Dış ticaret açığı daralırken

2012 yılının ilk altı ayında oluşan dış ticaret tablosu, Haziran rakamlarıyla birlikte ortaya çıkmış oldu. Analiz imkanı kazanıp, trend diyebileceğimiz kimliğe kavuştu. Hem ihracat ve ithalatın seyri bakımından, hem de ekonominin geneli için… Çünkü, aylık gelişmeler bir eğilimin ortaya çıkması, yorumlanması için yeterli olmayabiliyor.

Dış ticaret açığı azalıyor. İhracat artıyor, ithalat düşüyor. Mevsim etkisinden arındırılmış rakamlar da aynı gelişmeyi doğruluyor. Peki, nasıl? Uluslararası anlamda üç senaryonun lehte gelişmesi sayesinde…

Petrol fiyatları…

Türkiye’de enerji ithalatının dış ticaret açığı üzerindeki etkisi malum. Petrol fiyatları artarsa, Türkiye’nin dış ticaret açığında artış, azalırsa da yine paralel bir düşüş görülüyor. Türkiye ekonomisinin büyüklüğüne oranla ürettiği petrol devede kulak kaldığından, maalesef realite bu. Bugünkü avantajın yarın dezavantaja dönüşebileceğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Yoksa, ithalattaki örneğin %5-%10 aralığındaki azalmayla dış ticaret açığının %20 azalması mümkün olamazdı.

Doğalgaz ve doğalgaza bağlı elektrik tüketimi – ki doğalgazdan sağlanan elektriğin sanayide kullanıldığını unutmayalım- artı petroldeki dışa bağımlılık, ancak ısrarlı politikalarla, araştırmalarla çözülebilecek sorunlar. Sağlanan fiyat ve az sonra değinebileceğimiz kur avantajının sonsuza kadar devam edeceğini sanmak tabii ki doğru değil. Mesela, İran’la ABD arasındaki gerginlik farklı bir boyut kazansaydı –oldukça yüksek bir ihtimaldi-, bugünkünün tam tersi bir petrol fiyatı seyri görülebilirdi.

Döviz Kuru…

Döviz kurunda geçtiğimiz yılın bugünkü dönemine göre görülen düzeltmeyi ihmal etmeyelim. Özellikle 2011 yılının sonu ile 2012’nin ilk günlerindeki atakları, Merkez Bankası’nın ciddi döviz satışı ile önleyebildiği yazılmıştı. Merkez Bankası’nın o günlerde piyasalara sattığı milyarlarca dolar karşılığı dövize oranla kurun seviyesinin ancak belirli bir düzeyde tutulabildiğini hatırlıyoruz. O günkü rezerv kaybını da… Bu gelişmelerin mazisi, açıklanan dış ticaret rakamlarının hemen altı ile sekiz ay öncesindeki tarihlere raslıyor. Dış ticaret açığındaki azalmanın hesabını yaparken maliyetleri gözden kaçırmayalım.

İç talep canlı değil…

Türkiye ekonomisi küçülmüyor. Devam eden büyüme, hız kaybediyor. Bugüne dek, dış ticaret açığını ancak ve ancak küçülme pahasına azaltabilen bir ekonomi olarak Türkiye’nin iç talepte canlı bir performans sergilediğini söyleyemeyiz. İç talebin canlılığını yitirmesinin, Türkiye ekonomisi açısından daha az ithalat yapılması anlamına geldiği ortada. Bu defa, yatırım malları ithalatında da bir seviye kaybı var ki, geleceği ilişkin beklentilerin resesyon değilse bile düşük büyüme çizgisine kaydığını ispatladığını daha önce de aktarmıştık.

Petrole bağımlı ekonomi, Türkiye’yi Ortadoğu siyasetinin içine çekiyor…

Ekonominin toplam büyüklüğü, Türkiye’yi petrol arzının güvenliği ve petrol fiyatları üzerinde söz sahibi bir siyasetin içinde olmaya zorlayacaktır. Türkiye ekonomisini analiz eden uzmanların bu gerçekliği kavradığı görülebiliyor. Ortadoğu’da Türkiye’ye biçilen rolün ağırlığını artırması için yapılan telkinlerin yanına doğalgaza bağımlılık da eklendiğinde, zor yönetilen bir sürecin içine girildiği anlaşılıyor.

Türkiye’nin güneyinde ve Asya’da petrol ve doğalgazını kendisi üretip ihrac ederek adeta nakit basan, dış fazla veren ülkeler; Batı’sında, tüketim malları üretip (genellikle) Asya’ya satan, mevcut yaşam tarzını devam ettirmek için petrol ve doğalgaza ihtiyacı devam eden ekonomiler var.

Bugüne dek Batı ekonomileri lehine gelişen dış ticaret üstünlüğünden sağlanan gelir fazlası, servete dönüşerek mali piyasalara aktarılmıştı. Finansal sistemde oluşan fiktif şişkinlik ekonomik kriz aracılığıyla bünyeden atılınca şimdilerde oyun yeniden kurulmaya çalışılıyor.

Türkiye ekonomisi, Dünya’nın iki kutbu arasındaki adeta trampa ekonomisinin geçiş güzergahında olmakla sağlayacağı katma değeri, büyümek için ihtiyaç duyduğu finansmana eşitlemek zorunda.

Faiz haddinin karşılaştırmalı görünümü

İki yıl öncesinden devralınan gecikmeli tartışma konularından biri ‘faiz haddi’. Bir parça ideolojik alanı kaşıdığı için arada bir yerli yersiz podyuma çıkıp kulise geri dönebiliyor. Bugünlerde gündemde olmasa da yakında mutlaka tartışılacağa benzer. Niçin böyle düşündüğümü anlatmaya çalışayım.

Dünya’da faiz ‘negatif’…

Öncelikle, Dünya’nın önde gelen ekonomilerinde faiz haddi negatif oranlara dönüyor. Yani, tasarruf sahiplerinin paralarını emanet ettiği bankaların ödedikleri faizler enflasyonla karşılaştırıldığında, sonuç pozitif çıkmıyor. Tasarruf ettiği için cezalandırılan bir tüketici, daha çok tüketsin, piyasadaki durgunluk aşılsın isteniyor. Likidite bolluğu da cabası. Bir başka açıdan, bankaların pozitif faizleri ödeyebileceklerine ilişkin endişeler var.

