Değiş tokuşla büyümenin tescili…

2012’nin üçüncü çeyreğindeki büyüme oranı hafta başında açıklandı: %1,6. Sanayi üretimindeki yavaşlama ile birlikte 2012 yılının tamamı için  %2,9 civarında bir büyüme oranı sözkonusu olacaktır.  Çünkü, son çeyreğin ilk ayında sanayi büyümesi negatif açıklandı. Kontrollü iniş politikasında ayarın kaçtığı iyiden iyiye belli oldu. Bundan sonrası için bir kaç ders çıkarmaktan başka yapacak bir şey yok.

2012 Yılı 3. Çeyrek (Tem./Ağu./Eyl) Büyüme Oranları (%)

Özel Kesim Tüketim Harcamaları
Özel Sektör Yatırım Harcamaları
Kamu Sektörü Yatırım Harcamaları
Kamu Tüketim Harcamaları
-0,5
-11,1
11,2
4,4

 

Son yıllarda, ekonomi politikasının özünde maliye politikasının konjonktür karşıtı olması yatıyor. İş hacmi, ekonomik büyüme, doğal seyrinden çıkıp beklenenden hızlı gerçekleştiğinde maliye politikası harcamaları azaltmaya başlıyor. Aksi halde, daralan bir ekonomik aktivitenin derdine derman olacak şekilde devlet harcamalarında artış görülüyor.

Birkaç aydır ısrarla üzerinde durduğum nokta şuydu: Kamu sektörünün ekonomik büyümeyi desteklemesi için harcamalarını artırma yolunu seçmesi yerine, vergi gelirlerinin artışından feragat etmesi daha uygun bir çözüm olabilirdi. Teknik olarak sebep olunacak harcama döngüsünün görece güçlü olma ihtimali değerlendirilebilirdi. 2012 yılının ilk üç çeyreğinde görüldüğü kadarıyla, özel kesimin harcamayıp (harcayamayıp) vergi olarak verdiğini, devlet harcamış.

Bütçede hedefler mali disiplinin devamından yana…

Büyüme rakamlarının açıklandığı gün bütçe görüşmeleri başlamıştı. Rakamlar bütçe görüşmelerindeki konuşmaların içeriğinde düzeltmeler yapılmasına neden oldu. Önce Maliye Bakanı Mehmet Şimşek konuşmasının büyüme öngörüsüne yer verdiği bölümünü revize etti, ardından Ali Babacan çeşitli mecralarda 2013 yılında ‘gaza basacağız’ beyanında bulundu.

Özellikle ekonominin tümünden sorumlu bakanın söylemindeki değişimin nedeni,  büyüme beklentisindeki düzeltmenin piyasa üzerindeki moral bozucu etkisini kırmak olarak okunabilir. Nasıl gaza basılacağı konusunda ise bir parça kafa yormak yerinde olur. Bütçe rakamlarına bakılırsa, mali disiplinden taviz yok. Devlet, harcamalar yoluyla piyasayı desteklemeye devam edecek ama bunu vergi hasılatındaki beklentiyi de düşürmeden yapacak. Bu bakımdan yine kredi artışı argümanına sarılmak, para politikasından medet ummak gerekebilir.  Peşi sıra gelen faiz indirimlerinin iş hayatına verdiği mesaj; 2013’ün ‘likidite bakımından rahat bir yıl olacağı’. ‘Likidite’ sözcüğünü kullanmamın bir nedeni de ‘akışkanlık’ terimi ile ‘harcama gücü’ ifadesi arasında fark bulunduğunu unutmamak için.

Bütçe hedeflerine geri dönersek; Bütçe sunuşunda, önümüzdeki yılların Maastrich kriterlerinden biri olan bütçe açığı sınırına sadık kalınacağı görülüyor. Bilindiği gibi, Maastrich Kriterleri, Euro Bölgesi’nin kamu ekonomisi için öngördüğü kurallardı, şu anda Kaf Dağı’nın ardındaki ‘temenniler manzumesi’ haline geldi.

Avrupa Birliği’ne üye veya üye olmak isteyen ülkelerde, bütçe açığının GSYİH’ya oranı (asgari %3) ve kamu borçlarının yine GSYİH’ya oranı (%60) konusundaki kuralların yanı sıra, enflasyon ve faiz haddi ile ilgili sınırlar da var. Fakat, büyüme yok. 1993’de yürürlüğe giren anlaşmanın toplumu unuttuğu için krize davetiye çıkardığı anlaşılıyor.

Cari transferler ve ÖTV…

2013 bütçesinde bu yıl dikkat çekip devam edeceği anlaşılan bir unsur ‘cari transferler’ olabilir. Sanırım zaman içinde bu kalemde bir genişleme hedefi öngörülüyor. Devletin hele de yetersiz gelişme yıllarında, sosyal yardımlar, sağlık, eğitim, gıda gibi kritik alanlarda kollayıcı olmayı sağlaması gerekiyor. ÖTV hasılatında öngörülen artış da dikkatimi çekti. 2013 bütçesinde vergi dışında mesela özelleştirme gibi gelirlerde önemli bir artış planlanmadığına göre, yeni bir borç taksitlendirmesi (SGK) veya ‘vergi güncellemesi’ düşünülüyor olabilir.  

 

Ekonomi: Ner’de kalmıştık?

Enflasyon oranında direnç kırılmış görünüyor. Özellikle gıda fiyatlarında ve enerjideki değişim fiyat istikrarına destek oldu. Yine de enflasyon oranının bir süre daha dengeli seyrini izlemek gerekir. Çünkü, enerji fiyatı ve döviz kuru, çok kontrollü değişkenler değil. Dış koşullara bağlı olmaya devam ediyorlar.

Bu arada Türkiye ile IMF arasındaki 19 uncu stand-by anlaşmasının bakiye borcu 900 Milyon Dolar’a dek düştü. Sanırım 2013 Nisan’ında tümüyle ödenmiş olabilecek. Faiz haddi tarihi düzeylere geriledi. Kamu maliyesinde ve döviz stoğunda akut problemler yok. Yapısal sorunlar devam ediyor. Dış açık azalıyor. İşsizlik oranında da enflasyon benzeri bir eğilim görülüyor. Hükümet, tercihli bir ‘düşük büyüme profili’ çizerek yukarıda sayılan dengeleri sürdürmek istiyor.

