Gaz-Fren…
Ekonomik faaliyetlerin gidişatı kolay anlaşılsın diye yapılıyor bu benzetmeler.
Yavaşlama, perakende sektörünü nasıl etkiliyor?
Yılın son üç ayına girdik. 2012 yılına ilişkin birikimli yavaşlama süreci sektör üzerinde beklenen etkileri yarattı. Son çeyrekte benzer bir stabilitenin var olacağını öngörmek zor olmasa gerek. Bir istisna ile… Ekim’den Aralık sonuna kadar, yine istatistiksel bir düzeltme görülebilir. Çünkü, ekonomik aktivitenin yavaşlama sinyalleri, 2011’in son aylarında kendisini göstermişti.
Zamlardan sonra…
Ekonominin güncel çelişkileri…
Hafta içerisinde piyasanın beklentisi gerçekleşerek faiz koridorunu daralttı. Faiz haddi aşağıya doğru gevşetildi. Bu gelişme, ekonomi yönetiminin tüketimi ve yatırımı ısınma turlarına çağırdığı bir gösterge olarak okunabilir. Buna karşın, matematiksel olarak birkaç güncel çelişkinin aynı anda ortaya çıktığı bir dönemden geçildiği anlaşılıyor.
1- Büyüme hızı yavaşlarken işsizlik oranı düşer mi?…
Yukarıdaki sorunun cevabını almak için, hani bir zamanlar bir TV yarışmasında olduğu gibi ‘100 ekonomi yazarına sorduk, ‘99’undan ‘hayır’ cevabı aldık’ diyebilirsiniz. O türden bir soru. Ama görün bakın ki, açıklanan rakamlar işsizlik oranının hem de son on yılın en düşük düzeyine gerilediğini gösteriyor. İçinde bulunduğumuz şartlarda, ekonomideki bariz istihdam artışı yaratan faktör olarak sadece hizmet sektörünü görüyoruz. Kamu istihdamındaki artış da hizmet sektörü içerisinde sayılıyor tabii ki. Sanayi üretimindeki genişleme, işsizlik seviyesindeki mevcut düşüşü açıklamaya yeterli değil. Stok seviyesine baktığınızda işgücünü artırmayı bırakınız, halihazırdaki çalışan mevcudunu korumak bile başarı sayılabilir. Salt verimlilik artışı da işsizlik oranını %8 çizgisini çekmeye uygun değil. Bu kadar kısa zamanda verimlilik sıçraması yaşandığı kabil değil çünkü.
Diğer bir seçenek… İşsizlikteki gerileme rakamı doğru ölçüldüğü varsayımıyla, acaba büyüme hızı mı olduğundan düşük hesaplanıyor? sorusu mantıklı hale gelecektir. Şahsen ikisinin aynı anda doğru rakamlar olabileceğini kanıtlayabilecek verilere ulaşabilmiş değilim. ( Geniş bilgi için, http://betam.bahcesehir.edu.tr/tr/2012/08/isgucu-piyasasi-gorunumu-agustos-2012/ raporuna; bu yazıda yararlanılan görüşlerle ilgili olarak http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1100815&Yazar=SEYFETTIN-GURSEL&CategoryID=101 linklerine bakılabilir.)
2- Ekonomi hızlı değilse de halen büyüyorken ithalat azalıyor. İthalat azalıp cari açık düşerken, İthalden Alınan KDV hasılatının azalması, iç tüketimdeki baskı sonucunda dahi Dahilde Alınan KDV hasılatının en azından fiyat artışları ile paralel olarak artması gerekmiyor mu? İlk soruda olduğu gibi, 100 değil 1000 kişiye sorsanız büyük çoğunluğun bu defa rahatlıkla ‘evet’ cevabı vereceği sorular bunlar.
Uygulama sonuçlarına bakılırsa, İthalden Alınan KDV hasılatında bir değişiklik yok. Dahilde Alınan KDV ise aksine %3 gibi sembolik bir oranda artış kaydetmiş.
Geçen yılki fazlaya karşın, bu yıl, bütçedeki sorunların öncelikli bir yük haline gelmesi mümkün. Geçtiğimiz yıl görülen vergi taksitlendirme gelirleri ve büyüme kaynaklı dolaylı vergi artışlarını arındırdığımızda şimdiki problemin öngörülmesi gerekiyordu.