Söz Türkiye’ye geldiğinde, iki yıl öncesinde ekonominin soğutulması için faiz artırımı önerisine sıcak bakmayan Merkez Bankası, faiz haddini artırmaksızın paranın maliyetini artırma yolunu seçti. Evet… Doğrudan faiz oranı (kamuoyunda politika faizi olarak bilinen oran) artırılıp, harcama ve kredi eğilimi sınırlandırılmadı. Fakat, BDDK ile birlikte karşılıklar politikasında, bankaların kendi aralarında yaptıkları fon alışverişinde, paranın maliyetini artıracak önlemler uygulandı. Şahsen beklemediğim biçimde başarılı da oldu bu politika. Faiz haddinin doğrudan artırılması veya yabancı fon girişlerinin vergilendirilmesi daha çabuk sonuç verebilirdi. Ekonomi yönetiminin ve özerk kuruluşların politika tercihi, bankaların kendi aralarındaki likidite eksik ve fazlasını birbirlerine devrettikleri faiz oranlarını değiştirmek yoluyla ekonominin soğutulması oldu. Bir biçimde paranın maliyeti artmış olduğundan beklenen etki biraz daha dolaylı yoldan sağlanabildi.

Yabancı yatırımcı için Türkiye’deki faiz getirisi artıyor…

Türkiye’de faiz haddi ile ilgili olası tartışmaların bundan sonraki eğilimini belirleyecek sorun da bu noktadan itibaren başlıyor. Türkiye ekonomisinin finansal dengesi ile reel dengesi bakımından farklı faiz algıları oluşuyor. Yabancı yatırımcı için Türkiye’de faiz oranı artmış olmasa da getirisi artmış oluyor. Çünkü, Batı ekonomilerinde faiz oranları da, enflasyon oranı da Türkiye’ye göre negatif seyir izledi. Aradaki faiz farkı açıldığı için Türk finansal piyasasının faiz getirisi yükselmiş oldu. Dolayısıyla, daha yüksek faiz ödeyen bir ekonomi olarak fon akımının kesintiye uğramasına engel olundu.

Faiz oranının finansal piyasaların yönü bakımından muhtemel etkileri kabaca yukarıdaki gibi ama reel sektör açısından farklı olabilir. Türkiye’deki tasarruf artışının sağlanması için tasarrufların tüketime göre daha cazip kılınması gerekiyor. İşin içine enflasyon da girdiğinde, bugünkü faiz seviyesi finansal açıdan yeterli, reel sektör bakımından ise yatırımcıyı destekler yönde. Fakat tasarruf etmeyi kolaylaştıran bir faiz haddi mi? İşte orası tartışmalı. Sanırım tasarruf seviyesinin artışı için en iyi yöntem, gelir artışı üzerinden sağlanacak tüketim fazlasının ekonomiye tasarruf olarak kazandırılması olacak.

Döviz kuru ile faiz haddini veya altının getirisini karşılaştıran nadir ekonomiyiz…

Faiz haddinin, tasarruf sahibi açısından Türkiye ekonomisine özgü bir başka kerteriz noktası, ‘döviz kuru’. Enflasyon haricinde döviz kurunun tasarruf hacminde bu denli etkili olmasında tasarrufçunun psikolojisi var tabii ki. Uzun süre devam eden enflasyon ve ‘para ikamesi’, Türkiye’deki tasarruf sahibinin alışkanlıklarını şekillendirmiş durumda. Avrupa ekonomileri ortak bir para birimi kullandıklarından, döviz kuru üzerinden yapılabilecek ekonomik düzeltmeleri fırsat olarak değerlendiremezlerdi. Zira, hiçbir ülke tek başına devalüasyona giderek ekonomisini daha rekabetçi kılamıyordu. Türkiye’deki tasarruf sahibinin faiz haddi ile ilişkisi bu bakımdan giderek daha da orijinal hale geldi.

Öncelikle döviz kuru tatminkar bir getiri sağlamaktan uzak seyrettiğinde (reel kur düşük olduğunda), mevduat ve diğer formel enstrümanlara yönelmeyi uygun görüyor. Yahut, tüketimden vazgeçmenin bedelini yeterli bulmuyor. Bu nedenle özellikle Türkiye ekonomisi sözkonusu olduğunda, faiz oranını, karşılaştırmalı, çok boyutlu ve dinamik bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekiyor.

Ekonominin direnç noktalarında baskı oluşuyor

 Ekonominin direnç noktalarında baskı oluşuyor…
İşsizlik oranının tek hane olarak açıklanması medyada yeni bir bakış açısı geliştirme olanağı sağladı. Büyüme oranı ve cari açık düşüşteyken, işsizlik oranı nasıl olur da aşağıya doğru seyreder? sorusu yanıtlanmak isteniyor.

İlk akla gelen, işsizlik oranı hesaplanırken dikkate alınan değişkenlerin durumu: İşgücüne katılım oranı. Yani çalışma yaşında ve yeterliliğinde olup çalışmak isteyenlerin, 15-64 yaşlarındaki nüfusa (işgücü) oranı. Türkiye’de bu oran, henüz %50 dahi değil. Nüfusun önemli bir bölümü, tercihini çalışma hayatının dışında kalma yönünde kullanıyor. Bu durum, istatistiklere işsizlik olarak yansımıyor. İşsizlik oranı, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartları gereği, çalışma yaşında, işgücü yeterliliğinde, çalışmak isteyen, son üç ay içerisinde iş arama konusunda resmi makamlara başvurmuş ve bir iş olanağı doğduğunda 15 gün içerisinde çalışmaya başlayabilecekler üzerinden hesaplanıyor.

Dolayısıyla, işsizlik oranının neyi ifade ettiğini düşünürken, AB ülkeleri veya ABD gibi ülkelerle Türkiye arasında hesaplama tekniğinin aynı olduğu varsayımıyla -ki ayni-, toplumun davranış kalıpları bakımından farklılık bulunduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Herşeye rağmen tutarlı bir hesaplama yöntemi bir fikir verecektir. Bu bakımdan, %9’luk sınırın yeniden görülmesi hayra alamet diye düşünüyorum. Yazının başındaki koşullar, yani büyüme ve cari açık bugünkü durumundayken normal şartlarda işsizlik oranının %1’e yakın oranda düşmesi, sık görülen hallerden değildir. Fakat, bu kez iki etkenin aynı anda iş bulma lehine geliştiğine şahit oluyoruz. ‘Tarım dışı istihdam’ ve ‘işgücüne katılım oranı’nın seyri, işsizlerin azalmasına katkıda bulunuyor. Kriz sırasında aile bütçesine katkı amacıyla çalışmak isteyen nüfusun, işgücünden çekilmeye başladığı bir dönemde olabiliriz.