‘Kararlı denge’, ‘kararsız denge’…

İyi haberlerle, istikrarlı ekonomiyi birbirine karıştırmamak için toplumsal dinamikleri gözden geçirelim. Ekonomiye yansıyan şekliyle bugünkü görünümü muhafaza edebilmek ve sürdürülebilir kılmak için hayata geçirilebilecek önlemler neler? Büyümeden fedakarlık ederek kurulan denge, kararlı bir model değil çünkü. Musluklar açıldığında ‘yine eski tas eski hamam’ devam edebilir. Dinamik bir toplum, daha kaliteli ürünler üretip-tüketmedikçe gerçek bir refah duygusunu yaşantılamayacak. Bugünkü eğitim ve ücret-kazanç düzeyiyle de daha kaliteli bir ekonomik döngü var edilemeyecek.

Ekonomide ‘Feda’ sezonu ne zaman bitecek?

Beşiktaş’ın zorlu ekonomik koşullar içerisinde oluşturduğu atmosfer, futbolcusundan taraftarına, yöneticisine kadar her kesimin belirli bir süre beklentilerini minimize etmesi üzerine inşa edildi. Şimdilik başarılı da olmuş görünüyor.

Ekonomide de, istatistikler, derecelendirme notları, uluslararası itibar, uzun bir ‘feda’ döneminin sonunda bu hale geldi.  İktisat politikası, finansal istikrar odaklı, gözetim eksenli varlığını sürdürdükçe, tüketicinin ve üreticinin bir nevi feda sezonuna devam edeceği işareti alınabilir. Reel kesimin iktisadi yöneliminde negatif algı sürüyor. Keza, tüketicinin de…

Ekonomide ‘feda’ sezonunun ne zaman biteceği?  sorusuna iki şekilde cevap verilebilir. 1-Bugünkü koşullar altında 2015 yılının sonuna, Orta Vadeli Program’ın tamamlanmasına dek. 2- Ekonominin tekrar etmeye meyilli kritik sorunlarını aşacak önlemlerin alınmasıyla, 2014 yılında yapılacak iki seçimin hemen ertesinde son bulmak üzere.

Haber Gazetesi 17. Yaşını kutladı…

Geçtiğimiz günlerde Haber Gazetesi yeni yaşını kutlarken yine Manisa dışındaydım. 2003 yılının Aralık ayında yazmaya başladığım Haber Gazetesi’nin her yıldönümü, benim için de bir bakıma kilometre taşı oluyor. Dokuz yıldır neredeyse her Perşembe günü öğle veya akşamüstünde ‘iki elimiz kanda olsa’ yazımızı kaleme alıp, her Cuma günü bu köşede okuyucularla buluşmaya devam ediyoruz. ‘Yazımız’ diyorum, çünkü; Her şart altında ‘Bu hafta neler oldu?’, ya da ‘Ne yazayım bu hafta? sorularına maruz kalan yakın çevredeki mağdur sayısı, Sayın Ali İhsan Ağar’ın yemeğe davet edip sonrasında unuttuğu boynu bükük köşe yazarlarının sayısı ile rekabet edebilecek çoklukta. Nice yıllara…

Tüketim-tasarruf

Orta Vadeli Plan (OVP) hedefleri arasında tasarruf oranını yükseltmek de var.  2012 için %14,3 olan tasarruf oranı (bağımsız hesaplamalar %12 düzeyinde olduğunu gösteriyor) 3 yıl içerisinde %16,7’ye yükseltilmek isteniyor.  Ekonomi yönetiminden gelen mesaj, özel kesimde tasarruf alışkanlığının yeterli olmadığı şeklinde. Hükümet nezdinde, tasarruf oranını artırmanın yollarını artırmak için temennilerin dışında neler yapılabileceği de çalışılıyor.

Fakat, zaman zaman ekonomistlerin de ihmal ediyor göründüğü basit birkaç hatırlatmayı es geçmek olmayacak. İlki, tabii ki tüketim gibi tasarrufun da gelirin bir fonksiyonu olduğu. Yani gelir arttıkça tüketim ve tasarruf birlikte artabilir. Evet, gelişmekte olan ülkelerin bir kısmında çeşitli nedenlerle tüketimin tasarruftan daha yüksek oranda arttığı vakidir. Piyasa ekonomisine geçişi yeni sayılabilecek toplumlarda, tüketimin gelir esnekliği yüksektir. Yani gelir %1 artarken, tüketim diyelim ki %3 artabilir.

Bu aralar Dünya’da tüketimin desteklendiği, pompalandığı günlerden geçiyoruz. Durgunluğun önünü alabilmek için kredi muslukları açılıyor, borçlar siliniyor ki gelirin tüketime ayrılan bölümü artabilsin, piyasa hareketlensin. Dünya’daki eğilim, kamu kesiminin tasarrufunu, özel sektörün harcamalarını artırması yönünde gelişiyor.

Türkiye’nin kendine özgü durumu…

Bir de yapısal olarak tasarruf eğilimi yüksek ekonomiler var. Japonya ve Çin başlıcaları. Özellikle Japonya, yüksek tasarruf eğilimi ile başa çıkabilmek uğruna depremden kaynaklanan hasarları dahi fırsat olarak kullanmaya hazır. Çin için yüksek tasarruf, yüksek yatırım oranı anlamına geliyor. Gelirinin ancak %50’sini tüketip geriye kalanı tasarruf eden bir ekonominin tabii ki dış kaynak ihtiyacı kalmıyor. Aksine, dış açık verip de diğer ülkelerden tasarruf ithal eden Türkiye gibi ekonomiler baş tacı ediliyor. Çünkü açığı olanlar çoğunlukta oldukça tasarrufun getirisi yükseliyor.

Hatırlayacaksınız bir ara sık kullanılıyordu. ‘Japon ev kadınları tasarruflarını Türk mali piyasalarında değerlendiriyor’ diye. Aslında yapılan, Japonya’daki yatırımcılar Japon Yeni’ni ABD’de Dolar’a, Dolar’la geldikleri Türkiye pazarında da kısa vadeli fonlara yatırıyor, döviz krizi çıktığında da Türkiye pazarından çıkıp gidiyorlardı. Çünkü her Dolar yatırımı TL’ye dönerken döviz değerini düşürdüğü için devalüasyon sürecini hızlandırıyordu.

