Şirketlerin karlılık ve tasarruf politikası

Yumuşak iniş stratejisinin yönetiminde risk olarak göze çarpan birkaç konudan yeterince söz açılamıyor. ‘Gündem müsait değil’ veya ‘daha o konuyu işlemedik Hocam’ tadında bir anlayış hakim. Firmaların, özellikle reel sektörün döviz cinsinden borç yükünün çözümünde neler yapılabilir ( Ödemeden çok, oluşum sürecine odaklanarak tabii)?

Öncelikle, döviz kurunun üst bir banda yerleştiği  dönemde konuşulması gerekiyor borç stokunun. İkinci olarak, dış ticaret hadlerinde (ihraç ürünlerinin fiyatlarındaki yüzde değişimin ithal ürünleri fiyatlarındaki yüzde değişime oranı) aleyhte gerileme, özel kesimin dış borçlanma trendini, trend olmaktan çıkarıp kronikleştirebilir. Diğer bir alan ise, firmaların genelinde, satış, fiyatlama ve finansal tutum bakımından bir problem olup-olmadığının belirlenmesi gerekiyor. Yukarıdaki üç ihtiyacın tamamı, özel sektörün dış borcu olarak yansıdığı için ele alınmaları kaçınılmaz olmalı.

Ekonomi yönetiminin sıkça ortaya attığı ‘tasarruf yetersizliği’ sorunu…

Tasarruf yetersizliği deyince de akla hemen hanehalkı tasarrufları geliyor. Firmaların tasarruf alışkanlıkları ile ilgili esaslı bir veri olmadığı için , milyonlarca tüketicinin tüketim-tasarruf alışkanlıkları tartışılırken, veri bakımından el altındaki şirketlerin tasarruf düzeyi henüz hak ettiği yeri bulamıyor. Belki de bu konudaki araştırmaların henüz yeterli düzey ve sayıda olmadığındandır.

Rakamlara boğulmadan söylemek gerekirse, anlaşıldığı kadarıyla (ortaya konulan değil anlaşılan) Türkiye ekonomisinde firma tasarrufları yeterli değil. Şirket tasarrufu deyince, kabaca, kârdan, kâr dağıtımı ve vergiler düşüldükten sonra kalan tutarı anladığımızı not edelim.

Yani, hanehalkının tasarrufu nasıl harcanabilir gelirinin bir türevi ise, firma tasarrufu da kâr tutarına bağlı olarak değişiyor. Yine aynı mantıkla devam ettiğimizde, Türkiye’de gelir artışına paralel olarak hanehalkının finansal yükümlülük oranı artıyorsa, şirketlerin borçlanma olanaklarına başvurma eğilimi de artıyor.

Şirketlerin tasarruf eğiliminin artmasıyla dış kaynağa bağımlılıklarının azalması sağlanmalı. Firma yönetici ve sahiplerinin tasarruf kararlarını etkileyen unsur kâr marjı olduğuna göre, uluslararası karşılaştırmalara başvurulabilir. Uluslararası karşılaştırmalara göre karlılık konusunda Dünya’nın gerisindeyiz. Halka açık şirketlerle ilgili araştırmalar kayıt altında ve tutarlı verileri içerdiği için güvenilir sayılmalı. Buna karşın, Türkiye’de faaliyet gösteren ve halka açık olmasa da bilançoları ve gelir tabloları incelenen  binlerce şirket var. Firmaların toplu mali tablo analizlerinden elde edilen sonuçlar, genel kanının doğru olduğunu, kârlılık konusunda alınacak uzun bir yolun varlığını gösteriyor

Özellikle, global krizin başlangıç (2008) ve etkisinin nispeten azaldığı  (2010) yıllarının karşılaştırılması, asıl faaliyetlerden elde edilen değil  faaliyet dışı maliyet-gider unsurlarının kontrolünden  veya faaliyet dışı gelirlerin artışından kaynaklanan bir finansal tercihi gösteriyor.

Sayıların gösterdiği kadarıyla, firmalar tasarruf etmek isteyince gerçekten ‘tasarruf’u, yani üretim maliyeti yerine öncelikle diğer giderlerden kesintiye gitmeyi tercih ediyorlar. Zira, satılan malın maliyetinin satışlara oranı yıllar itibariyle neredeyse sabit kalıyor.

Yüksek katma değerli üretim ve satış derken, yıllardır aslında daha kârlı ve sofistike ürün ve üretim tercihi söylenegeliyormuş. Firma tasarrufunun artmasında yığın üretim modelinin terk edilmesi ve kâr marjının artırılması tek seçenek. Türkiye ekonomisinde şirketlerin öz finansman olanaklarını zorlaması gerekiyor.