Direnç noktaları demiştik… Ekonominin üst üste hızla büyüdüğü yıllarda dahi işsizlik oranının %10’un altına düşmesi Türkiye’nin beş-altı yılını aldı. %9’luk işsizlik oranı ile ilk kez karşılaştığımızda hemen arkasından gelen kriz, işsizliğin dirençli bölgesini yine %10’a çekmiş oldu. Bugünkü noktadan sonra işsizlikle mücadele daha hassas ve istikrarlı bir mücadele gerektiriyor. Kıdem tazminatı ve yeni yatırım gibi konularda çalışanın hakları ile yatırımcının risk iştahını dengelemenin yolları aranabilir. Tüm kesimlerin katılımıyla, müktesep hakların korunduğu, yatırımları destekleyip, işsizliğin ekonomi üzerindeki yükünü hafifletecek bir kesişim noktasını kamu kesiminden başka tespit edebilecek otorite mevcut değil. Çok önemli bir çalışma olarak masada bekliyor.

Bütçe…

Türkiye ekonomisinin önemli direnç noktalarından bir diğeri kamu bütçesi. Yıllardır örnek gösterilen Türkiye bütçesinin sonuç hesapları bakımından özenilecek durumda olduğu söylenegeliyor. Bu toplam görünüm, finansman kalitesine ilişkin değerlendirmelerin dikkat çekmesini önleyebiliyor. Haziran’a ilişkin sorunun bir kısmı geçen yılki vergi taksitlendirmesinden gelen peşinatların ve taksitlerin oluşturduğu güçlü baz etkisi. İkincisi de azalan cari açıkla birlikte tahsilatında düşüş görülen vergi kalemleri. Bütçenin gider kalemlerinde altyapı harcamalarının devamından başka, telafi edici harcama artışlarını görebiliyoruz Gider yönünde ani ve telafi edici artış, gelir yönünde de benzer azalış aynı aylara denk geldiğinde bütçe dengesinin geçici olarak sarsıldığı anlaşılabilir. Toplumun ve kamu yönetiminin bu durumu bir trend olarak görmesi doğru değil.

Nüfus…

Nüfusla ilgili son değerlendirmeler gözden geçirildiğinde ekonominin bir başka hassas alanında stabilite gözlenebiliyor. Teknik olarak mevcut nüfus artış hızının bugünkü seviyesi, nüfusu makul bir seviyede tutmaya elverişli. Türkiye ekonomisi için nüfus girdisi, birer tüketici, birer seçmen, birer üretici olarak bireyin dengeli gelişme koşullarına uyarlanmaya uygun olmalı. İşsizlikle mücadele de, büyüme de demografik yapının imkanlarıyla sınırlı.
http://www.manisahabergazetesi.com.tr/v2/koseyazisi-611-Ekonominin-direnc-noktalarinda-baski-olusuyor.html

Hızlı Büyümeden Potansiyel Büyümeye

Hızlı Büyümeden Potansiyel Büyümeye

2012 yılı başlamadan önce yazılmış olanlara tahminlere göz attım. Türkiye ekonomisi için öngörülen büyüme oranlarının en düşüğü ile en yükseği arasındaki fark ürkütücüydü. IMF, revize ede ede bir hal oldu, ama yurtiçi kuruluşlar da ne yapacağını bilemez halde ve genelde %2 ile %4 arasında bir tahmin aralığında saf tuttular. Tahminlerin bu denli tutarsız olmasında yurtdışındaki ekonomik koşulların rolü büyüktü. Rota az çok belli de olsa, henüz temkinli olanlar çoğunlukta. Bana kalırsa, 2012’nin ilk çeyreği için geçerli olan büyüme, bu yılın ilk altı ayı bazında da geçerlilik kazanacak.

Türkiye ekonomisi ile ilgili çok önemli iki faktörü nihai olarak belirleyemiyoruz maalesef. Biri, petrol fiyatları, diğeri sermaye girişi. İster doğrudan sermaye, ister portföy yatırımı olarak gelsin yabancı sermaye akımına karşı günün sonunda nötr bir duruş sergiliyor Türkiye ekonomisi. Ekonomi yönetimi, tahmin ve öngörülerini çerçeve içine aldığı Orta Vadeli Plan’da (OVP) %4’lik bir hedef belirlemişti ki, yukarıdaki iki bilinmeyenle ilgili senaryolardan en doğrusunu seçmiş olacak. Fiili rakamlar bu aralıkta oluşmaya başladığına göre, Türkiye ekonomisinin aslında potansiyel büyüme oranına doğru evrildiğini görmek gerekiyor.

2012: Düzeltme Yılı…

Potansiyel milli geliri, sahip olunan kaynakların mevcut teknoloji ve işgücü seviyesi ile değerlendirildiğinde oluşan gelir olarak tanımladığımızda, Türkiye için uzun dönemli ortalamalara başvurmak yerinde olabilir. Piyasa ekonomisine geçişi baz alırsak, Türkiye ekonomisi %5 civarında bir büyüme haddini mümkün kılacak olanaklara sahip görünüyor. Bu oranı aşan, ikiye katlayan yıllar, hatta peşi sıra seriler yakalamak mümkün olabiliyor. Ama ardından, dış açık, dış borçlanma, enflasyon, sert devalüasyon tehlikeleri bir arada veya farklı bileşimlerde meydana geliyor ve nihayetinde ekonomi küçülüp, ortalamada yine aslına rücu etmiş oluyor. Bu açıdan, 2012’yi aradaki düzeltme yılı olarak başarılı dahi bulmak mümkün.

Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme oranında karar bulması, içinde bulunduğumuz döneme dair birkaç noktanın daha altını çizmiş oluyor:

– 2012’nin ilk çeyreğindeki %3,2’lik büyümede özel kesimin iç talebinden kaynaklanan bir katkı yok. Net ihracat katkısı, dış talep koşullarının Türkiye için önemini vurgulamış oluyor. Ekonominin denge düzeyine ilerlemesinde daha az tüketen bir Türkiye ekonomisi, daha çok tüketen bir Avrupa şartını görüyoruz.

– Türkiye ekonomisinin bu ölçülerde büyümesi, fren yapması, geçen yılki hızlı büyüme rotasından etkilenen bir vaka. Son aylarda görülen kapasite kullanım oranlarındaki kayıplar, yaratılan aşırı kapasitenin atıl kalmasıyla oluşuyor. Hesaplamalarda, 2011’in aynı dönemine ait bazın çok yüksek olduğunu hatırlayalım.

– Enflasyonda Nisan’daki sıçramanın ardından oluşan gerileme beklentisi boşa çıkmadı. Yılın ikinci yarısı enflasyon bakımından umutlu görünüyor. İç talepteki temkinli tutum devam ederse, enflasyonun bugünkü seyrine sadece uluslararası fiyatlamalar değil talep bakımından da destek var demektir. Reel sektörün geleceğe ilişkin beklentileri arasında kendini kanıtlamış öngörü araçlarından biri kapasite kullanımı ise, diğerleri sipariş ve stokların durumu olabilir. Sipariş ve stokların seyri, mevcut büyüme seyrinden aşırı bir sapma göstermiyor.