Yukarıdaki senaryo hiç değişmedi aslında. Borçlular değişti sadece. Mesela kamu borçlanma ihtiyacı azaldı fakat özel sektörünki arttı. Çünkü özel sektör gönüllü tasarruflarını azaltmak zorunda kaldı. Tasarruf edilebilecek fonları kamu sektörüne zorunlu tasarruf olarak vergi biçiminde ödedi. Toplam tasarruf oranı artmadı hatta azalmış oldu.

Demek ki iki ana teması var tasarrufun: Geliri artırmadan tasarrufu artırmak mümkün değil. Mevcut gelirle tasarruf oranının artırılması yani davranış değişikliği sağlanması ancak tüketimin azaltılması ile mümkündür. Tabii ki tüketim zorunlu harcamalardan oluşuyor değilse. Fakat, yıllar itibariyle büyümekte olan Türkiye ekonomisinde geleceğe ilişkin tüketim, tasarrufun yerine ikame edilmiştir bile.

Vergi iadesine giden yol…

Dolayısıyla, bugün iktisat politikası aracı olarak tasarruf oranını artırmaya karar verdiğiniz takdirde, öncelikle hanehalkı borçluluğunu ( geleceğe ilişkin tüketimi)ve gelirin bugünkü zorunlu tüketime ayrılan oranını azaltmak zorundasınız.   Gelecekteki yükümlülüklere sebep olan da, hanehalkının konut, otomobil , aile bireylerinin eğitimi gibi harcamalarını bugünün gelirleri ile karşılayamaması.

Türkiye ekonomisinde özel kesimin gönüllü tasarruflarını artırmak, davranış değişikliği kampanyasıyla başarılabilecek bir olgu değil. Bunun için tüketimin üzerindeki vergi yükünü azaltmanın dışında seçenek yok. Ancak bu şekilde,  zorunlu tasarruflardan (vergiler) gönüllü tasarruflara transfer edilen tutarlar, toplam geliri artırmadan hanehalkının harcanabilir gelirini (cebindeki parayı) artırmanın yolunu açabilecek.  Dolayısıyla tasarrufun da…

Bugünlerde tamamlanmakta olan vergi iadesi taslağı, kamu yönetiminin harcamaları vergilendirmede sınırları zorladığını kabul ettiği anlamına geliyor. Çünkü, harcama belgelerinin muhafaza ve ibraz edilmesi ile iade edilecek vergi tutarı, belgeli hasılatı artan ticari kesimden elde edilecek vergi artışının yanında devede kulak kalacak.

 

Finansal Sinyalleri Ayrıştırmak…

Kredi notundaki düzeltmenin ardından beklenen gelişmeler bilinen sıralamayla vuku buluyor. Vadeler uzuyor, faiz düşüyor. Üstelik cari açık da azalma eğilimini sürdürüyor. Öte yandan, reel sektörün ve hanehalkının bu sinyallerin iş hacmi ile ilgisini kurma konusunda yeterince temkinli olduğunu gözlemlemek mümkün. Bir yılı tamamlayan iniş senaryosu devam ediyor çünkü. Kredi genişlemesine, borsadaki değerlenmeye rağmen hem de. Tüketicinin ihtiyatlı tutumunun arkasında zamanla gelişen bir konjonktür karşıtı algı yahut bir içgüdünün bulunduğu düşünülebilir.

Diğer bir varsayım da perakende sektörünün arz yönlü politikalarında ayak sürümesi olabilir. Reel sektörün üretim göstergelerine paralel tutumunun merkezinde hangi faktörler baskın rol oynayabilir  ? Öncelikle talep düzeyi. Tüketici güvenindeki kayıplar sürüyorken, alış-veriş hacminin genişlemediği bir dönem devam ediyor. Özellikle iç talepten yeterli ışığı göremeyen hizmet sektörünün hemen kampanya moduna girmesi beklenmemeli. Yeni yatırım finansmanındansa borç geri dönüşleri daha önemli olabilir. Kredi notu ile birlikte diğer bir beklenti döviz kurundaki seviye kaybıydı ki, özel sektörün borç dönüşlerinde o da bir fırsat.

Servet etkisi…

Finansal gelişmelerle reel sektöre ilişkin sinyallerin kesişim noktasında servet etkisini dikkate almak gerekir. Metre kare başına ciro düştüğünde servet etkisinin tüketici üzerindeki etkisi hafiflemiş demektir. Bugünkü gibi.  Üretilen gayrimenkullerin satışlarındaki azalma da benzer etkiden kaynaklanıyor. Borsadaki değerlenme ise borçlanma yerine hisse satışı ile kaynak temininin tercih edildiğini gösteriyor. Hisseleri borsaya kote firmalar açısından bir avantajsa, küçük ve orta büyüklükteki işletme bakımından bir dezavantaj tabii ki. Sonuçta, sermaye girişi büyük firmalara özsermaye, diğerlerine olsa olsa borçlanma imkanı tanıyor.

Birkaç iyi haber…

İstihdam koşulları konusunda kamu sektörünün yaklaşık 80.000 kişilik katkıyı planladığını biliyoruz. Özel sektörün bugünkü işgücünün devamını varsayabiliriz. 2013 yılı için ilave talep yaratacak harcama gücünü sağlamak, halka arzlarla finanse edilen yeni yatırımları hesaba katmakla da mümkün olabilir.

Dış talebin mevcut seviyesini koruyacağını öngörebiliriz. Devlet harcamaları arasında yatırım artışının planlandığını, yukarıda bahsettiğim gibi cari giderlerde bir miktar artış olacağına ilave olarak düşünmeliyiz.    

İki yıl daha…

Kredi koşullarındaki iyileşme aile bütçelerinde yeni bir borçlanma dalgası yaratıp iç talebi hareketlendirebilir mi? Bugünkü yükümlülük düzeyiyle pek de mümkün görünmüyor. Hanehalkının borç taahhütleri arasında soluklanması için en az 3 yıllık bir düşük tüketimin ve enflasyon farkı giderilmiş bir gelir artışının bir arada var olması gerekiyor. Türkiye ekonomisi için bu gerçeğin anlamı, 2013 ve 2014’ün şaşaalı büyüme dönemlerini aratacağıdır. 2014’de hem yerel seçimler hem de cumhurbaşkanlığı seçimleri ufukta görünüyor. Aksi bir siyasi gelişme olmazsa, bugünkü konjonktürel yavaşlamanın getirdiği büyüme hızının iki yıllık bir sürece yayılıp ekonominin güç toplayacağı düşünülmeli.