Zamlar gündemde, SGK harcamaları mercek altında…
Önümüzdeki senaryo, yönetilen fiyatlarda yani doğalgazda, içki ve tütün mamullerinde fiyat artışı ve genişletici para politikasının bir arada uygulandığı bir atmosfere doğru yol alıyor. Vergi hasılatı artarken, vergisi artırılan ürünlerin yol açtığı enflasyon oranının da yükseldiği, desteklenmek istenen iç talepteki artışın büyümeye yaptığı katkının vergi yoluyla emildiği bir senaryo. Orta ve uzun vadede ise, bütçede dikkat çeken SGK harcamalarında indirim arayışları gündeme gelebilir.
Biri genişletici diğeri daraltıcı etkiler birbirleri ile karşılaştırıldığında makro açıdan elde kalan yarar, büyük olasılıkla kamu dengesinin toparlanması, maliyet ise, artış hızının önüne geçilen enflasyonun yeniden hareket kazanması olacaktır.
3- Gelir dağılımı ve tasarruf hacmini artırma isteği, başka bir belirgin çelişki. Bir taraftan tasarruf hacminin artması gerektiği söylenegeliyor. Hükümet, bu konuda hem söylem hem de eylem olarak tasarrufları destekleyici bir tutum içerisinde olmak istiyor. Fakat gelir-tüketim yapısı buna uygun mu? Resmi rakamlara göre, gelirlerinin %70’ine yakınını asgari giderlerine (mutfak, ulaşım, iletişim, barınma, ısınma, giyim vb.) ayıran bir hanehalkının tasarruf hacmini artırması maalesef mümkün değil. Tasarruf hacmini artırabilmenin yolu, geliri artırırken gelir dağılımını da makroekonomik açıdan etkin bir araç olarak konumlandırmaktan geçiyor.
Tersten söyleyelim, gelir-tüketim yapısının bugünkü ekseninde bulunmaya devam etmesi, alınan tedbirlerin sonuca ulaşma kabiliyetini azaltıyor.
Bu bağlamda, iki soru daha geçerlilik kazanıyor:
4-Tüketiminde esneklik gösterilemeyen ürünlerde görülen fiyat artışları, tüketici tarafından nasıl göğüslenecek?
5-Bir bölüm hanehalkının zamlara konu mal ve hizmetleri daha az tüketmesi mümkün olduğunda, bu defa desteklenmek istenen iç talep ve vergi hasılatı arzulanan hedeflere ulaşabilecek mi?
‘Yumuşak iniş’ten ‘yumuşak duruş’a doğru…
Açıklanan rakamlarla birlikte Türkiye ekonomisinin yavaşlama hızı ortaya çıkmış oldu. Amaç cari açığı sınırlamak idiyse önemli bir başarı sağlandığı belli. İhracat artışı ve ithalattaki azalma sayesinde sağlanan hızlı bir düşüş gerçekleşmiş görünüyor. Hatta, uluslararası standartlara göre dış açığın milli gelire oranı itibariyle %2 puanlık bir azalmayı daha görmemiz gerekiyor. Çünkü, kesirin payı küçülürken paydası da küçülüyor. İç tüketimi baskılayan, finansman imkanı sağladığı için sürdürülebilir görünen sistemin yumuşak karnı, bu noktadan sonra büyümeden fedakarlık etmenin mümkün olup-olmayacağı. Fakat toplumun bir kesiminin sorduğu soru şu olabilir: ‘ Bir yerde bir sorun daha var ama nerede?’. Cari açık büyük bir risk değil miydi? Evet, öyleydi. Bu sorunun açılımı, doğal imkanlarının dahi gerisine düşen ekonomik büyümenin, dış açık üzerinde yeterli ve nispeten kalıcı bir baskıyı oluşturmaya yetip-yetmediği. Bir sonraki aşamada ‘çıkış enstrümanlarının bileşkesi’ konuşulacak.