– Kamu maliyesinden iç talebe destek gelmesi beklenmemelidir. Bazı gelir gruplarındaki erozyona, giderlerde artış da eklendiğinde, faiz dışı dengenin belirli bir oranda fazla vermeye devam etmesi için gereken sıkılaştırmayı öngörmek mümkün. Türkiye ekonomisinin asli kaynaklarını en verimli biçimde değerlendirdiğinde oluşacak potansiyel büyüme haddi, vergi politikasındaki değişimi daha kaliteli bir içeriğe doğru zorlayabilir. İthalden alınan dolaylı vergilerin ağırlığı, vergi hasılatını, dış açığın artmasına bağımlı kılıyordu. Dış açık seviyesini yitirdikçe, ithalden alınan vergilerin yerine ikame edilecek gelir unsurlarını gözden geçirmek yerinde olabilir.
http://www.manisahabergazetesi.com.tr/v2/koseyazisi-594-Hizli-Buyumeden-Potansiyel-Buyumeye.html;
http://www.avmlife.com.tr/makale/35/trend-potansiyel-buyume.html

 *Yazarımızın izniyle avmlife.com adresinde yayınlanan

4.7.2012 tarihli yazısından alıntılanmıştır

İki buçuk savaş

İki buçuk savaş

Soğuk savaş döneminin savunma bütçesinde kullanılan risk hesabıydı. Bir süre daha dikkate alınıp şimdilerde terk edilen bir söylem: ‘Türk ordusu, aynı anda 2,5 savaşın içerisinde varlığını sürdürebilecek güçte olmalı’. İkiyi veya üçü anladık da buçuğu ne ola ki? Biri Yunanistan, bir diğeri Suriye, buçuk ise Kıbrıs meselesinin yol açabileceği savaş veya çatışma ihtimaliydi. Değişen şartlar içerisinde Suriye riski soğumaya yüz tuttuğunda, iki buçuğun biri gitmiş geriye bir buçuk kalmış oldu. Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin içinde bulunduğu ekonomik durum sonrasında, sıcak savaş ihtimalinin neredeyse sıfıra düştüğünü düşünenler de yok değildi. Konu bilfiil savaş hali değil de risk olunca, ekonomik krizin gölgesindeki seçim kampanyası sırasında söylenenleri duyduk.

Yunanistan seçimleri öncesinde, marjinalize edilmiş de olsa ‘İstanbul’u, hatta işi iyice ilerletip İzmir’i yeniden alacağız’ diyen, işin içine Neo-Ortodoks Helenistik sos katıp ekonomik krizden siyasi çıkar elde etmek isteyen siyasetçiler yeter sayıdaydı. Şimdi, Suriye aynı hesabı yapıyor. Kaybettiği ulus bütünlüğünü, militarist otoriteryenizmin bütünleştirici siyasi ortamında arıyor. Erozyona uğrayan güven duygusunu, kaybedilen ekonomik imkanları, agresif tavırlarla telafi etmeye çalışıyor.

Türkiye’nin karşılaştığı riskleri, hele de ulusal bağımsızlık veya haklarının gasbedilmesi dışındakileri, ekonomik ve siyasi gündem nezdinde değerlendirmek gerekir. İlk bakışta, Türkiye’nin en uzun kara sınırı olan Suriye’yle gerçekten savaşması gerekiyorsa, savaştan kaçınması gerekmez. Aynı şekilde, Suriye’deki haksızlıkları tespit etmek, bu konuda Suriye yönetimini uyarmak da doğru bir yaklaşımdır. Buna karşın, Suriye’yi özellikle Batı’dan gelecek bir ‘kurtarma!’ operasyonunun yol açacağı zararlara karşı da uyarmak, işgalden korumak gerekir. Zira, Suriye’nin Türkiye’ye ciddi bir zarar vermediği bir koşulda yapılacak olası NATO operasyonu, Türkiye’yi uzun süreli bir riskle karşı karşıya bırakır.

Savaşın bedeli…

Bugünün savaş maliyetleri, bizzat savaşta kullanılan silah ve mühimmat bedelleri ile ölçülemiyor demiştik. Bir önceki yazıda, insan unsurunun hesaplanamayan bir kaynak tahsisi olarak dikkatlerden kaçmaması gerektiğini de vurgulamıştık. Konu devletlerarası savaş olduğunda, ekonominin gelişmişlik seviyesi ile doğru orantılı bir biçimde maliyet de artacaktır. ‘Asimetrik savaş’ gündeme geldiğinde, ekonomik gelişmişlik negatif etkide bulunur. Suriye ile Türkiye arasında yaşanacak bir savaş sonrasında, Suriye belki daha çok silah, mühimmat veya beşeri kaynak kaybeder. Ama, bu kaynakların Suriye’ye direkt maliyeti dışında, ne menkul kıymetler borsasında hisse değeri kayıpları, ne bankacılık sisteminde erozyon, ne de geleceğe ilişkin beklentilerin bozulması gibi dışsal maliyetleri oluşmaz. Zira, saydıklarımın hepsi, şu anda sıfır noktasının bile altında sayılabilir Suriye için.

Suriye ekonomisi, mevcut refah seviyesinden çok da ödün vermeden, savaşın toplumlar üzerindeki ‘tutkal’ vazifesini de cebine koyarak çatışma ortamının dışına çıkıverir. Suriye’nin dış ekonomik ilişkileri, para ve sermaye piyasaları zaten ihmal edilebilir boyutta olduğundan, savaşıp-savaşmamak noktasında, şu anda kendisi için daha önemli olan ‘ulusal bütünlük’ faydasını tercih eder.

Ekonomik gelişmişlik düzeyi arttıkça, ekonominin içinde bulunduğu ağın etkisi genişlemiş demektir. Savaş değil, savaş sonrası ‘intibak maliyeti’ bizatihi daha büyük bir bedel olarak fatura edilecektir. Türkiye’nin Suriye’yle savaş ihtimalini gözden geçirirken, Suriye’ye göre daha farklı ve zamana yayılan bir bedelle karşılaşacağını hesaba katmak zorundayız.