Döviz kontrol altında mı olmalı?

Döviz kontrol altında mı olmalı?

Moody’s, not artırımında bulunmayacağını açıklarken, gerekçesinde cari açığın seviyesine yer verdi. Aslında yerinde bir hatırlatma. Türkiye’de hızla azalmış olan cari açığın milli gelirin %6’sına tekabül eden noktaya kadar gerilemeksizin risk olmaktan çıkmayacağını kabul etmek gerekir. Finansal kaynak bulunmuş olması dış ticaret açığının sona erdiği anlamına gelmiyor. Kaynak bulunamamış olunsa zaten ithalat yapılamazdı. Sadece, kaynağın üretimden gelen bir fon aktarımı olmadığı gerçeğini kabulleneceğiz. Dışarıya sattığımızın üzerinde mal ve hizmet ithal ettiğimiz gerçeğini bir yapısal dönüşümün çekirdeğine yerleştirmek durumundayız.

Faizdeki indirimin ardından döviz kuru ile ilgili gelişmeler izleniyor. Belli ki döviz girişi ile cari açığın dengelendiği varsayımı ihtiyatla karşılanıyor. Yıllardır ‘dalgalı kur’ adı altında dövizin serbest, faiz haddinin bağımlı değişken olduğu bir ekonomik ortamda yaşıyoruz. Teorik olarak ikisini birden kontrol etmenin gerçekçi olmadığını da biliyoruz. 2001 krizi öncesinde izlenen ‘kur çıpası’nın başarısızlığı da sadece bize değil, cümle aleme ders niteliğindeydi.

Sözü bu noktaya getirmek istiyorum. Faiz indirimi kararının içerisine döviz değeri ile ilgili koşul konması, aslında bir tür döviz çıpası olmuyor mu? Bence oluyor. Peki, bunun ne sakıncası var? Anlatmaya çalışalım.

Faiz haddi idari kararlara bağlıyken dövize de üst bir hedef verdiğiniz diyelim. Sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir piyasa olarak bu sınırın zorlanması mukadderdir. Bu defa döviz değeri belirlenen sınırı aşmaya başladıkça rezerv eritmek zorunda kalınır ( tıpkı geçen yılın son günlerinde olduğu gibi). İşin kötüsü, rezerv kullanımı genelde yeni bir üst sınırı kabul veya döviz kurunu müdahale öncesi seviyede tutmaya yarar.  Bugünkü Türkiye ekonomisi için değilse de, bazen ipin ucu kaçıp ‘currency attack’ denilen olgu hayat bulur.

Diğer alternatif, döviz değerine alt sınır konulması. Yani, ‘faiz haddi bu seviyedeyken kur düzeyi belirlenen sınırın altına düşmeyecektir’ iradesinin beyan edilmesi. Bu durumda da dövizin rekabetçi bir seviyede bulunmayacağı kesinleşmiş olacaktır. Cari denge için kat edilen yol boşuna gidilmiş olur. Açık artarken, sert bir değer kaybının zemini hazırlanır.

‘İkisi bir arada’ diye bir olasılık mevcut değil…

Kurda örtülü bir çıpa uygulanacaksa faiz haddinin yönetilmesi, faiz tümüyle piyasa koşullarına bırakıldığında dövizdeki dalgalı kur uygulamasının sürdürülmesi yukarıdaki nedenlerle uygun değil. Bugünkü iktisat politikası dalgalı kurun altını kalın çizgilerle çizdiğine göre, hala döviz kurunun yönü ve seviyesi hakkında spesifik tercih belirtmek teknik anlamda yanlışlıkları içeriyor.

TL’nin değerli olduğu konusunda bir başka realitenin de hatırlatılması gerekebilir. Türkiye bunun da tecrübesini yaşadı zira. Türkiye’nin uluslararası ticaret yaptığı ülkelerle arasında ciddi bir enflasyon oranı farkı var. Döviz kuru nominal olarak sabit kaldığında dahi, TL, sözkonusu ülke paralarına karşı her yılki enflasyon farkı kadar değerlenmiş oluyor.

Döviz kuru kontrol altında tutulmak isteniyorsa, en azından öncelikle enflasyon farkı kadar devalüe edilmesinin önü açılmalı. Verimlilik ve finansal hareketlerden kaynaklanan diğer değer hareketleri fiyat seviyelerindeki farklar giderildikten sonra daha doğru değerlendirilebilir.

2013 planlamasında fırsatlar…

2013 planlamasında fırsatlar…

Döviz girişini izleyen kısa bir dönem dövize müdahale için bekleneceğini düşünelim. Özel sektörün yurtdışına döviz cinsinden borçlandığı tutarların geri ödemesi için döviz toplayacağı bir zaman aralığı oluşacak demektir. Bu durumda, para politikasında, özellikle şirketlerin döviz teminini beklemek sorun oluşturmayacaktır. Çünkü, döviz girişi ile borç geri ödemeleri aynı döneme rastladığında, kurdaki değer kaybını sınırlamak, reel kesimin dış ticaret rekabet gücünün erozyona uğramasına engel olmak mümkün olacaktır.

Merkez, gelen dövizi rezervlere katmak için karşılıkları döviz cinsinden tutma opsiyonunu genişletebilir. ‘Para ikamesi’nden, ‘tersine para ikamesi’ne geçişte artık patika haline gelen bir süreç bu. Bu defa ‘geri ödeme’ ve ‘planlama’ merkezli düşünmenin maliyeti yüksek olmayacaktır. Reel sektörün önündeki diğer olasılıklara göre denemeye değer.

Özel sektörün kredi ödemelerinde fırsat yaratılması 2013 yılının planlamasında kritik bir aşama. 2013’de ekonomi bir parça ivme kazandığında kapasite geliştirmek isteyecek imalat sanayinin kendisini konjonktüre uyumlaştırması gerekiyor. Finansal akım sürerken düşük kurdan yeni döviz borçlanmasına gitmeden önce, kurun iyi tahmin edilmesi, bütçelenmesi ihtiyacı var.

