tedavi –cari açığın finansmanında kısa vadeli girişlerin payı artıyor çünkü- hastalığı kronikleştiriyor. Hedefler karmaşasında giren dövizin kuru aşağıya çekmemesi isteği, işsizlikle mücadele için yeteri kadar büyüme oranı da terazinin diğer kefesine konulunca, para politikası arapsaçına dönüyor. Resmi açıklamalara göre reel kurun 120’yi geçmesi Merkez’i rahatsız ediyor. İşsizlikte %8, büyümede %4-%5 hedefleniyor.

Paranın Ankara’ya dönüşü…

Geriye maliye politikası araçları kaldığında, geçtiğimiz on yıllık dönemde vergi-harcama dengesinin iyi yönetildiği anlaşılıyor. Buna karşın vergi yükü artıyor. Vergi türleri arasındaki tercihlerin yanlış olduğu da rahatlıkla söylenebilir. 2013 Ocak ayı bütçesi uygulama sonuçları, bütçe fazlası verildiğine işaret ediyor. Vergi indirimi yerine altyapı harcamaları yoluyla piyasaya nakit zerkedilmeye çalışılıyor.

Sonuç olarak, neredeyse tüm ekonomi yazarlarının aynı konudan yani para politikasından bahsetmesinin sebebi, yukarıdaki hedeflerin bir arada yürütülür olup-olmadığından endişe etmeleri olsa gerek. Mevcut politika zor bir patikada, hatta patika açmaya çalışılan zorlu bir arazide yürümeye benziyor. Başarılı olması herkesin dileği elbette.

Bu şartlar altında, bütçe dengesi ve Merkez Bankası bilançosu son derece şık, fakat özel kesim kaynak-harcama dengesi sorunlu bir ekonomik yapı ortaya çıkıyor.

Yılsonu tahminlerinde düzeltme gerekebilir…

Yılsonu tahminlerinde düzeltme gerekebilir…

2012 yılının sonu itibariyle cari açık serisi tamamlandı. Cari açığın azalma dinamiğinin devam ettiği, keza portföy yatırımı girişinin de sürdüğü anlaşılıyor. Kapasite kullanımı, sanayi üretimi, Merkez Bankası Reel Kesim Beklenti Anketi gibi öncü göstergelere bakılırsa, 2012 yılı büyüme oranı %2,5 düzeyinde tamamlanacak gibi görünüyor. Benim tahminim, büyümenin %2,5’dan yüksek fakat %3’den düşük olacağı yönündeydi.

Yeni yılı yine kamu harcamaları sürükleyecek…

Oluşan tabloya göre, kamu sektörü ve mali sektör haricinde ekonomide talep yaratacak bir ışık görünmüyor. Dış talepte yeni pazarların kazandırdığı ivme ihracat rakamlarına yansımaya başladı. Geleneksel ihracat alanlarına ilişkin veriler, Avrupa ekonomilerinin sıfıra yakın bir büyüme oranıyla devam edeceğini gösteriyor. Kredilerdeki artış oranında bugün için %20 olarak görünen fiili rakamın Merkez’in istediği gibi %15’e doğru seyredeceği öngörülmeli. Bu nedenle mali sektörün katkı beklentisi abartılmamalı. Bir de döviz kurunda ihtiyaç duyulan devalüasyon gerçekleşirse talebin baskılanmasındaki sac ayağı tamamlanmış olacak. İthalat daha da zorlaşacak. İçeride fiyat yapısı yukarıya doğru esneyecek. Üstüne üstlük petrol fiyatında sınırlı da olsa bir artış eğilimi mevcut.

Özel sektör daha çok uzun süren küçülme eğiliminin getirdiği finansman yüklerini çevirmekle, mevcut kapasitesini kullanmaya dönük bağlantılarla ilgili. Tüketici güveninde de zaman zaman olumlu, bazen de olumsuz sinyaller peşpeşe gelmeye devam ediyor. Hanehalkları, ‘tüketici eğilimi’ diyebileceğimiz net bir renk vermiyor.

Sermaye piyasalarındaki hareketlenme, karların realizasyonu ile bir parça gerileyip yeniden güç toplamaya çalışıldığını gösteriyor. Faiz haddinde hükümet kanadından gelen indirim baskısı veya temennisi Merkez Bankası’nca ihtiyatla karşılanıyor. Gayrimenkulde arz yönlü bir hareket olsa da, arzı taleple buluşturacak iç talebin değil, daha çok ticari gayrimenkullere yönelik yabancı kurumsal yatırımcıların alıcı olarak göründüğü anlaşılıyor. Gayrimenkulde gerçek tüketici güveninin talebe dönüşmesi kredi koşullarının esnemesiyle doğru orantılı. Ekonomi yönetiminin özellikle konutlara ilişkin KDV ve kredi şartlarını gözden geçirmesi gerekebilir.

 Koşullar üç aşağı beş yukarı böyle olunca, piyasada talebi destekleyecek lokomotif unsur yine kamu kesimi olmak zorunda. Başka bir deyişle,  devlet yatırım ve harcamaları haricinde gelişmeye müsait bir reel akım görünmüyor. Kamu yatırım ve harcamaları başlığı altında, teşvik gibi vazgeçilen gelirler; sosyal yardım ve fonlar, büyük bayındırlık harcamaları, kentleşme projeleri gibi unsurların sıklıkla gündeme gelmesini beklemek gerekir. Devlette istihdam bekleyen genç nüfusu da ayrıca zikredelim.