Terör ve ekonomi senaryoları

Terör ve ekonomi senaryoları

Hafta içi meydana gelen terör saldırısının ardından, bölücü terörün yol açtığı yıkıma ilişkin rakamlar yine havada uçuşuyor. Nasıl bir hesaplama yöntemi ile ulaşıldığını bilmediğimiz terörün yaklaşık 30 yıllık maliyeti hakkındaki tahmin aralığı 300 Milyar Dolar ile 1 Trilyon Dolar arasında. Yelpazenin bu kadar geniş olması aslında terörün Türkiye’ye maliyetinin tahmin edilebilir olmadığını da doğrulamış oluyor. Maalesef, hesaba sığmayacak hani eski tabirle mizana sığmayacak zararlar veren bir sorunun hal yoluna girmesi halinde Türkiye ekonomisinin izleyeceği seyri görmek belki maliyetini algılamak bakımından daha anlamlı olur.

Terörün maliyeti hesaplanmaya çalışırken maddi kaynak kullanımını az çok tahmin etmek mümkün. Terörün artıp azaldığı dönemlerde askeri harcamalardaki seyri izlemek, trendleri görmek de mümkün. Fakat, risk devam ettiği sürece herhangi bir terörist faaliyet olmasa da bu harcamalar yapılmaya, tedbirler de alınmaya devam edecek. Devlet olmanın gereği bu. Savunma harcamaları kadar kamu sektörünün tekelinde olan çok az harcama kalemi olduğu için, savunma giderlerinin ne kadarının terörden etkilendiği üzerine çeşitli tezler üretilebilir. İşin aslı, bu maliyetin hesaplanabilir olmadığı. Silahı, mühimmatı hesapladınız, kullandığınız işgücünü nasıl fiyatlandıracaksınız? 20’li yaşlarda bir insanın yaşamına mal olan mücadelesini parasal bir bedelle ölçmek mümkün mü? Değil. Sonuçta, tekrarlamak pahasına, terörün maliyetini hesaplamanın imkan dahilinde olmadığını yazacağız maalesef.

Türkiye’ye musallat olan bu belanın sona ermesi ile ilgili senaryolardan bir çoğu uluslararası arenada tartışılıyor. Suriye’deki sorunlar, Kuzey Irak’taki kaynakların yönetimi, bölgenin geleceği için farklı senaryoların Türkiye ekonomisi üzerine olası etkilerini düşündürebilir. Kuzey Irak petrollerinin geleceği küresel ekonominin istikrarı için kritik önemde. Son zamanlarda Kuzey Irak yönetiminin Türkiye’deki terör sorununa ilişkin önerilerindeki değişim, ibrenin terörün sona erdirilmesinden yana olduğunu gösteriyor. Suriye’deki Kürt nüfusu ile birlikte değerlendirildiğinde yakın gelecekte bu konuda önemli adımlar atılacağı anlaşılıyor.

Türkiye, Kuzey Irak ve kısmen Suriye’nin yeniden inşasında önemli rol alarak uluslararası enerji güvenliğine destek vermiş olacak. Suriye’ye gerçekleştirilecek olası bir operasyonun hareket merkezi olarak Türkiye ve güney komşularının önemsendiği anlaşılıyor.

Petrol üreticisi bir coğrafyanın uluslararası ekonomiye entegrasyonu, bölgedeki iktisadi birikimin Türkiye’ye aktarılmasını sağlayacaktır. Türkiye’nin, terörle ilgili güvenlik tedbirlerini sınır ötesine taşıma kabiliyeti kazanması karşılığında, bölgenin güvenlik ve istikrarını gözetmesi beklenebilir.

Daha önce NATO Toplantısı ile ilgili yazımızda, ekonomik krizin başından bu yana batılı toplumların savunma harcamalarına karşı geliştirdiği refleksten bahsetmiştik. Bu durum, Türkiye’nin güvenlik operasyonlarına güç kazandırıyor. ABD ve AB ülkeleri, güçlerini sahadan çekmeye başladıkça Türkiye’nin göreli etkinliği artmaya devam ediyor. Savunma giderlerinin yüksek olması, Türkiye ekonomisi için bir veri iken Batı’lı seçmenin hassasiyeti siyasetçileri geri adım atmaya zorluyor. Terörle mücadele bir iç güvenlik operasyonu olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla ekonomiye etkilerine de değişen çerçeveden bakmak gerekiyor.

Yeni Bir Denge Aralığı Oluşuyor…

Yeni bir denge aralığı oluşuyor

Ekonomik aktivitenin artması veya azalması anlatılırken sık kullanılan örneklerden biridir: Bir bardağın içine atılan ping-pong topu, başlangıçta şiddetli şekilde bardağın alt ve yan kenarlarına çarparak hareket eder. Fakat en kötüsü, hareketin sıklığı ve şiddeti, topu bardağın dışına çıkarabilir. Bu durumu ekonominin aşırı ısındığı zamanlar geldiği noktaya benzetebiliriz. Aksi durumda ise, topun zaman içerisinde bardağın genişliği ve uzunluğuna göre hareketsiz kalması sözkonusudur.

Büyümenin motoru haline gelen sanayi sektörüne ilişkin endeks değerleri seviye kaybetti. Buna karşın kredi arzındaki artış, sektöre paralel bir seyir izlemiyor. Bizde genelde kredi hacmi genişlemesini izleyen dönemler, piyasalar canlanır, doğal olarak talep güçlenir. Bugünlerde yatırımcının ihtiyatlı tutumu sonucu olsa gerek, iktisadi aktivitenin reel boyutunda aradığı karşılığı bulmayan bir finansman imkanı gözlemliyoruz.

Cari açıktaki toparlanmanın nedenleri arasında petrol fiyatlarındaki düşüşün etkisi olduğu kadar, ekonominin daha düşük seviyeli bir denge aralığına geçmesinin payı olduğu muhakkak. Kısa dönemde, özellikle üreticilerin yatırım eğilimini, kapasite geliştirme arzularını sınırlandırdığı bir ekonomik ortam, ara malları dışında yatırım malı ithalatını etkiliyor. İki ucu birleştirdiğinizde, Türkiye için yeni bir ekonomi anlayışına geçişin işaretlerini algılayabilirsiniz.

Özellikle Avrupa ekonomileri ile Türkiye ekonomisini karşılaştırırken mutlaka gözden geçirilmesi gereken konu, iktisadi aktivitedeki aşağı ve yukarı yönlü salınım sınırlarının daralıyor olduğu. Ekonominin bir bütün olarak görünümü dışında, bireyler, firmalar ve yatırımcıların ayrı ayrı dikkatlerini bu noktaya yoğunlaştırmaları gerekiyor.