Ekonomi basınının tartışma biçimi…
Yukarıdaki soruların daha önce sorulması gerekiyordu. Büyüme rakamları açıklandıktan sonra yapılan yayınlar üzerinden konuşmak da kamuoyu için yararlı olabilir. Daha yararlı olan öncü gelişmeler yardımıyla oluşan öngörü ve olası seçenekleri ortaya koyabilmektir. Ekonomi basınının yorumları, iyimserlik konusunda aceleci, ihtiyat noktasında gecikmeli bulunabilir. Okuyucunun da teşne olduğu bu durumun, devamında politika yapıcıları da etkilediği yönünde kuşkularım bulunuyor. Okuyucunun, analizleri değerlendirirken, erkenci veya aksine geciken yorumları zaman hatalarından arındıran bir gözlüğe sahip olması mümkün mü? Bence, yazarların bu olgunluğa erişmesi daha pratik bir yöntem olsa gerek.
Ekonominin kredibilitesi neden artıyor?
Uluslararası yatırımcıların Türkiye ekonomisinde gözettiği öncelikli çerçeve ‘risk’. Çünkü uluslararası yatırımcı açısından ekonomi, öncelikle ülkeye aktardığı portföyün getiri düzeyiyle ilgili bir algıdan oluşuyor. Ülkede yaşayan nüfusun algısı ise daha çok ekonominin büyüme hacmi, istihdam, enflasyon, gelir dağılımı, kamu maliyesi politikası. Yabancı yatırımcı için ana risk unsuru, cari açığın sürdürülebilir olup-olmadığı. Zira, cari açık riskinin realize olması demek, döviz değerinin artarak fon getirisinin reel olarak azalması ve getirilen fonların dövize çevrilip yurtdışına aktarılırken ‘zarar yazması’ demektir. Dış ödeme araçları bakımından risk altında olan bir ülke ekonomisinin borç geri ödemelerinde sorun yaşama olasılığı da cabası. Türkiye ekonomisinde mevcut eğilim, cari açığın azalması yönünde olduğu sürece, yabancı yatırımcının Türkiye algısında sorun yaşanmayacaktır. Şu anda döviz girişi devam ediyor olduğuna göre, rezerv artışı da sürebilecek, kurun sıçraması önünde engel oluşturacaktır. Dış borç geri ödeme kapasitesi riski oluşmadığı sürece, ekonominin yavaş büyümesi ve/veya diğer sorunlar yabancı yatırımcı için asli konular değildir.
‘Görünmeyen el’ efsanesi unutuldu…
Bugün Avrupa’da görülen borç ödeme sorunu, tüketici ve üreticinin optimizasyon sınırlarının daralması ile ilgili. Çünkü, tüketicinin de firmaların da borçlarının yapılandırılması ile ilgili bir çalışma hazırlanmış değil. Buna karşın, önerilen tedbirler arasında, ne üretimi ne de tüketimi rasyonel hala getirecek tedbir önerileri bulunuyor. Liderler, Merkez Bankaları ile bankalar arasındaki uzlaşma arayışı çoğunlukla finansal istikrarın yeniden sağlanma çabası ile ilgili. Dolayısıyla, piyasa ekonominin ‘görünmeyen el’i denilen tüketici-fiyat mekanizması-kaynak tahsisi ilişkisi gerçekten görünmez hale geliyor. İşgücünü, verimliliği, üretimi yok sayan çözüm anahtarlarının hiçbiri kapıyı sonuna kadar açık tutmaya yetmeyecektir.
Yeni Bir Parasal Genişleme Hamlesi…
Dünya ekonomisinde kartlar yeniden dağıtılıyor. Geçtiğimiz yüzyılda büyük savaşlarla çözüme kavuşan gelirin yeniden dağıtımı, şimdilerde ayaklanmalarla, rejim değişiklikleri ile şekilleniyor. Eldeki enstrümanların en kullanışlısı banknot matbaaları olunca da çelişkiler büyümeye devam ediyor aslında.
ABD Merkez Bankası Başkanı’nın merakla beklenen açıklamasında da, Avrupa ekonomisine yön veren otoritelerden de benzer işaretleri okuyabilirsiniz: Parasal genişleme. İlginç olan, bugüne dek Türkiye ekonomisinin lehte ayrışmasına yol açan bu süreç, bundan sonrasında Türkiye için de bir tehdit oluşturmaya başlayacak gibi görünüyor.