Kürt sorununda ekonomi masada olacak mı?

Yeni teşvik sistemi ile birlikte Güneydoğu Bölgesi’ndeki yatırımların öncelikli olduğu vurgulanmış oldu. Bugünlerde gündemde olan görüşmeler, eninde sonunda bölgede bir mali federalizm rüzgarı estirebilir. 2011’deki genel seçimden önce uzun uzun anlatılan yerel yönetimlerin özerklik şartları Avrupa Birliği’nden referans alınmıştı. Sanıyorum olası Anayasa değişikliğinde yine aynı mevzuat, muktesebat kullanılacak.

Sorun şu ki; Bölgedeki belediyelerin öz kaynakları harcamalarını karşılamaya yetmiyor. Mali federalizmin sınırları da burada tartışılmaya başlanacaktır. Yerel yönetimlerin kaynak kullanımında bölge halkının etkinliğinin artırılması bir genel düzenleme ile yapılacağına göre, şüphesiz Ege ve Marmara’daki kaynak sahibi yerel yönetim otoritelerinin avantajlı olacağı bir süreç gelişebilir. Yeni dönemde ihdas edilen Büyükşehir Belediyelerine devredilecek vergi gelirleri ile giderek Türkiye nüfusunun çok önemli bir bölümünde özkaynağa dayalı belediyecilik anlayışı hakim olacaktır. Mali özerklik tartışmaları gündemin aksine asıl etkilerini diğer bölgelerde gösterebilir. 

Kur Savaşı

Kur Savaşı

Dünya ticaretinde rekabet üstünlüğü sağlamak için kullanılan ve arada bir atak yapan rahatsızlık ‘kur savaşı’. Bir ülkenin milli parasının diğer ülke paraları karşısında değerinin gereğinden fazla düşürülmesi ile yapılıyor. İlk amaç, dış ticarette üstünlük sağlamak. Bugünlerde çokça kullanılan yöntem ise, ihtiyaç olduğu üzere kamu yükümlülüklerinin, yani bono ve tahvillerinin ödenmesi için para basılması. Hatta önce tahvil ihrac edilip sonradan borç ödeme kisvesi altında piyasaya para zerkedilmesi. Ulusal paraların miktarını ticaret hacminin ötesinde artırdıkça değer kaybına vize verilmesi. Yol haritası bu şekilde.

ABD tahvil alımı yoluyla likiditeyi genişletince zincirleme reaksiyon yine başladı. Euro değer kazandı. Çin Merkez Bankası enflasyonist belirtiler görüldüğünü söyledi, ki bunun anlamının yakın bir devalüasyona zemin hazırlamak olduğunu herkes ezbere biliyor artık. Japon Merkez Bankası da bir genişleme ile parasının değerini düşürmeye çalışıyor. Nihai tabloda sadece Euro’yu yöneten Alman Hükümeti pariteden memnun.  Bu politikaların sonunda genellikle peşpeşe devalüasyonlar birbirini nötralize ettiği için pek de işe yaradığı söylenemeyecek bir yöntem aslında.

 Merkel’e göre ‘dış ticarette üstünlük sağlamanın devalüasyondan başka yolları da var’.  Merkel doğruyu da söylemiş olsa, hiçbir ülke bu rüzgardan etkilenmeme lüksüne sahip değil. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisi bakımından da tartışılması gereken bir süreç olacak ‘kur savaşı’.

Makul bir devalüasyonla, kur savaşı arasında ne fark var?

Yazının başındaki ifadeyi tekrar alırsak, kur savaşı kapsamına giren devalüasyon oranının tespiti önem taşıyor. Bu konuda çeşitli hesaplama teknikleri var. Bir tanesi de Merkez Bankası Reel Efektif Kur Endeksi. Merkez Bankası bu endeksin üç versiyonunu yayınlıyor. Üretici Fiyatları (ÜFE), Tüketici Fiyatları (TÜFE), İşçilik Birim Değeri Bazlı endeksler. Bugün Türkiye için daha çok TÜFE’yi kullanmak uygun görünüyor. Hesaplamada esas alınan yöntemi basitleştirmek gerekirse, Türkiye’nin dış ticaretinde çok kullanılan dövizlerin değeri ile yine bu ülkelerdeki enflasyon oranlarının, Türkiye’deki enflasyon oranı ile karşılaştırılmasından oluştuğu söylenebilir.

 On yıllardır Türkiye’deki enflasyon oranı, Dolar ve Euro alanındaki enflasyon oranından yüksek olduğuna göre, TL’nin iki enflasyon oranı arasındaki fark kadar değer kaybetmesi normal karşılanmalı. Sorun da burada başlıyor.

120-125 aralığına dikkat…

 Türkiye’de son yıllarda reel kur endeksi ne zaman bugünkü gibi 120’nin üzerine çıksa ardından sert bir devalüasyon geliyor. 2005, 2007, 2010 yılları ve bugünkü 120,1 değeri döviz üzerine dikkat çekilen noktalar olmalı. Bundan önceki üç denemede de izleyen yıl devalüasyon ile telafi edilen bir kur değeri görülmüştü.