Avrupa ile karşılaştırmak için…

Avrupa ekonomileri, özellikle kamu açıklarının meydana getirdiği finansal sorunlarla boğuşurken, reel ekonomik ölçülerde %5 sınırını bile aşmadan küçüldüler. Büyürken de %2’leri aşmadılar. Buna karşın, hatırlayınız, Türkiye ekonomisi sadece bir çeyrekte %13,8 oranında küçülmüştü. Avrupa ekonomilerindeki devrevi hareketlerin toplam alt ve üst sınırı arasındaki fark, toplasanız %4’ü geçmedi. Ayrıca, büyüme oranları sıfır dahi olsa ya da varsayalım ki %2 küçülmüş de olsalar, herhalde 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana biriktirdikleri refahı kaybetmiş olmuyorlar. Yazının başındaki örnekten hareketle, Avrupa ekonomilerinin ‘bardağı daha büyük’ diyebiliriz.

Bu şartlar altında, ekonomiler arasındaki güç dengeleri bakımından karşılaştırma yapmanın ölçülerinden biri mutlaka ‘salınımların şiddeti’ olmalı. Avrupa ekonomilerinin finansal yapı haricinde dikkat etmeleri gereken asıl reel sorun, işgücü verimliliği olabilir. İşgücü maliyeti yönünden, ne Asya ile ne de Amerikan pazarındaki çalışma koşulları ile rekabet edemeyen çalışma koşulları var Avrupa’da. Böyle bir sorun ise, tek başına hiçbir ekonomiyi bugün yaşanan krizle baş başa bırakmaz. Aşılabilir.

Tasarruf sorununa farklı yaklaşalım…

Türkiye ekonomisini bugüne dek dış koşullara bağımlı kılan iktisadi davranış bozukluğunun bir ayağı fon akışı ise belli ki diğeri Türkiye’deki risk iştahının yüksekliği. Bugünkü gibi, risk iştahı dengelendiğinde, fon akışı sürse de sürmese de ihtiyacı bağımlılıktan ayıran bir denge noktasına ulaşılabiliyor.

Özellikle gelir dağılımı ve istihdam konusunda atılabilecek adımlar, kısa vadede özel sektörün tasarruf edebileceği fonları azaltacağı endişesi taşıyor olabilir. Doğru; Harcama gücünün yaygınlaştırılması kısa vadede tasarruf hacmini negatif yönde etkiler. Fakat, tasarrufların kullanımında asıl etkili olan faktörü pozitif yönde etkiler. Yani, iktisadi kararların rasyonalizasyonunu artırır. Avrupa’daki krizden sonra, miktarı azalsa da, daha verimli kullanılan tasarrufların daha etkin bir ekonomiyi var ettiği gerçeği, doğruluğu ispatlanmış bir iddia olarak ortada durmaktadır.

Ekonomideki Belirsizlik Algısı Kötümserliğe mi dönüştü?

Ekonomideki Belirsizlik Algısı Kötümserliğe mi dönüştü?

Reel kesim dış piyasaların hareketini gözlemekten bitkin düştüğünde, tüketimin gücü ancak geçici bir süre imdada yetişebilirdi. Euro Bölgesi, ertelediği sorunların faturasını ödemeye devam ediyor. AB ekonomilerine göre pozisyon alan üretim gücü birkaç aylık beklemeden sonra, gerilemenin artık konjonktürel olmaktan çıkıp, yapısallaştığına inanmaya başladı. Sanayi üretimi başta olmak üzere birçok göstergenin iç talebin taşımaktan yorulduğu sınırlara ulaştığı anlaşılıyor.

Merkez Bankası, Nisan enflasyonu karşısında takındığı sıkı para politikası tutumunu, dövizdeki sıçramalara tedbir olarak daha da sıkılaştırdı. Faiz dışındaki tüm enstrümanları kullanarak kredi imkanlarını sınırlama arzusu ortaya konuluyor.

Mayıs ayı enflasyonu beklendiği gibi yıllık enflasyon hesabını tek haneye düşürünce, paranın yönü yeniden tüketim eksenine doğru yol alacak mı? bilemiyorum. Gerçekçi bir tahmin yapmak gerekirse, piyasaların dar alana göre hesap yapmayı kabullendiği bir ekonomik ortamda, enflasyonla mücadelede yol almak daha doğru bir tercih olabilir. Döviz kredileri de kontrol edilmek istendiğine göre, kurun kontrolüyle daha sert bir dezenflasyon koşulunu veri olarak almak uygundur. Haziran’da gelmesi muhtemel negatif veya çok sınırlı fiyat artış oranları Merkez’in başarı motivasyonunu da artırabilir.

AB ve son günlerde sürpriz şekilde ABD’de dahi reel piyasa güçlüklerinden kaynaklanan bir veri seti kabul görüyor. Petrol fiyatlarının gerilemesinde büyük payı olan bu gelişmelerin fiyat artışlarını göğüslemekte yardımcı olması beklenmeli.

Memur maaş artışlarının belirli sınırların dışına çıkmaması, dış ticaret açığındaki pozitif gelişmeler, küçülen reel aktiviteye karşı hükümetin dikkatli davranmaya çalıştığını gösteriyor. Dış ticaret açığının hesabıyla ilgili sorunların açıkla ilgili bazı mesajları içerdiğini düşünüyorum. İhracat ve ithalat rakamlarının Amerikan Doları ile ifade edildiği uluslararası istatistiklerin, Dolar’la Euro arasındaki çapraz kurda meydana gelen değişimi Türkiye’ye olabilecek en olumsuz şekilde yansıttığı söylenebilir. Euro, Dolar karşısında değer kaybettiği sürece böyle de devam edecek.

İhraç ürünlerinin çoğunu Euro olarak değerleyen bir hesap sisteminde, ihracattaki miktarsal iyileşmeyi Amerikan Doları cinsinden ifade ettiğinizde süreç içerisindeki değer kaybını aynen istatistiklere yansıtmak zorunda kalıyorsunuz. Euro’nun Dolar’a karşı %10 değer kaybı yaşadığı bir dönemde, 100 Euro’luk ihracat tutarınız, reel olarak değişmese de, hesaben %10 daha az artmış görünüyor. Daha önce yazmıştım… Bunun üzerine bir de reel olarak ithalat bakımından Amerikan Doları’na ağırlık veren bir ekonomi olunduğu gerçeği konulduğunda, dış açıktaki iyileşmenin görünürlüğü azalıyor.

Perakende sektörünün önünde her zorlu zamanda olduğu gibi nakit döviz getirisi ve turizm girdisinden sağlanabilecek aktiflere odaklanılması güçlü bir seçenek. Ödemeler dengesindeki ‘net hata noksan’ verilerine bakıldığında, Türkiye’ye getirilen dış kaynaklı döviz tutarı, ekonomiye sürpriz pozitif katkılar sağlamaya devam edebilir.