Mevcut koşullar altında para basarak borç sorunlarını çözmeye çalışan bir Avrupa, seçime doğru ekonomisini canlandırmaya çalışan bir ABD’yle, büyüme hızı aksama görünümü taşıyan Çin’i alt alta yazdığınızda Dünya ekonomik hacminin %60’ına tekabül ediyor. Dünya ekonomisinin başat ekonomik aktörleri, gittikçe rekabetçi bir görünüm kazanmaya çalıştığına göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ekonomilerin yollarına devam etmeleri hiç de kolay olmayacak.
Ekonomilerin genelinde parasal genişleme veri kabul edildiğinde, mutlaka zincirleme bir devalüasyon sürecine girilecektir. Sıkı para ve maliye politikasının devamı halinde, daha değerli bir TL ile süreci göğüslemek mümkün olabilir mi? Bu konuyu şimdiden tartışmak gerekiyor. Zira, Türkiye’de politikalar mevcut haliyle kalacak da olsa, Dünya ekonomisine enjekte edilecek likidite, TL’yi olduğundan daha değerli hale getirebilir. Bir başka ifade ile dış piyasalardaki parasal genişleme ve devalüasyon oranında bir enflasyon/devalüasyon haddine razı olmanın Türkiye ekonomisi bakımından sanıldığı kadar sakıncası bulunmuyor olabilir. Türkiye ekonomisinde ipleri biraz olsun gevşetmek için bir neden daha…
Biz Euro’dan çıkmayalım, EURO bizden çıksın!
Euro Bölgesi için pek de dillendirilmeyen bir önerinin niçin ciddiye alınmadığını merak ediyorum doğrusu. Euro’ya dahil ülke ekonomilerinin sayı bakımından çoğunluğu sorunlu bir bankacılık ve kamu borç stoğuna sahip olduğuna göre, tüm bu ülkelerin ayrı ayrı ya da hep birlikte Euro alanının dışına çıkarılması elbette beklenemez. Ekonomilerini borç batağına sürükleyen irili ufaklı pek çok ülkeyi Euro içerisinde disipline etmektense, Almanya ve Fransa’nın Euro dışına çıkmaları daha pratik olmaz mıydı?
Bugünkü riskleri hesaba katarak Euro alanına dahil olmayı reddeden İngiltere de ikna edilirse, çok çok güçlü bir ‘çekirdek Avrupa’ coğrafyası ile tekrar düşmüş Euro kullanmaya başladıkları için maliye politikalarında daha sorumlu bir çevre Avrupa, daralan ekonomileri doğal çizgisinde var etmeye devam edecektir. Yunanistan ve İtalya gibi, AB’nin özellikle para birliği nedeniyle fütursuzca kontrol rejimi uygulamak istediği ülkeler, İspanya ve Portekiz gibi henüz muhalif hareketlerin olgunlaşmadığı bölgeler için siyasi tercih bile bu yönde olabilir.
İran’la altın ticareti!…
Uzun süredir dış ticaret istatistiklerini alt üst eden bir konu İran’la Türkiye arasındaki altın ticaretinin hacmi. Doğal ya da beklenen sınırları aştığı için rakamların doğru olmayabileceği yazılıp-çiziliyor. Tabii rakamların yanlış olabileceği haricindeki ihtimallerin de gündeme gelmesi mümkün. Savaş, ambargo gibi ihtimaller ve nedenlerle İran’la Türkiye arasındaki nakit hareketleri, bankacılık işlemleri zorlaştırıldığı için, ticaret erbabı hatta bazen bizzat devletler farklı yöntemlere başvurabilirler. Bunlardan biri de trampa (değiş-tokuş) ekonomisine daha sık yönelmektir. Petrol ihracatı zorlaşan bir İran’la, petrole hem de uygun şartlarla ihtiyaç duyan bir Türkiye arasında, altın-petrol değiştokuşunun, altın alım-satımı olarak görünmesinin bir sakıncası da yok. Yani, rakamların doğru, rakamlara konu ürünlerin farklı olması da imkanlar dahilinde.
İktisadi Aktivite Azalıyor…
Dış ticarette şirketler arası işbölümü…
Hafta içi, cari açığın ve işsizlik rakamlarının mevcut düşüş eğilimini sürdürdüğü açıklandı. Cari açığın finansmanında, sıcak para girişi de, doğrudan yatırım girişi de etkili tabii. İşsizlikte daha radikal bir seviyeye %8’lerin telafuzuna geçişi, yaz aylarına özgü istihdam desteğini ihmal etmeksizin, ihtiyatla karşılamak gerekiyor. Sonuçta iki yönde de beklentinin ötesinde iyileşme kaydedilmiş.