Türkiye ekonomisi için ilginç bir bulguyu vurgulamakta yarar var. Reel kur hesabına göre, TL’nin değeri gelişmiş ekonomilere göre yüksek (120,1), gelişmekte olan ülkelere göre düşük(93,7). Yazının başında anlatmak istediğim kur savaşlarındaki mantığın tam tersi bir eğilim. Teorik olarak dövizi dalgalanmaya bırakan bir Merkez Bankası’nın, faizi düşürerek döviz girişini azaltmaya çalışması, böylece TL’nin aşırı değerlenmesini engellemesini beklemek gerekir. Yeni bir karşılık oranı da denenebilir. Merkez Bankası’nın açıklamasına göre, Reel Kur Endeksi’nde 125 değeri görüldüğünde müdahale edilecek.  Belki de bu sistemi ‘dalgalı kur’ değil, ‘%25’e kadar dalgalı kur’ olarak adlandırmalı.

Şanghay Beşlisi mi ? Avrupa Birliği mi?

Şanghay Beşlisi mi ? Avrupa Birliği mi?

Başbakan’ın açıklamalarının ardından, hak ettiği ilgiyi görmeyen bir tartışma başladı. Şanghay Beşlisi mi ? Avrupa Birliği mi?. Hatırlayacaksınız, Başbakan kısa bir süre önce Putin’le bu konudaki görüşmesini hatırlattı. TV programındaki söyleme bakılırsa resmi bir girişim yok gibi görünüyor. Fakat, gözden kaçan şu ki; Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile arasında halihazırda ‘Diyalog Ortağı’ statüsü bulunuyor.  Üyeliğe biraz daha yakın olan ‘Gözlemci ’ statüsüne Hindistan, İran, Moğolistan, Pakistan, Afganistan sahip. Bu arada bir düzeltmeyi de hatırlatalım: Kuruluşundaki beş ülkeye 2001’de üye olan Özbekistan da eklendiğinde örgüte ‘Şanghay Altılısı’ demek daha doğru oluyor.

Türkiye’nin yarım yüzyıldır devam eden AB serüveninin bu noktaya gelmesi düşündürücü tabii. Elli yıllık flört Türkiye’ye olsa olsa bir müktesebat kazandırdıysa, aynı çabayı bir başka alanda gösterseydi acaba neler olurdu? diye düşünmeden edilemiyor. Sadece Başbakan da değil, işadamı, bürokrat, entelektüel, işçi derken toplumun neredeyse tüm kesimlerinde AB üyeliğine inanç azalıyor. Ekonomik krizin pençesindeki Güney Kıbrıs’tan, Bulgaristan’a kadar Türkiye ile karşılaştırıldığında çok daha sorunlu ekonomiler/ülkeler yakın sayılabilecek tarihlerde AB’ne üye yapıldı.  Tabii, konu sadece ekonomi değil. İşin içinde demokrasi, hukuk, savunma, demografik faktörler, resmi olmasa da din faktörü dahi rol oynuyor.

Başbakan’ın açıklamasından devam edelim. ABD Dışişleri Sözcüsü’ne sorulduğunda Başbakan Erdoğan’ın bu sözlerini görmediğini ifade eden Nuland, ”Açıkçası, Türkiye’nin aynı zamanda bir NATO üyesi olduğu göz önüne alındığında, bu ilginç olur. Ne olacağını göreceğiz” diye yanıtlamış. Belli ki, ABD de bu beyanı resmi bir görüş olarak algılamamış. Ya da demek istiyor ki; ŞİÖ’ne üye olsaydınız, mesela Suriye ile ilgili soruna nasıl yaklaşacaktı Türkiye?

Türkiye’nin cevabı: ‘TAKM’

Geçtiğimiz hafta Türkiye’de yankı bulmayan ama Avrupa basınını telaşlandıran bir olay basına yansıdı:  ‘Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Moğolistan ‘Avrasya Askeri Statülü Kolluk Kuvvetleri Teşkilatı’nı kurdu. Merkezi Ankara’da olan teşkilat; kısa adıyla TAKM , sadece Jandarmayı içerecek. TAKM Türk coğrafyasında ‘ilk askeri ortak yapı’ olma özelliğini taşıyor.’

 

Geçer hafta Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Jandarma Genel Komutanı Org. Bekir Kalyoncu’nun da katılımıyla kurulan teşkilatın ilk dönem başkanlığını Türkiye üslendi.’ Bu sayılan dört ülkenin askeri güç toplamı 2 Milyon 800 Bin kişi. Örgütün genel karargahı Ankara. Haber ajanslarından aynen aktardığım bu bilgiyi bazı Avrupa TV’leri son dakika haberi olarak duyurdu.

 

Uzun süren bir hazırlık gerektiren bu tür örgütlerin aşama aşama gelişeceği, birliğin diğer çalışma alanlarına doğru yaygınlaşacağını tahmin etmek zor değil. Özellikle, savunma sanayi alanında… AB’nin de ABD’nin de dikkatini yoğunlaştıracağı bir çalışma olabilir.

 

Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Nasıl Bir Topluluk?