Bütçe görüşmeleri devam ediyor. TBMM Plan Bütçe Komisyonu sürecinde Genel Kurul’a göre daha teknik değerlendirmeler yapılıyor. Yukarıdaki kur tahminleri, devlet bütçesi genelinde de önemli bir parametre olmalı. Kur tahmini yapılırken kamu kesiminin özel sektörün görüş oluşturmasına yön verdiği bilgisini ihmal etmek doğru değil.

Merkez Bankası Nobel’lik Oldu mu?

Para politikasının oluşturulmasında hedef sorunu sadece bizdeki Merkez Bankası’nda değil, Dünya ölçeğinde yankı buldu. Dünya’nın saygın iktisatçılarından Stiglitz’in önerisi: TCMB (Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası)’na Ekonomi Nobeli verilmesi. Türkiye’deki finansal piyasaların küresel dalgalanmadan en az etkilenen ülke olmasını mümkün kıldığı için…

Doğru mu ? Türkiye ekonomisi küresel istikrarsızlık karşısında maliyetini minimuma indirdi mi? Diyelim ki, krizin bedellendirildiği son 3,5 yılda vazgeçilen refah çok daha büyük olabilirdi. ‘Ama, Merkez Bankası sayesinde Türkiye ekonomisinin zararı son derece sınırlı oldu’. Test edeceğimiz önermeyi böyle okursak, Stiglitz’in önerisinin abartılı olduğu düşünenler çoğunlukta olacaktır. Ben de bu görüşe katılıyorum.

Bir kere varsayım yanlış. Krizden etkilenmeyen, Türkiye ekonomisi değil finansal kesimdi. Sebebi de bankacılık sektörünün sermaye yeterliliği konusunda disiplinli davranmasıydı. Burada bir veya birkaç kahraman aranacaksa, birinciliği, 2001 krizinde batan bankaların borçlarını karşılayan vergi mükellefleri, ikinciliği BDDK alır. Açık vermediği için bankalara borçlanmayan kamu mali yönetimini de rahatlıkla üçüncü bir katkı sağlayıcı olarak anmalıyız. Hazinenin Merkez’e borçlanmasını engelleyen Kemal Derviş düzenlemesini, mali disiplini ve BDDK’yı destekleyen hükümeti de, bu yönde bir irade oluşturduğu için başarılı bulmuş olabilirsiniz. Fakat Merkez Bankası dediğiniz zaman, elinizdeki referans ne olacak?

Merkez Bankası  enflasyona odaklanmalı…

Bu konuda objektif ölçü ‘enflasyon’. Enflasyon hedeflemesine geçildikten sonra Merkez Bankası hedeflerini tutturmuş mu? Yoksa fiyat artışları, beklenen enflasyonun üzerine mi çıkmış? Soru böyle sorulduğunda, Merkez Bankası’nın başarılı bulunması mümkün değil maalesef. Referans noktasının niçin ‘fiyat istikrarı’ olarak kabul edildiğini tekrar tekrar tartışmaya gerek yok. Her Merkez Bankası’nın kuruluşunda ve işleyişinde zaten topu topu iki ana problem vardır: 1- Hükümetle olan ilişkisi. 2- Görevi.

FED’in kuruluşunda fiyat istikrarı ile istihdam birlikte anılır. O yüzden banka, siyasi otoriteye yakın durur.  Buna karşın Avrupa Merkez Bankası (ECB) bunu yaparken siyasi müdahaleyi kabulden uzaktır. Bu işte mutlak bir doğru olduğu da söylenemez. Her ülke ekonomisinin tecrübe ve önceliklerine göre bir yapı oluşmuştur. Bizde de enflasyon birincil ve asıl hedeftir. Siyasi mecralarla ilişkiler de kamu açığı baskısı ile karşılaşan bir milli parayı engellemek adına, olabildiğince ‘bağımsız Merkez Bankası’ temelinde inşa edilmiştir. Banknot matbaasının neredeyse 40 yıl süresince hükümetlerce kötüye kullandırılması sebebiyle bu noktaya gelinmiştir.

İade edilen haklar…

Son yıllarda siyasi mağdurlara hak iadeleri, öğrenci harçlarının bir kısmının kaldırılması, memur maaşlarına yapılan zamlar, sosyal fon imkanlarının artırılması, yeni memur alımları, sabit ve dar gelirlinin harcama gücünü artırmanın yolları olarak kullanılmaya devam ediyor. Bunlar arasında bence kritik olan bir diğeri ‘intibak yasası’ydı. Emeklilerin çok sınırlı gelirlerinde en küçük bir artış ekonomiye kesinlikle harcama olarak dönüyor çünkü. Ekonominin canlanmasında harcama katsayısı yüksek kesimlere gelir aktarımının katkısından yararlanmak gerekiyor. Özel sektörün ve hanehalklarının bütçelerinde geleceğe dair yükümlülüklerin ağır bastığı bugünlerde, yükümlülükleri azaltmanın yollarını aramak, ekonomi politikasının görevlerinin başında olmalı.

Not artırımı beklentileri değiştirdi

FITCH, geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin kredi notunu ‘yatırım yapılabilir’ seviyesine yükseltti. Büyük olasılıkla Moody’s ile Standard and Poor’s bu artırımı takip edecektir. Not artırımının olası etkileri simüle edilirken öne çıkan başlıkları sıralamak gerekebilir. Yapılan çalışmalara bakılırsa, gelişmekte olan ülke ekonomilerinde kredi notu artışını takiben karakteristik bazı görüntüler oluşuyor. Türkiye ekonomisinin de içinde bulunduğu bu grubun not artışından kaynaklanan etkileri yönetebilmesi için senaryonun hazır olmasında yarar var.

1- Not artışı yapılan ülke ekonomisine yönelik kısa vadeli sermaye hareketi artıyor. Bu çerçevede Türkiye ekonomisine giren sıcak paranın miktarında artış kaçınılmaz görünüyor.

2- Kredi notu artan gelişmekte olan ülkelerin ulusal para birimlerinde değerlenme gözlemleniyor.