Ödemeler dengesinin finansman boyutuna odaklanırken, açığın karşılanmasının yanı sıra dış ticaret açığının azalmasına da gereken dikkatin yoğunlaşmasını sağlamak gerekiyor. Çünkü, finansman imkanları gerilediğinde reel dengedeki sorun azalarak da olsa devam ederse, yeniden rezerv kullanımına yol açan kur hareketleri oluşabilir. İkinci bir faktör de, Türkiye’de dış ticaret yapan firmaların verimlilik ve ithal girdi bağımlılığında ezber bozan faktörler tespit ediliyor olabilir.
İhracatta bir zamanlar dillere pelesenk olan kur desteği ihtiyacı, en azından şimdilik gözden düştü. Merkez Bankası rezervlerinin 100 Milyar Dolar seviyesine yükselmesi kurdaki beklentiyi düşük tutuyor. Döviz rezervlerinin bir bölümü bankaların emanet dövizlerinden oluşuyor da olsa, piyasanın algısını şekillendirmeye yetiyor.
Diğer bir ezberimiz olan ‘ithal girdi bağımlılığı’nda firma ölçeği bazında değerlendirme yapmak daha doğru görünüyor. Şöyle ki; TÜİK verilerine göre azami 10, 50, 250 ve 250’den fazla çalışan sayısına sahip şirketlerde görülen eğilim, çalışan sayısı arttıkça ithalat içerisindeki payın da arttığı yönünde. Zaten doğal olan bu sonucun yanında, pek de hesaba katılmayan diğer bir gelişme, küçük firmalarına ihracattaki payları ile ithalattaki payları karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor. Büyüklerde, firma büyüklüğünün ihracat payına aynı oranda yansıdığını görmek ise olası değil.
Daha başlangıçta not düşmek gerekebilir: Bahsedilen oran, tam olarak ithal girdi bağımlılığını göstermiyor. Sadece fikir veriyor. Ayrıca, Türkiye genelinde, ithalat toplamı ihracat toplamından fazla olduğu için, toplam ihracat içindeki firma payı ile toplam ülke ithalatı içerisindeki şirket payı eşit dahi olsa, bu oran parasal eşitlik anlamında gelmiyor. İki ayrı büyüklükteki pastadan söz ediyoruz çünkü.
Dolayısıyla, cari dengenin firma ve sonuçta Türkiye lehine gelişmesi için iki oran arasında eşitlik değilse bile yakınsama veya koşutluk denilebilecek düzelme gerekiyor. Küçük ve orta büyüklükteki firmaların ihracat odaklı çalışırken büyük firmalara göre daha etkin ve verimli olduğunun söylenebilmesi için ürün/girdi bazında dış ticaret hadlerinin (ihracat fiyatları/ithalat fiyatları) de bilinmesi bir başka konu.
Dış ticarette firma dengesinden bahsedildiğinde, altı çizilmeye değer bir başka ayrıntı daha var: Mevcut haliyle dahi, ihracat içerisindeki payı ile ithalat içerisindeki payı ihracat lehine fazla olan KOBİ’lerin, üretimlerinin bir kısmını ara malı olarak büyük şirketlere verdikleri gerçeği.
KOBİ’lerden ara malı olarak tedarik edilen girdiler kullanılıp ihraç ürünü haline gelen nihai mallar ihrac edildiğinde, hesabı da büyük firmaların ihracat hesabına yazıldığına göre, büyük firmaların dış ticarete konu mallarda verimlilik ve karlılık değerlendirmesi gereği bir kez daha ortaya çıkıyor. İhraç kaydıyla teslim ile ihracat arasındaki farkı ihmal etmeyelim. Tersi düşünüldüğünde, bu satırların yazarı da dahil, KOBİ’leri sürekli olarak birleşmeye ve kurumsallaşmaya yönlendirmek, Türkiye’nin dış ticaretini sanıldığı kadar pozitif yönde etkilemiyor olabilir.