ŞİÖ’nün 1996 yılında Rusya, Kazakistan, Çin, Tacikistan, Kırgızistan ve sonradan Özbekistan’ın katılımı ile ekonomik olarak kendine yeten bir coğrafya olduğunun altını çizelim. Şimdilik gözlemci olan Hindistan’la birlikte nüfus itibariyle Dünya’nın yarısı denilebilir. Demokrasi standartları son derece sınırlı, ekonomileri hızla ivmelenen bu coğrafyada dinsel bir ortaklık bulunmuyor. Ortodoks Rusya ile Hindu ağırlıklı Hindistan, yarın Afganistan ve İran da eklenirse muhafazakar İslam’ın farklı görünümleri mevcut. Unutmadan Çin’i de Budist çoğunluklu nüfusu ile yelpazeye ekleyelim. Tek bir ortak noktaları var: Batı karşıtı bir ittifak ŞİÖ. Sermaye piyasalarına, küresel bankacılık mecralarına tam bir entegrasyona sahip değiller. Bir çoğunda karma ekonomi hakimiyeti devam ediyor. Tekeller veya  oligopist yapılar devlete ait olmasa bile devlet kontrolünde. Hem kamu hem de özel kesimde planlı kalkınma çalışmaları sadece özendirici değil, emredici nitelikte.  Kendi aralarında ticaret hacimleri, enerji ve tarım üretimleri yüksek. Nuland’ın tabiri ile ‘Ne olacağını göreceğiz’.

İşsizlikte son durum…

İşsizlikte son durum…

İşsizlik rakamları %9 odağı etrafında toparlanmaya devam ediyor. Ekonomide önemli bir değişiklik olmadıkça aşağıya veya yukarıya doğru %0,5’lik değişimler olacaktır. Tıpkı enflasyondaki %5 hedefi gibi, işsizlikte de %8’lerde karar kılan rakamları görmek için en az 1 en çok 3 yıla ihtiyaç duyuluyor. İstihdam artışı ile birlikte işgücüne katılımın arttığı dönemlerde işsizlik rakamlarının alt başlıklarında ilginç dinamikler gözlemlenebiliyor.

İşsizliği, işsizlik oranının dışında da tartışalım…

Geçen bir yıl içinde, Türkiye’de çalışma çağında olup çalışmak istemeyen çok sayıda insan, çalışmak için başvuruda bulunmaya, iş aramaya başladı. İşsizlik oranı, iş arayanlar üzerinden ölçüldüğü için bu durumda işsizlik oranının aynı kalması dahi pozitif bir gelişme olarak görülmeli. İşgücüne katılım denilen bu oran %1’lik artışla %51’e yükseldi. Aynı şekilde, çalışabilecek durumdaki nüfusun istihdam oranında da %0,7’lik artış görülerek %46,4’ya ulaşıldı. Sözkonusu her iki oranın artmış olması, Türkiye ekonomisinin ufku açısından olumlu karşılanmalı. Kadınlardaki işgücüne katılım oranının yükselmeye devam etmesi, ekonominin yapısal değişimi bakımından dikkatle izlenmeli.

Kentlerdeki işsizlik ne kadar geriledi?

Ekonominin geneli ile ilgili sorunları günyüzüne çıkaran başka ayrıntıları gözden kaçırmamak için istihdamın nereye doğru geliştiği sorusu gündeme geliyor. Tarım dışı işsizlik oranı son bir yılda sadece %0,2  (binde 2) azalmış. Buna karşın, genç nüfusta işsizliğin son bir yılda %1’e yakın (%0,7) arttığı anlaşılıyor. Türkiye’nin kırdan kente akan nüfus yapısı bakımından bu iki göstergenin kritik olduğunu kabul edelim. İstihdam edilenlerin hizmet sektöründen ve kamu istihdamından beslendiğini, kamu istihdamındaki artışın 2013 sonrasında bu tempoda devam etmeyeceğini de not alalım.

Dünya’da, genel işsizlik oranı sabit kalırken, genç nüfusta işsizliğin artması her zaman endişe ile karşılanmıştır. Özellikle gelişmiş ekonomilerde, gençlerin istihdam dışı kalması genellikle asayiş sorunlarının habercisi olarak görülür. Türkiye ekonomisi bakımından gençlerin eğitim seviyesinin nüfusun daha yaşlı kesimlerine göre yüksek olduğu bilindiğine göre, genç nüfusun işsizliğinin birkaç açılımı, anlamı var. Gençlerin istihdama katılımı yüksek, yani çalışma istekleri ve resmi iş arama başvuruları kayda geçtiği için işsiz olarak istatistiklere yansıma ihtimalleri de büyüyor. Kayıtdışı istihdam ve emekli işgücü gerçeği olmasaydı, genç işsizliğini, salt Türkiye’deki üretim yapısının nitelikli işgücüne ihtiyacının sınırlandığı şeklinde okuyabilirdik. ‘Üretilen mal ve hizmetin yüksek katma değerli işgücüne uygun bir yapısı bulunsa, işsizlik oranı sabitken genç istihdamına ihtiyaç da artardı’ demek doğru ama eksik kalabilir.

Kayıtdışı istihdam…

Tüm bu rakamların anlamlı olup-olmadığını gösteren asıl konuya geldik: Kayıtdışı istihdam. Tarım dışı sektörlerde %24,8, tarım sektöründe %85 oranında kayıtdışı istihdam olduğu hesaplanmış. Bu rakam TÜİK’in resmi ölçüm ve sayımları sonucunda ulaştığı ve açıkladığı haber bülteninde yer alıyor.