3- Bankacılık kesiminin, kaynak artışını kredi arzını artırarak yanıtlaması, kredi notunun diğer bir beklenen sonucu.

4- Faiz oranlarında düşüş beklenmelidir. Bu defa düşüş, doğrudan, politika faizinin aşağıya çekilmesi şeklinde olmalıdır.

Kabaca, yukarıdaki dört ana başlıkta beklenen senaryoların kendi içinde bazı olumlu-olumsuz beklentileri geliştireceği de anlaşılacaktır.

Öncelikle kısa vadeli sermaye hareketinin Türkiye ekonomisine net katkısını ele almak gerekir. Mesela enflasyonla mücadelede TL’nin değerlenmesinin doğrudan bir yarar sağlayacağı kesindir. Döviz kurunu baskılayacak bir döviz girişi, Türkiye’nin yapacağı ithalatı bugünkünden ucuz hale getirecektir.

Not artırımının yumuşak karnı cari açık…

Aynı nedenle, ithalat meyli artacağı için bu defa ödemeler dengesinde sağlanan dengelenme trendinin bozulacağı görülebilir. TL değerlendikçe, ihracatçının ‘döviz kurunu doğru yönetelim’ veya ‘ kuru yükseltelim’ çığlıkları ayyuka çıkabilir. Not artışından sonraki dönemin yumuşak karnı ‘cari açık’tır.

Hükümet, not artırımını bekliyordu…

Orta Vadeli Plan (OVP) hedeflerini hatırlarsak, sıkı maliye ve para politikasının devamına karşın, büyüme hedefinin %5 odağına yerleştiğini vurgulamıştık. Yine tekrar edilecek olursa, istihdamın ve enflasyonun hedef değerlerinde yabancı sermaye girişinin öngörüldüğü, daha doğrusu portföy yatırımları ile sağlanacak kaynak girişinin senaryonun merkezinde olduğu anlaşılıyordu. Ekonomi yönetimi, not artırımını bekliyor olmasaydı, hem büyüme hedefinin hem de enflasyon hedefinin aynı zaman diliminde bu düzeyde tutulması uygun olmazdı.

ABD’nin seçimi ‘mali sıkılaştırma’ gerektirebilir…

Obama’nın yeniden seçilmesi kadar, Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçilerin yeniden çoğunluğu sağladığı gerçeği, ekonomik görünümde bazı düzeltmeleri önermeyi gerektiriyor. ABD ekonomisi birkaç ay içinde zorlu bir eşikten daha geçecek gibi. Sorun borçlanma sınırının artırılması konusunda Temsilciler Meclisi’nin ikna edilmesi. ABD bu konuyu kolaylıkla çözemezse – ki öyle görünüyor- çözümsüzlüğün uluslararası sermaye hareketlerine etkisi kaçınılmaz olarak negatif yönde olur. Küresel sermaye akımındaki miktar ve dolaşım sorunu, ister istemez yukarıda sıralanan finansal desteğin bir kısmını deflate etmeyi içermelidir.

TL ZONE

Sayın Başbakan’ın Almanya ziyaretinde gündeme getirdiği TL ZONE önerisi yeteri kadar tartışıldı mı? Teknik bir değerlendirmeden çok bir temenni veya AB’ne karşı bir koz olarak zikredilmişe benziyor. Dolayısıyla iktisatçılar tarafından da içerik yönünden ciddiye alınmış olmayabilir. İşin doğrusu, TL ZONE değilse bile TL’nin konvertibilitesindeki olası genişleme, henüz hak ettiği değeri gören bir vizyonla karşılanamadı.

TL ZONE: ‘Konuşulması duyulması, olmasından daha mümkün ve iyi…

Öncelikle, teknik değerlendirmenin dışında, TL’nin göreli değerinin, istikrarının, kazandığı kredibilitenin böyle bir tartışmaya kapı açacak kadar artmış olması, tercih edilmesi gereken bir seçenek olmalı.

‘TL ZONE’ neden olur? Niçin olmaz?

Olur çünkü, Dünya üzerinde Almanlar’dan sonra bu denli sıkı para ve maliye politikası uygulayan bir ekonomi yönetimi kalmadı. Kemal Derviş’in, Merkez Bankası’nın hazineye borç vermesini önlediği programına, sıkı maliye politikası da eklenince güçlü bir milli paranın ortaya çıkması kaçınılmazdı.

2005 yılından itibaren YTL’nin de gündeme gelmesiyle bugünkü tartışmaya giden yolların taşları döşenmeye başlandı. Tarihsel koşullar, özellikle Dolar ve Euro’nun egemenliğindeki erozyon zaten bir arayışa yol açıyor. Dünya’nın Doğu’sunda bir ortaklık, siyasi ve ekonomik birlik arayışları devam ediyor. Şanghay Beşlisi’nden, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, İslam Kalkınma Teşkilatı’na kadar tüm çalışmalar sözkonusu arayışın bir parçası belki de.

Şanghay Beşlisi haricindekilerin başarı şansını sınırlayan kendi içlerindeki ticaret hacminin yetersiz kalması. Siyasi ve demografik farklılıkların bir parasal birlik oluşturmaya yetmediği gerçeğini de unutmayalım. Bu koşulları sıralarken aslında, bir parasal birliğin oluşması için gerekli kriterler de ortaya çıkmış oluyor.

Neden Olmaz?

Parasal birlik dendiğinde, ya da ZONE tabirisözkonusu olduğunda, ortak bir merkez bankasından söz ediyoruz demektir. Bir kere, Başbakan’ın kastettiği seçenek sanırım bu değil. Diyelim ki; Ortak bir merkez bankası kabulümüz: Türkiye’nin bugün itibariyle bu uygulamayı kuracak kadar yakın ticari partneri var mı? Türkiye dış ticareti içerisinde önemli yer tutan Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri halizhazırda bir parasal birlik olan EURO ZONE içerisinde olduklarına göre, siyasi şartlara bir bakmak gerekiyor.

Türkiye’nin yakın coğrafyasında yoğun ticari ilişki içerisinde bulunduğu ülkeler gözönüne alındığında, genel olarak istikrarsızlık hakim. Irak, Suriye, demokratikleşme mücadelesi veren Kuzey Afrika ülkeleri gibi gelişen pazarlarda adından söz ettiren TL, toplam ticaret hacmi içerisinde düşük oranlara sahip ülkelerle parasal birlik aşamasında ortaklık kuracak aşamada mı? Tersini düşünelim; Sözkonusu ekonomiler, böyle bir ihtiyaç hissediyorlar mı ?