Not: ‘yazarımızın izniyle avmlife.com.tr sitesindeki 5.6.2012 tarihli yazısından alıntılanmıştır’

Futbolun Yunanistan’ı Olduk…

Futbolun Yunanistan’ı Olduk…

Şike tartışmaları ile meşguldük. Golü, mali kriterlerden yedik. Ekonomik kural ve aslında anlayış değişikliğini çözemediğimiz çağdaş futbol dünyası, Türkiye futbolunu yavaş yavaş bünyesinden dışarıya atıyor.

UEFA; Beşiktaş, Bursa ve Gaziantep kulüplerinin bir yıl süreyle Avrupa kupalarından men edildiğini duyurdu. Bu yaptırım, temyiz yolu açık bir karar da olsa şike tartışmaları devam ederken önemli bir konu olarak gündemde yerini korumalı. Çünkü, bu defa UEFA tarafından dikkatle seçilmiş sözkonusu üç kulüp nezdinde, Türk futboluna verilen mesaj şu: ‘Bu iş böyle gitmeyecek’.

Ceza alan kulüplere isnat edilen suçlar birbirinden farklı ama ortak yön belli: Mali disiplinsizlik. Beşiktaş’a verilen ceza, mali kriterler arasında yer alan bilgilerde yanlışlık bulunması nedeniyle ‘kesilmiş’. Satır aralarından anlaşıldığı kadarıyla, mali formlar şekil olarak herhangi bir eksiklik taşımıyor olsa da içeriğinde doğru olmayan beyanlar bulunuyor. Mesela, ‘borcum yoktur’ dediğiniz ve bu taahütü imzaladığınız halde, yapılan araştırmada, taahütün düzenlendiği ve içerdiği tarihler itibariyle borcunuz bulunduğu tespit ediliyor.

Vahim hatalar…

Bu tür hatalar veya yönlendirmeler her zaman yapılabilir. Futbol dünyasında son derece normal de karşılanabilir. Ama, alınan duyumlara göre, UEFA’nın Türkiye’den yapılan kulüp beyanlarını TFF’yi de pas geçerek bağımsız danışmanlara yönlendirmek zorunda hissettiği gerçeği artık güven erozyonu değil, tümüyle güvensizlik göstergesi. Yanlış beyanların ve aksaklıkların kulüpten sonra TFF’yi ve UEFA bürokrasisini geçerek doğrulatılmaya ihtiyaç duyulması sonucunda ortaya çıkarılan ‘hata’ların varlığından bahsediliyor.

Düşünün ki, sözkonusu bilgiler mali müşavirler (SMMM) tarafından hazırlanıp, yeminli mali müşavirler (YMM) tarafından onaylanıyor. Ardından kulüp yönetimince en üst düzeyde onaylanıp, TFF’ye ve oradan UEFA’ya gönderiliyor. Kulüp halka açık olduğunda, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) gibi kuruluşlar da bilgilerin muhatabı ve kullanıcıları oluyor. Tüm bu aşamalardan geçerek sunulan evrakların gerçeğe uygun olmaması, UEFA açısından sistemin külliyen mali suça iştirak konusunda ittifak etmesi anlamına geliyor.

Bursaspor ve Gaziantepspor’a verilen cezalarda bonservis ödemesindeki sarkmalar gerekçe gösteriliyor. Mayıs ayının başında Beşiktaş Kulübü Başkanı Fikret Orman’ın bizzat yaptığı ve gerçekçi bulunan savunmaya karşı verilen para cezası ile cezaya konu eylem ve işlemlerin 5 yıl içinde tekerrürü halinde, 2 yıl men cezası verileceği uyarısına, yine aynı UEFA’nın Disiplin Müfettişleri tarafından itiraz edildi. Beşiktaş’a, işte bu son itiraz sonucunda 1 yıl men cezası veriliyor. Üç kulüp için de, Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi (CAS) yolu açık.

Beşiktaş’ın haricinde hedef olarak seçilen diğer iki kulübe daha önce çeşitli mali suçlar kapsamında yerel otoritelerce yapılan operasyonları hatırlayınız. Zaman zaman mali polisin, Mali Suçlar Araştırma Kurulu (MASAK)’nun kulüpler hakkında çalışmalar yaptığını duyduk ve gördük.

Benzer disiplinsizliklerin, aslında pek çok Türk kulübünde hali hazırda devam ettiğini herkes gibi UEFA da biliyor. TFF hayli hayli biliyor ki, UEFA Lisans Başvurusu zaten TFF’nin bilgilendirmesi ve kontrolü ile sağlanıyor. Cezalara konu olan problemlerin, başvurudan, lisanslamanın tamamlanmasına kadar her aşamada resmi ve gayriresmi müdahil olan TFF’nin bilgisi dışında kalması mümkün değil. Hatta, bu işi kuralına, özüne uygun yapmaya çalışan kulüplere ekstra destek sağlayan bir federasyondan dahi söz edilebilir.

Nedir bu kriterlerin amacı?

Okuyucuyu uzun teknik detaylara boğmak yerine, belki de UEFA’nın mali kriterleri ile ne amaçlandığını anlatmaya çalışmak gerekiyor. Daha önce ‘mali kriterler’ şeklinde özetlenen finansal yönetim ilkeleri, 2012-2013 yılından itibaren ‘finansal fair-play’ olarak adlandırılıyor.

– Futbol endüstrisine dışarıdan kaynak girişi yapılması istenmiyor. Yani, bir kulüp ‘kara para aklama mekanizması’ olarak kullanılıyorsa, girişler, henüz kaynak seviyesinde kesintiye uğratılmış olacak.

– Kulüplerin bütçe açığı vermesi engellenmeye çalışılıyor ki; açık olmayınca usulsüz kaynak girişi de olmayacaktır. Kulüplerin sahip ve yöneticilerinin kulübü önce borçlandıracak şekilde işlem ve eylemlerde bulunup, ardından kişisel alacaklı haline gelerek, sürekli-kadrolu yöneticilik vasfını kazanmaları engellenmek isteniyor.

– Bütçenin girişi de çıkışı da kontrol altına alındığında, arkasından sportif açıdan doğru yönetilen kulüplerin kendiliğinden ortaya çıkacağı anlaşılabilir. Bütçede karşılığı olmayan bir transfer yapamadığınızda zorunlu olarak altyapı ve oyuncu tespitinde dikkatli davranacak yöneticiler başarılı olabilecekler.

Kurallar, nihayetinde rekabet eşitliğini amaçlıyor….