Emeklilerin durumu…

Kayıtdışı istihdamın artmasında emeklilerin emekli olduktan sonra çalıştıkları takdirde kesintiye uğrayan gelirlerinin etkisi yeterince gündeme getiriliyor mu?  bilemiyorum. Genel işsizlik oranı aynı düzeydeyken genç işsizlik oranının artması, genç işgücüne ikame edilen bir alternatifin bulunduğu gerçeğine işaret ediyor.

Emekliler, yaşam koşulları itibariyle giderek daha çok çalışma hayatına devam etmeye ihtiyaç duyuyorsa, onları ‘Sosyal Güvenlik Destekleme Primi’ ile cezalandırmaktansa, genç istihdama sağlanan teşvikleri genişletmek ve sürekli kılmak daha akılcı ve ekonomik görünüyor. 

 Çünkü, emekli her zaman ücretli olarak değil, bazen ticaret bazen de serbest meslek erbabı olarak çalışmaya devam edip, sadece kendisine değil beraberinde başkalarına da istihdam sağlayabiliyor. Çalışma hayatından vazgeçtiğinde, kazancı üzerinden ödeyeceği vergiden ve sağladığı istihdam üzerinden hesaplanan SGK ve vergi kesintilerinden de vazgeçilmiş oluyor. Üretim seviyesine katkısını söylemeye dahi gerek yok. Emeklilerin yaşam koşulları ile ilgili yapılan ‘İntibak Yasası’ bir ölçüde adalet duygularına hitap ediyor. Fakat asıl konu, çalışma ihtiyacı duyanları üretimin dışına çıkmaya özendirmemek olmalı.

Enflasyon direnci…

Enflasyon direnci…

Vergi kaynaklı zamlardan sonra yapılan enflasyon tahminleri netleşti. Zamların enflasyon oranına etkisi %0,8 olarak hesaplanıyor. Yılsonu itibariyle hedef ve gerçekleşmeler değerlendirildiğinde, fiyat istikrarı ile ilgili birkaç yapısal sorundan bahsetmek isabet olur. 
On yıllık genel bir bakışın ortaya koyduğu; enflasyonda %5’lik hedefin zorlu bir viraj olduğu gerçeği. 2001 krizinde bıçak gibi kesilen talep ve ardından kontrol altına alınan kamu açıkları daha ilk yılında enflasyon hedefinin gerçekleşmesini sağlamıştı. Düşen faiz giderlerinin de katkısıyla sonraki üç yıl da hedeflerin altında bir fiyat artış seviyesi elde edildi.

2006 yılından itibaren bugüne dek (2009 ve 2010 hariç) enflasyonun hedeflerin üzerinde gerçekleştiği görülüyor. Bu sürecin işaret fişeğini de 2006’daki döviz şokunun ateşlediğini düşünüyorum. Hatırlayacaksınız, yılın ortasına doğru dövizde ciddi bir artış trendi görülmüştü. 2007 ve 2008’de devam eden fiyat artışları, tıpkı 2001 krizi ertesinde olduğu gibi, azalan taleple birlikte düştü. Talep, bu defa küresel krizin etkisiyle erozyona uğramıştı.

Asıl problem, sonrasında yani 2009 ve 2010’daki başarının ardından, 2011’de yeni bir kısırdöngünün içine giren enflasyon seviyesinde. Yıl boyunca enerji ve işlenmemiş gıda fiyatları, yılsonunda ise dövizle birlikte vergi kaynaklı zamların etkisi görülebilir. Bu noktada bizim açımızdan önemli olan 2011 yılının sonundaki döviz kuru. Kurdaki hareket hem 2011 son ay enflasyonunu, hem de geçişkenlik yoluyla  2012 yılı başındaki fiyat artışlarını tetikledi.

On yıllık periyotta fiyat artışları konusunda ortak noktaları birleştirdiğinizde ortaya çıkan resme bakalım. Enflasyonun beklentilerin üzerinde gerçekleşmesinde, çok genel iktisadi neden-sonuç ilişkileri de var, Türkiye’ye özgü sorunlar da…

1-      Döviz kurundaki tırmanış kesinlikle fiyat artışlarına hem de kademeli olarak yansıyor. Bu noktada ara malları üzerinden ‘ithal edilen enflasyon’ olgusu ortaya çıkıyor.

2-       Enerji ve gıda fiyatları, Türkiye’deki enflasyon üzerinde kritik önemde.   

3-       Merkez Bankası hedef belirlerken gerçekçi davranmadığı takdirde, bu hedefler, piyasada fiyatlardaki eğilimin mutlaka resmi beklentinin üzerinde gerçekleşeceği şeklinde algılanıyor.

4-       Vergi oran artışlarını baz alan zamlar, vergi artışındaki oran değişiminin üzerinde gerçekleşiyor.  ÖTV’nin tekniğinden kaynaklanan, ‘vergiden vergi alınması’ sonucunda enflasyon üzerindeki etki katmerli hale geliyor.