Dünya’daki en yakın ‘parasal birlik’ olan EURO’nun durumu ortada. Euro Bölgesi inşa edilirken geçilen aşamalar hatırlanırsa, arkasında net 50 yıllık bir iktisadi ve siyasi ortaklık fikrinin olduğu akla gelecektir. İşi Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’ne, Roma Anlaşması’na kadar geriye götürmeye gerek yok. Sadece Maastrich Kriterleri ve sonraki on yıl hazırlığını bilmek yeterli galiba. EURO, ancak 2002’de tedavül kazandığına göre bu işlerin hiç de kolay olmadığı anlaşılıyor.

Türki Cumhuriyetlerle işbirliği zararsız bir egzersiz olabilir…

2005’deki koşullar içerisinde TL’nin dolaşımında hızlı bir artış sağlanmasından yanaydım. O gün için Suriye, Kuzey Irak, İran gibi ekonomiler, Türki Cumhuriyetlerle birlikte TL için daha geniş bir yelpaze sunuyordu.

Bugüne dönelim… Türkiye’nin Batı’sındaki ekonomiler EURO Bölgesi’nde… Güney’indeki ‘istikrarsızlık paktı’ ile zaten bırakın parasal ve siyasi birlik kurmak, pazara bile gidilmez. Çin ve Rus ekonomileri zaten TL’nin istikrarına ihtiyaç duyuyor değiller. İkisi de dış ticaret fazlası veriyor ve neredeyse döviz basıyorlar. Geriye İran ve Türki Cumhuriyetler kalıyor. İran’la böyle bir ortaklık kurmamız uluslararası konjonktüre uygun değil, zira İran’lı vatandaşların Türk bankalarında mevduat bulundurmalarına dahi sıcak bakılmıyor. Dünya haritası bize, ticari ve siyasi yakınlık arzusu taşıyan Türki Cumhuriyet’ler haricinde bir seçenek bırakmıyor.

Anlaşılan, bugün için ‘parasal birlik’ seçeneğinden çok, Türkiye ekonomisinin etki alanını genişletmesi ve TL’nin konvertibiletisinin artması, yani Dünya’da kullanılmaya, biriktirilmeye, diğer merkez bankaları tarafından ‘rezerv para’ olmaya doğru yolculuğunda kazaya uğramamasına çalışılması denenmeli. Bu konu tartışılmaya devam edilmeli. Türkiye ekonomisinin, TL’yi bir parasal birliğin para birimi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı da bir grup ülkeye para otoritesi olarak kendisini kabul ettirmesi için,enflasyon ve ödemeler dengesi açığını tümüyle kontrol altına almış olması şartından bahsetmedim.

Kamu kesimi talebi uyaracak

Devletin piyasalardaki sıkışıklığın önündeki engelleri aşmada kullanabileceği çeşitli yöntemler var.

Vergiler, harcamalar ve bunların çeşitli bileşimleri. Aynı şekilde para politikasının biçimlendirilmesi.

Vergi politikasında denizin bittiği, sınıra gelindiği anlaşılıyor. Vergileme kapasitesinin zorlandığı belli. Öte yandan tedbirli davranmak isteyen ekonomi yönetimi, iktisadi aktörlerin zorlandığını da algılıyor olsa gerek.

Uzun süre baskı altında kalan talep seviyesi, siyaseten de zorlu bir sürecin kapılarını açabilir.Faiz hadleri ile ilgili Merkez de ‘elimden gelen budur’ diyerek radikal indirimlere gitmeyeceğini aktarmış oldu. Bugüne dek uygulanan’tarz-ı iktisat’ın dışına çıkılması gerektiği izlenimi pekişebilir.Yani, musluğu açma veya kapama biçimindeki konjonktür karşıtı iktisat politikasının yerine ikame edilecek yeni araçlara başvurulabilir.

Genel izlenim, devletin personel harcamaları ve kamu yatırımlarını artıracağı yönünde. İşsizlikle mücadelede kamu kesiminin daha direkt bir rol üstleneceğini düşünenler çoğunlukta. Resmi ağızlardan verilen bilgilere göre, 2013 yılında devlet memurluğuna atanacak kişilerin sayısı 79.000 olarak açıklandı. 2013 yılı bütçesi kapsamında Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından verilen bilgiler, hükümetin sosyal refah vurgusunu artıracağını gösteriyor.

Önümüzdeki yıl seçimler de yapılabilir. Ciddi bir cendereden geçen ekonominin hareketlenmesi için kamu harcamalarının önemi büyük olacaktır. Sağlık ve eğitim harcamaları ile birlikte altyapı yatırımlarının önemli olacağı bir dönemin işaret fişeği, 2013 bütçesinde görülebiliyor. Girişimcinin de hanehalklarının da elindeki olanaklar sınırlandığına göre, sosyal yatırımın iki yönlü etkisini beklemek en doğrusu olacaktır. Herşeyden önce, harcama gücü ile genel olarak talebi hareketlendirmek ve selektif bir politika olarak geniş kitlelere aktarılamayan büyümenin nimetlerini tabana yaymaya çalışmak gerekir.

Gelir değilse bile refah dağılımını öne çıkaran bir yatırım-harcama profilini var etmek mümkün. Buna karşın bugünkü ekonomik düzende asıl istihdam kaynağının özel kesim olması gerektiği unutulmamalı. Kamu istihdamında olası yasal düzenlemeleri öngörmek de memur alımlarının hemen ardından akla gelebilecek. Hükümet, devlet kapısında çalışmaya hazır binlerce kişinin yıllara sari finansman yükünü göğüsleyebilmek adına Devlet Memurları Kanunu’nu esnetmek isteyebilir. Bu konuda yapılan çalışmaların devam ettiği söyleniyor. Bu çalışma,zamanlama olarak, SGK’nın bozulan finansal yapısını da reforme etmeyi içerecektir.