UEFA’nın finansal fair-play uygulamasından amaçlanan, öncelikle rekabet eşitliğinin sağlanması. Haksız rekabetin önlenmesi için mali kaynak ve harcama alanında öz kaynak geliştirme mekanizmasının özendirilmesi…

Şike ile ilgili sonuçlardan önce mali disiplini öne çıkaran bir cezalandırma anlayışı ile üç konu amaçlanmış olabilir. İlki; ‘mali disiplin sağlanmadan, şike, teşvik, bahis vesaire gibi konular her zaman gündemde kalacaktır’ gerçeği hatırlatılıyor. İkincisi; Dünya ve özellikle Avrupa kamuoyuna, ‘bakın Türk kulüplerine ne ağır cezalar verdik, şike ile ilgili verilecek ceza konusunda beklentinizi yüksek tutmayın’ mesajı veriliyor olabilir. Son ve en kötü ihtimal, bu cezalar, ‘mali bilgilerden dolayı bu cezaları veriyor isek, şike ile ilgili konuda müsamaha beklemeyin ve hazırlıklı olun’ uyarısı olarak okunabilir.
http://www.manisahabergazetesi.com.tr/v2/koseyazisi-523-Futbolun-Yunanistani-Olduk.html

AB Ekonomilerinde Otorite Boşluğu…

AB Ekonomilerinde Otorite Boşluğu…

Ekonomik kriz baş gösterdiğinden bu yana AB alanındaki 11 hükümet yerini yenilerine bırakmış. Başat ekonomiler arasında lider değiştirmeyen ABD ve Çin’in krize tepki verme süreleri daha etkin ve verimli oldu. Türkiye de yeni hükümetlere karşın yönetim tarzında değişikliğe gitmeyen ülke ekonomilerinden. Ekonomik krizler, liderlere, iktidar partilerine bilinen maliyetini ödetiyor.  Ayrıca, bölgede, ülkelerde meydana gelen iktisadi yavaşlama, tarihin tekerrürü ile işsizliği yabancı düşmanlığına dönüştürüyor.

 AB ekonomilerinin sorunlara palyatif çözümler getirmeye çalıştığını daha önce bu köşede paylaşmıştık. Türkiye ekonomisini derinden etkileyen bu dalgalanmaların seyri, başta ödemeler dengesi olmak üzere, ekonomik büyüme ve istihdam dengelerini etkiliyor. 2011 yılı son çeyreğinden itibaren daralmaya başlayan marjların, Yunanistan başta olmak üzere borç yapılandırmaları ve piyasaya likidite pompalanması yolu ile ertelendiği periyodun sonuna geldik. Avrupa’daki siyasi atmosfer, Merkel-Sarkozy ekürisinden birini yolcu etti. Yunanistan’da ise hükümet kurulmayınca yeni bir seçimin kapıda olduğu anlaşılıyor.

Türkiye’de dış açığın azalması, bütçe açığını tetikliyor…

Bu tablodan çıkan birkaç sonucun yansımaları Türkiye ekonomisine de sirayet edecek gibi görünüyor. Daha şimdiden döviz kuru yeniden hareketlenmeye başlayıp, ithalatı ve enflasyonu tehdit etmeyi sürdürüyor. Dış açıktaki azalma sevindirici. Dış açığın azalması ile büyümenin tersine ilişkisi bugünkü şartlarda tercih edilir bir pozisyon olabilir. Fakat, Türkiye’nin kendine özgü vergi sisteminde çelişik biçimde dış açık azaldıkça bütçe dengesi bozulabiliyor. İthalden Alınan KDV hasılatı, vergi gelirleri içerisinde önemini korumaya devam ettiği için, kamu bütçesi ile ithalat seviyesi ilişkisini umulmadık biçimde abartılı boyutlara taşıyor.

İşsizlikte Şubat ayı rakamlarına geçmeden önce, Avrupa’daki inişli-çıkışlı senaryonun nasıl seyredeceğini öngörmeye çalışmak gerekecek. Yukarıda belirttiğim gibi, AB ülkelerinde koalisyonlar ve düzenli lider değişiklikleri zaten bir süredir yapısallaşmıştı. Aslında, işler iyi giderken dikkat çekmeyen bu hususlar, kamu giderlerinin genişletilebildiği iktisadi atmosferde sadece su yüzüne çıkmıyordu. Sonuçta, genişlemeci maliye politikasını yönetmek, tek parti iktidarında olduğu kadar koalisyonlarda da zor değil.

Hatta, daha çok sosyal harcamaya dayalı bir kamu yönetimini öngören anlayış, çok partili hükümetler için çimento işlevi bile görmüş olabilir bugüne dek. Bugünün ekonomi politikasının koalisyonlar ve liderler bakımından sorun oluşturan yönü, bütçe kısıtlamalarını onaylamak zorunda olmaları. Sosyal bütçeleri kesintiye uğratmak, sıkı bir maliye politikası uygulamak üzere vergi artışı sağlamak, klasik reçetelerin ilk maddeleri. Ayrıca, Euro’nun liderliğini yürüten Almanya’nın Avrupa Merkez Bankası olanaklarını belirli şartlara bağladığı açık açık yazılıp-çiziliyor.

Yunanistan Euro’dan çıkarsa…

Yunanistan özelinde yaşanan, aslında yalınlıkla ifade edilmekten kaçınılan bir sorun. Para politikasını Almanya’ya, maliye politikasını ülke hükümetlerine bıraktığınızda, hükümetler bol keseden dağıttıkları olanakların bedelini Euro’nun devalüasyonu yoluyla ödetmeyi tercih ediyorlar. Doğal olarak, riski AB ülkelerinin tümüne paylaştıran , getiriyi oya tahvil eden sistemin çökmemesi mümkün değildi. Nitekim, iflas bayrağı çekilince, seçimden çıkan sonuçlardan bir hükümet dahi teşekkül edemiyor.

Sonuçta, Yunanistan’ın önünde iki seçenek var;

Devalüasyon veya işsizlik.

Birincisi Drahmi’ye dönerek, ikincisi Euro’da kalıp istikrar programı sınırları içerisinde kalarak mümkün olabilir. İlki siyaseten sürdürülebilir; Euro’da kalınırsa küçülen bir ekonomiye rıza gösterilir. İkisinin de Türkiye ekonomisine bir yararı olmayacaksa da, Euro’nun değer kaybı sonucunda Avrupa lehine gelişecek dış ticaret avantajının Türkiye ekonomisine getireceği maliyet, Euro’dan çıkan bir Yunanistan’ın kazanacağı rekabetçi ekonomi kimliğine göre daha yüksek olur. Türkiye ekonomisi, çıkarları gereği, Yunanistan’sız bir Euro alanını tercih etmeli gibi görünüyor. Üstelik, peşinden Kıbrıs Rum Kesimi’ni de sürükleme ihtimali de varken…

Euro değer yitirme eğilimi sürdürdükçe, ABD Doları’nın itibar kazandığı, Türkiye’nin ithalatında Dolar’ın payının yüksek olduğu dikkatten kaçmamalı.