%5’i yakalamak çok önemli…

Sayılan yapısal sorunlar arasında en çok vurgu yapılan unsurların ‘döviz kuru’ ve ‘beklenti yönetimi’  gibi Türkiye ekonomisindeki ‘serbest radikaller’den oluştuğu görülecektir. Yani yapılması gereken sadece ‘engelleri ortadan kaldırmak’. İnce eleyip sık dokuyup, sonra da beklentinin %20 ile %100’ü üzerinde enflasyon oranı farkına ulaşmaktansa, döviz kurunun reel kur (olması gereken) seviyesinde olmasına ( bugün için TL’nin devalüe olmasına demek gerekir) izin verilecek ve resmi hedefler saptanırken temenniler değil gerçekçi oranlar deklare edilecek. 2012 yılını son on yılın en düşük enflasyon oranı ile kapatmışken, artık %5 eşiğini zorlamanın anlamlı olacağı görülüyor.

Sanayi üretimindeki toparlanma geçici mi?

2012’nin Kasım ayı sanayi üretimi rakamları beklentinin üzerine çıkınca kafalarda soru işaretleri oluştu. Üretim artışının bu denli yüksek çıkmasında takvimin payı büyük. 2012 Kasım’ında bayramdan kaynaklanan işgünü kaybı yoktu. 2011 yılında ise Kurban Bayramı Kasım ayına rasladığı için iki Kasım ayının üretim kıyaslanmasında fark büyüdü. Böyle dönemlerde okuyucuların takvim etkisinden arındırılmış göstergeleri itibar etmesi daha uygun.

2013’e başlarken…

2013’e başlarken…

Yılın ilk günlerinde ekonomiyle ilgili birkaç konuyu süzme ihtiyacı doğdu. Bir tanesi; Vergi düzenlemeleri ve zamlar. İkincisi; Mevduat ve borçlanma konusundaki adımlar. Son olarak; Ödemeler dengesinin finansmanında görülen yeni eğilimleri dikkate almalıyız.

Vergi artışları…

Bu yıl Amerika’dan Fransa’ya, İtalya’dan Yunanistan’a kadar bir çok ülkede esen soğuk vergi rüzgarı Balkanlar’dan ülkemize girdi. Batı’daki vergilendirme motifi belli: Krizi önlemek için dağıtılan likidite geri çekiliyor. Bütçe açıkları yamanmaya çalışılıyor.

Türkiye ekonomisini yönetenler de her ne pahasına olursa olsun bütçe dengesinden taviz vermek niyetinde olmadıklarını göstermek istiyor. Her yılbaşında olduğu gibi Damga Vergisi’nden yeniden değerleme oranın kadar yapılan rutin düzenlemeleri biliyoruz. 2013’ün kendine özgü bütçe koşulları içinde ÖTV artışı sigara fiyatlarına yansıdı. Büyükşehir sınırları içerisindeki konut satışlarında KDV oranı %8’den %18’e çıkarıldı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in beyanına göre, bazı sektörlerde vergi kayıp ve kaçağının azaltılması ile ilgili özel çalışma var.

Batı’daki örneklerle karşılaştırmak, vergilendirme ile ilgili doğru bir ölçü mü emin değilim ? Çünkü, ‘gıda-içki-tütün’ fiyat grubu Türk ailesinin bütçesi üzerinde gelişmiş ülkelerle kıyaslanmayacak derecede önemli.  Bu ürünler üzerindeki vergi bazlı fiyat artışları yaşam koşullarını gelişmiş ekonomilere göre daha çok etkiliyor. Bazı mal gruplarının Türkiye’ye özgü fiyat yapısının enflasyona etkisi bakımından ayrıca önemli olduğunu da tekrar tekrar yazdık.

Uzun vadeli tasarruflar özendiriliyor…

Uzun süreli mevduatın özendirilmesi için bazı düzenlemeler de güncelliğini koruyor. Tasarrufların teşviki için Bireysel Emeklilik Sistemi (BES)’ne yapılan %25’lik devlet katkısı tartışılmaz bir adım. Son derece yapıcı.

Mevduatta vadenin bozulmasından kaçınmayı teşvik etmek, dış piyasalardan borçlanırken KKDF maliyetini artırmak, öz kaynakların gelişimine katkıda bulunmak için getirilen tedbirler. Geçtiğimiz ay başlayıp devam eden faiz erozyonu sürecinin bir parçası olarak düşünülebilir. Sonuçta, TL mevduatta çözülme ile birlikte tüketimin hareketlenmesi pozitif bir beklenti. Buna karşın, mevduat üzerinde stopaj sonrası yapılan ek vergi tedbiri bence tasarrufu teşvikle çelişkili görünüyor.

Mevduat yurtdışına çıkabilir…

Mevduatları büyük meblağlara ulaşan tasarruf sahipleri yeni vergi düzenlemelerinden sonra mevduatlarını yurtdışına çıkaracaktır. Ülkeden çıkan mevduatın izleyeceği rota, yabancı bir mali aracı üzerinden Türkiye’ye portföy yatırımı olarak girmek, vergiden kaçınma davranışını perçinlemek olacaktır. Bu paranın içeriye bankalar aracılığıyla kredi biçiminde aktarıldığı durumda da Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF)’ndaki artışın maliyete eklenmesi sözkonusu olabilecektir. Türkiye ekonomisinin kendi parasını dış piyasadan borçlanması makul değil. Anlaşılan, ekonomi yönetimi fon girişinin debisini ve yönünü ince ayarlarla yönetmeye çalışıyor. İdari kontrollerin artması ekonominin yönetilebilirliğini artırıp, verimliliğini azaltabilir. Özellikle döviz kurunda 1980 öncesi ‘katlı kur’ tecrübesini anımsamak yararlı olabilir.  