‘Orta Gelir Tuzağı’
Kavramı ilk olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Mayıs ayında Silikon Vadisi ziyaretinde dile getirmiş. Haberleri tarayınca, Gül’ün ardından Sanayi Bakanı Nihat Ergün, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, MÜSİAD Başkanı Nail Olpak ve İSO Başkanı Tanıl Küçük’ün peşisıra orta gelirdeki tuzağa dikkat çektiği görülüyor. Türkiye, son aylarda belki de daha çok ‘Ortadoğu tuzağı’ ile meşgul olduğundan, ekonomi basını da konuya yeterli ilgi gösterememiş olabilir.
Orta gelir tuzağı nedir?
Herhalde daha kolay anlatılabilsin diye, ekonomi dünyasında “10 Bin Dolar’da tıkanıp, rehavete girmek”, “Orta Gelir Tuzağı” olarak adlandırıyor (muş). Sanırım, atıl kapasitelerin kullanılması, dış tasarruf kullanımı ile büyümenin sınırlarına erişilmesi nitelenmeye çalışılıyor. İşgücünde ve/veya sermayenin verimliliğinde tıkanıklık yaşandığında, tabiri caizse aşırı sulamayla katma değer artışı sağlanamadığı anlatılıyor. 10 Bin Dolar’a takılmak bir neden değil sonuç. İktisatçıların sık vurguladığı ‘yapısal reform’ ihtiyacı dediği konunun sonucu.
Resmi belgelere göre, 2023 yılında 25 Bin Dolar kişi başı milli gelir rakamına ulaşılması hedefleniyor. Derlenen bilgilere bakılırsa; ‘Türkiye’de “Kişi Başına Düşen Milli Gelir” 2007 yılından bu yana kişi başına 10 Bin Dolar dolayında. Hükümetin hazırladığı Orta Vadeli Program’a (OVP) göre 2012, 2013 ve 2014 yıllarında da 10 Bin Dolar dolayında kalacak. Böylece, 2007’den 2014’e 8 yıl boyunca “Kişi Başı Milli Gelir” 10 Bin Dolar seviyesinde seyretmiş olacak’.
Sorun aynı ama farklı görünümleri var…
Büyüme belirli bir oranda takıldığında, cari açık, kur riski arttığında, özel kesimin borçluluğu veya tasarruf oranı sorun olarak göründüğünde, işsizlik ve enflayon oranları katılaştığında, kar marjları daraldığında, partiküler halinde zuhur eden ana soruna değinme gereği hissedildi demek ki. Bilim ve teknolojinin gelişmesi ihtiyacının, firma ve tüketici dengesinin kurulması gereğinin, vergi reformunun, ithal girdi bağımlılığının günün koşullarına göre ısıtılıp servis edilmesi, işte bu ‘yapısal reformlar’ adıyla anılan bir dizi önlemin alınıp-alınmamasıyla ilgili.
Bugün itibariyle tüm kaynaklar seferber edilse, tüm tedbirler de gündeme getirilse, Türkiye’nin 25 yaş üstü nüfusunun ortalama eğitim süresi 6,5 yıl gerçeği ile karşı karşıyayız. Bir kere bu konuyu bir üst başlık olarak yazmak gerekiyor. Eğitim süresi ve kalitesi, sadece işgücünün değil sermayenin verimliliğini de doğrudan etkiliyor çünkü. Ekonomik aktörlerin tümünü, iktisadi aklın bütün safhalarını kapsayan tek yatırım alanı, eğitim seviyesinin yükselmesi.
‘Tesis yok’ veya ‘eğitim şart’ klasiği…
Yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır: Türk takımları Avrupa Kupaları’nda açık farklarla mağlup olduğu, keza milli takımın ancak şerefli mağlubiyetlerle yurda döndüğü yılların söylemi… ‘Başarılı oluruz fakat tesis yok tesis…’ deniyordu yorum programlarında. Orta gelir tuzağı veya olimpiyatlardaki başarısızlık da benzer bir tartışma çerçevesine girmek üzere. Bu defa tesis de var, tüketici de, işadamı da, yatırımcı da. Ama nitelik sorunu ekonomik yaşamda sayının çok ötesinde etkili olduğundan, tıpkı ‘tesis yok’ günlerindeki gibi ‘bir şey eksik ama ne eksik?’ diye sorulduğunda, hemen ‘ eğitim şart ‘ diye cevap verilebilir.