Özel sektörün daha verimli bir istihdam yapısını kurması için gereken adımlar, yapısal reformların içerisinde saklı. Girişimci, talep koşullarının uygunluğunu gözlemlediğinde zaten yeni çalışan kadrolarını bünyesine katmakta tereddüt etmiyor. Özellikle kayıtlı istihdamın gelişmesi için verilen teşviklerin yararı, maliyetinin üzerinde olacaktır. Devletin izlemek istediği refah dağılımı politikasının, geliri artırılan özel sektör ve çalışanları ile desteklenmesi ekonomiyi canlandırmakta daha etkili olacaktır.

Türkiye ekonomisinin önündeki atıl kapasite barajının aşılması on yıl sürdü. Verimli ve etkin bir ekonominin var edilmesi için gereken süre en az bu sürenin yarısı kadarlık bir mücadeleyi gerektirebilir. Fiyat yapısını yoluna koyarken, istihdamı, kamu harcamaları yoluyla talebi uyarırken verimliliği göz etmek her zaman mümkün olmaz. Verili ekonomik yapıda, dış ticaret dengesi de gelir dağılımı da bir bant içinde dalgalanmaya başladıkça, yapısal reformlara ihtiyaç daha da hissedilir olacaktır.Pastayı büyütürken, pastayı hazırlayanların da yeterince beslenmiş olmaları gerekiyor.

Kamu müdahalesi biçim değiştiriyor…

Yirminci yüzyıl boyunca devam eden bir tartışma: Devletin ekonomiye müdahalesi. Kamu sektörünün bizzat işletmecilik yapmayı tercih ettiği, tümüyle planlamacı bir iktisadi anlayıştan, karma ekonomik modele, oradan da pür piyasacılığa doğru dalgalandı. Şimdilerde örtülü bir denetim modeline doğru geçiliyor olması, pek de farkına varılan bir süreç değil. Biraz olsun altını çizmek gerekebilir.

Şöyle ki; Bugün Dünya ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar, doğrudan kamu işletmeciliğine ihtiyaç duymadan, devletin ekonomiyi kontrolüne imkan veriyor. Devlet politik atmosferin de etkisiyle kamulaştırmalara gitmeden işletmeler ve aile ekonomilerinin kaynakları üzerinde etkinlik sağlıyor. Bahsettiğim gibi, geçtiğimiz yüzyılın kamu işletmeciliği tartışması, yerini finansal piyasalara müdahale düzeyine bırakabilir.

Tarihten ders alınabilir…

Birinci Dünya Savaşı öncesinde filiz veren finansal balonlara, krizlere, piyasanın kontrolü ile cevap verilmişti. Balon şiştiğinde ve tabii ki patladığında, savaş ve iki büyük savaş arası dönemde, sermaye piyasalarının ve kredi rejiminin kontrolü artırıldı. Devletin toplam talep düzeyini şekillendirmesi gerektiğine ilişkin teoriler güç kazandı. Bugünün çok gerisinde bir varlık balonu dahi, mevduat ve yatırım bankacılığının ayrılmasına, anti-tröst yasalarının, rekabeti geliştiren sistemlerin dizaynına götürdü Dünya’yı. Tabii ki, Doğu Bloku’nun oluştuğu yılların ardından, planlı ekonomi ve karma ekonomi çalışmaları, ideolojik rekabetin bir unsuru olarak da kullanılmış oldu.

Türkiye’nin de nasiplendiği bu iniş-çıkışların merkezinde yine kamu işletmelerinin iktisadi etkinliği veya etkinsizliği bulunuyordu. Uluslararası yatırımların, özellikle hammadde üretiminde rol alan yabancı yatırımların zaman zaman devletleştirildiği, bir süre sonra bir furyayla özelleştirildiği dönemlerden geçildi.

Finansal piyasaların bugünkü seviyesi ile kamulaştırılması, devletin sektöre ortak olması tartışılmıyor. Çünkü buna gerek duyulmuyor. Kamu kesimi, kredi politikasını, mevduat ve borçlanma faizlerini, bankalararası borçlanma koşullarını belirlemeye devam ediyor. Dünya üzerinde çeşitli bağımsızlık düzeylerine sahip Merkez Bankaları aracılığıyla kaynakların yönünü dilediği gibi şekillendiriyor. Kimi doğrudan hükümetlerin emrinde, kimi gerçekten bağımsız, kimi de Avrupa Merkez Bankası (ECB) gibi ortak yönetilen kuruluşlar. Ama, sonuçta bunların hepsi, doğru veya yanlış toplum adına karar vererek kamu görevi yapmış oluyorlar

Devletlerin kredi kartı: Mali piyasalar…

Finansal piyasaların bir aktarım değil, birikim modeli olarak kabul edilmesi ile birlikte kamunun müdahale alanı da reel sektörden mali piyasalara yöneldi. Tabii bu noktada belki de doğru algılanamayan özellik aslında gayet basit…

Tıpkı kredi kartı kullanımında olduğu gibi: Kredi kartı bir ödeme aracı olarak son derece pratik iken, bir kredi veya kaynak temin aracı olarak kullanılmaya çalışıldığında, bir süre sonra işlevini kaybetmeye yüz tutuyor.

Reel sektörün ihtiyaç duyduğu yatırım imkanları ile tasarruf sahiplerinin birikimleri arasında bir köprü olarak son derece etkili bir mekanizma olan bankacılık sektörünün ekonomilerin gelişmesine katkısı küçümsenemez. Keza, firmaların halka açılmasını, çok ortaklı yapıların büyük yatırım fonlarına sahip olmasını sağlayan, özel sektörle birlikte devletin de borçlanma araçları ihraç ettiği sermaye piyasaları da önemli işlevleri yerine getiriyorlar.

Sorun, aracılıktan, fiktif bir kaynak üretimine geçildiğinde başlıyor ve kamu müdahalesi ihtiyacı da bu noktadan sonra başlıyor. Önümüzdeki yıllarda bu konunun tartışılacağı bir dönem olabilir. Zira, tüm Dünya’da şikayet edilen kamu işletmeciliği veya müdahaleciliğinin, daha büyük boyutlarda ve adı da konmamış biçimi hayata geçmeye başladı. Faiz koridorları, tahvil ihraçları, konsolidasyonlar, türev araçların piyasadan çekilmesi veya ihracı gibi farklı adlarla çağrılan uygulamaların nihai etki alanı, özel kesimin harcama gücü.