Cari açıkta trend değişti…

Ödemeler dengesine ait 2012’nin 3’üncü çeyrek rakamları Çarşamba günü yayınlandı. Cari açıktaki azalmanın yönü üretimle birlikte yatay seyre dönüyor. İthalatı azaltma konusunda sınıra gelindiyse sebebi üretimdeki kıpırdanma olmalı. Finansman konusunda da tablodaki ‘acabalar’ ortadan kalktı. Finansman tercihleri daha berrak bir görüntü veriyor. Cari açık azalıyor, fakat borç yaratmayan yükümlülükler azalıp, borç yaratan yükümlülükler artıyor.  Bankaların elindeki yabancı para varlıkları azalırken, resmi rezervler artıyor. Para otoritesi, riskleri bankacılık kesimine, finans kesimi de maliyetleri özel sektör ve hanehalkına devrediyor.

2013 Ekonomisi: ‘Yeni politika’

2013 yılı için tasarlanan para politikasını gözden geçirenlerin çoğunluğu aynı görüşte.  2013’de ‘belirsiz bir ortamda politika mı olur?’ diyen bir para politikası göreceğiz. Geçtiğimiz yılın son günlerinden hatırlıyoruz ki; artık yeni bir Merkez Bankası var. Sıklıkla değindiğim gibi enflasyonla mücadele etme (fiyat istikrarını sağlama) rolü ile yetinmiyor. Yeterince konuşulduğu için artık rol dağılımını değil nasıl bir ekonomik ortamın var edildiğini tartışmak daha yararlı.

2013 yılı için öngörülen büyüme %4, enflasyon oranı %5 olarak belirlendikten sonra faizin de %5’lere doğru seyrettiğini hatırlayalım. Buradan çıkan sonuç neredeyse negatif bir mevduat faizidir. Yani yurt içi tasarruf sahibi, birikimini niçin mevduat olarak muhafaza edecek ? Ardından, kredi artış hızının %15’i geçmeyeceği belirtiliyor. Mevduat artmazsa kredi nasıl artacak? diye sormanın tam sırası tabii ki. Nasıl artacak? Yerli mevduat sahibi için cazip olmayan faiz haddi yabancı için hala pozitif olduğuna göre döviz girdisi ile artacak bir krediden söz edeceğiz. Çünkü dışarıda reel faiz tabiri caizse  ‘daha negatif’. Yani dış piyasalara oranla yüksek faiz ödemeye, yabancı yatırımcıyı vergi ve faiz ile teşvik etmeye devam etmiş oluyoruz.

Gelen döviz ne olacak…

Dövize davetiye çıkarıp aynı zamanda ‘kur daha fazla düşmesin’ dediğiniz vakit, bunun bir çaresini düşünmeniz lazım. Karşılık oranları imdada yetişti. ‘TL krediler büyümesin ama döviz gelsin’, ‘gelen, döviz de krediye değil zorunlu karşılıklar marifetiyle Merkez Bankası’na kanalize olsun’. ‘Olası kur artışına veya girişimine karşı ‘dosta güven, düşmana korku’ veren rezervimiz olsun’. Resim bu.

Döviz kuru ile ilgili olarak dizayn edilen çerçeveye gelince… Türk Lirası, tespit edilen reel kur hesabının üzerinde değerlenirse veya düşerse, döviz alımı opsiyonu açık tutulacak. Zaten, reel kur hedeflenerek ‘aba altından sopa gösterilmiş’ oluyor. Diğer senaryoya göre, dış piyasada olası bir ısınma sonucu yükselen dış faizler döviz çıkışına imkan verdiğinde, güçlü döviz birikimi imdada koşacak. Belirli bir bant içinde dalgalı kur diye adlandırılabilir.

Reel kesim ve tüketici…

2013 için öngörülen finansal çerçeve yukarıdaki gibi tasvir edildiğinde, üreticinin ve tüketicinin pozisyonu gözden geçirilebilir. İlk bakışta, düşen faizle birlikte tasarruftan vazgeçmek daha mantıklı görünüyor. Uzun süredir ertelenen tüketimin realize olması mümkün. Fakat gelir artışı görülmeksizin tasarruflardan vazgeçilerek yapılacak tüketimin etkisi uzun sürmeyecektir. Küçük girişimlerde, kapasite yaratma değil de yenileme yatırımlarında hareket görülebilir. Sağlanacak geçici likiditasyonun yönü henüz  ‘reel kesim güveni’ne yansımadı. 2013’e ilişkin mesaj yeterince okunamadı. Ücret artışlarında muhafazakar davranılacağını, temkinli tutumun iş ve istihdam yaratma alanında devam edeceğini düşünmeliyiz.

Göründüğü kadarıyla, borsa ve gayrimenkul seçenekleri dışındaki adresler, yatırımcı için tatminkar olmayacak. Tasarrufların buralara gitmesi için mantıklı bir sebep aramaktansa, paranın gideceği güvenilir adreslerin azaldığından hareket edilebilir. Her iki yatırım alanında da yabancı yatırımcının önemli varlığını ihmal etmeyelim.

Hedefler tutturulur…

2012’de çok ciddi yavaşlayan Türkiye ekonomisi için 2013’de %4’lük büyüme hedeflemek oldukça mütevazı. Unutmayalım ki; 2013 büyümesi 2012’nin düşük bazına göre oranlanacak. 2013’e ilişkin öngörülen ekonomik ortam,  ‘kendi içinde tutarlı’  fakat reel kesimi yeterince öncelemeyen bir yapıda.

Faiz düştü mü ? Düşmedi mi ?

Faiz düştü mü ? Düşmedi mi ?

Merkez Bankası  repo faizini %5,75 ‘den %5,5 ‘a çekti . Repo faizinin diğer adı ‘politika faizi’. Piyasanın ve politikanın takip ettiği faiz oranı da alışılageldiği gibi işte bu repo faiz oranları. Bir buçuk yıldır, daralan bant, üst sınır, alt sınır derken,  ekonomiyi takip edenlerin kafası karıştığı için, farklı faiz hadlerinden gelen işaretleri de doğru yorumlamak bir ihtiyaç oldu artık.  Merkez, politika faizini düşürdü ama ‘borçlanma’ ve ‘fonlama’ faiz oranlarına dokunmadı. Yani, ‘bir işaret olarak faiz haddinin düşüş beklentisini karşılamayı uygun buluyorum’ diyor.  Ancak, ‘bankalararası borçlanma ve fonlama maliyetini sabit tutarak, kredi genişlemesine izin vermeyeceğini’  ekliyor.

Özelleştirme…
Otoyolların, köprülerin özelleştirilmesi ile ilgili gündem, kadim bir tartışmayı su yüzüne çıkarmalıydı, olmadı. Türkiye’de özelleştirme, genel amacı unutularak üzerinden siyasi algı üretilen salt bir ‘el değiştirme’ gibi görülüyor hala. Unutulmasında sakınca olan, özelleştirme fikrinin ‘neden’ ortaya çıktığı. İşletmelerin, imtiyazların, hakların satılmasının, özel sektöre devredilmesinin nedeni ‘ daha etkin ve verimli bir ekonomik atmosferi’ sağlamak. Verimli olmayan işletmelerin özel sektöre devri ile işletmeyi ve genel olarak ekonomiyi piyasa koşullarına uygun hale getirmek.

Özelleştirmeye yukarıdaki pencereden baktığınızda, her kamu işletmesinin satılması gerekmediği gibi, devletin işlettiği hiçbir teşebbüsü elden çıkarmayacağı anlamı da çıkmıyor. Bazı iktisadi devlet teşekküllerinin özelleştirilmesi etkin bir ekonominin varlığına hizmet edebilir. Bazı hakların ve imtiyazların devredilmesi de özel sektörün elinde daha değerli varlıkların üretilmesini mümkün kılabilir. Anlayacağınız bu işin genel bir doğrusu yok. Varsa da bugün Türkiye’de tartışıldığı şekilde bulunamaz bu doğru.

‘Özel sektörün rahatlıkla karlı şekilde işletebileceği firmayı özelleştirmeden kaçınmanın alemi yok’ demiştik. Köprüler, otoyollar gibi işletilmesi kamu için ek yük getirmeyen, hatta işletme büyüklüğü itibariyle ancak kamunun işletmesi mümkün olan işlerin devri, geleceğin nakit getirisini iskonto ederek bugün elde etmenin dışında hiçbir iktisadi ortam farklılığı yaratmaz mesela. Sözkonusu yolları özel sektör inşa etseydi , aksini düşünenleri haklı görebilirdik. Tersinden söylersek, bugün kamuya yüklü bir nakit girişi sağlamak, gelecekteki gelirlerden vazgeçmek anlamına da gelir.

Rüstem Paşa…
Muhteşem Yüzyıl dizisinde Mirahur (ahırlardan sorumlu ya da şimdiki garaj amiri gibi düşünelim) rolünde görülen Rüstem Paşa’nın özelleştirmeyle ne alakası var? diyeceksiniz. Var.  Kendisi Enderun’dan yetişme ve finansal becerileri ile öne çıkmış bir Paşa’dır. O günlerde pek makbul tutulmasının belki de bir sebebi , Osmanlı arazisinin vergi gelirlerini devlet olarak toplamak yerine, araziden vergi toplama hakkını mültezimlere devredip, devlete önemli bir peşin nakit sağlamasıdır (Mihrimah’ın olası etkisini konumuz itibariyle dışarıda bırakıyorum) . Bu konudaki yazılı kaynakların sınırlı olduğunu bilgilerin güvenilirliği bakımından not düşelim.

Yanlış anlaşılmasın, iltizam usulü Rüstem Paşa’nın kamu yönetimine kazandırdığı bir yöntem değil. Osmanlı’dan da önce, Bizans’ta bile farklı isimlerle uygulanan vergilendirme usullerinden. Rüstem Paşa’nın görev yaptığı dönemde artık sınırlarına ulaşan Osmanlı için avantaj olan iltizam, sonraki dönemlerde devletin zaafiyetine yol açan bir unsur haline gelmiştir. Demek ki; Ekonomide bir yöntem belirli bir zaman ve zeminde doğruyken , başka bir konjonktürde zarar verici hale gelebiliyor.