Kredi notu tartışması…

Kredi notu tartışması…

Enflasyon konusunda yüksek bir oran beklentisi oluştuğunu geçen hafta yazmıştım. Açıklanan oran, beklentilerin de üstüne çıktı. Tekrar tekrar belirtilecek olursa, Mayıs’tan itibaren enflasyon oranında bu denli yüksek bir baz oluşmayacağını tahmin ediyorum. Nedenler arasında en önemli olanı, geçtiğimiz yılın (2011’in) enflasyon oranlarının Mayıs ayından itibaren yüksek oluşu. 2012 Mayıs’ından geçerli olmak üzere, 2012 yılının fiyat artışları geçen yılın yüksek oranlı artışlarına göre çok yüksek seviyeli görünmeyecek.  

S&P derecelendirme kuruluşunun değerlendirmesi, not değişmemiş de olsa ivmenin değiştiği anlamına geliyor. Üzerinde ittifak sağlandığı üzere, derecelendirme kuruluşlarının ipliği pazara çıktı. Bu işi hakkıyla yapmadıkları, objektif olmadıkları, özellikle kötüye gidiş konusunda uyarı mekanizması işlevini yerine getirmedikleri anlaşıldı. Buna karşın, kendi içinde tutarlı bazı yanlışlıkları sürdürerek günü kurtarmaya çalıştıkları ortada. Türkiye dışındaki pek çok ülke de aynı dertten müzdarip.

S&P’un gerekçesi…

Kredi derecelendirme kuruluşları, sadece mevcut durumu değil olası riskleri de dikkate alma konusundaki başarısızlıklarını, şimdilerde aşırı temkinli derecelendirmeyle bertaraf etmeye çalışıyorlar. Fakat, Türkiye ile ilgili son değerlendirmede sadece riskleri konu edip, alınan önlemlerin görmezden gelindiği anlaşılıyor. Yoksa, Türkiye ekonomisinin ‘tasarruf yetersizliği ve kısa dönemli sermaye akımlarına duyarlılığı’ başlığı uydurma değil. Risk unsurlarının karşısına, ekonominin soğutulmaya başlandığı 2011’in son aylarından bugüne dek gündeme getirilen ve uygulanan politikaların yazılmaması açık bir hata.

Reel değil finansal derecelendirme…

S&P’un, Türkiye ekonomisini, dış talep koşullarını yani küresel ekonomideki yavaşlamayı gerekçe göstererek ele aldığı anlaşılıyor. Bu yaklaşım da yanlış değil tabii ki. Ama, Türkiye’nin ihracat pazarları daralıyorsa ithalat gereği de azalıyor ki, bu da aynen döviz ihtiyacının seviye kaybetmesine imkan sağlıyor. Dolayısıyla, kuruluş, kendi raporundaki gerekçenin kalıcı olamayacağını belirtmediği için, analizini bizzat yanlışlamış oluyor. Kaynaklara duyarlılık konusunda, enerji fiyatları daha tutarlı bir argüman olurdu.

Bir yanlış anlama…

S&P, Türkiye’nin notunu düşürmedi. Aynı not içerisindeki ‘pozitif’ eğilimi ‘durağan’a çevirdi. Ekonominin, aksi yönde ivmelenmiş olduğunu analiz etmiş bulundu.  Haklı olup-olmadığı ayrı bir konu.  Şahsi fikrim, Türkiye’nin kredi notu ile ilgili değerlendirmenin doğru olmadığı şeklinde. Aksine, bugünkü öngörü, 2011 yılının son çeyreğinin başında verilseydi, ancak tutarlı olabilirdi. Nitekim, büyüme hızı yavaşladı da.

Bu işe bir çözüm bulunsun artık…

Ülkelere değil, şirketlere yönelik hizmet veren bazı bağımsız denetim kuruluşları, geçmişte tasfiye oldu. Bazısı isim değiştirdi. Ortaklıklarla, satın alma veya birleşmelerle yapı değişikliklerine giderek güven tazeleme yoluna gittiler. Yanlışların, sansasyonların bedelini hep birlikte ödediler.

Küresel ekonomik kriz sonrasında, başarısızlıkları dillere destan olan kredi derecelendirme kuruluşlarının sahip değiştirdiğini, kapandığını veya yapısal önlemlerle güçlendirildiğini gözlemleyemedik. Yukarıda da belirttiğim gibi, sadece koşulları ağırlaştırıp, değerlendirmelerini sertleştirdiler. Ama, artık güven zedelendiği için analizleri ciddiye alınmamaya başladı.

Bu konuda henüz fırsat eldeyken, uluslararası toplumun ortak bir çözüm geliştirme ihtiyacı devam ediyor.

Satış Stratejisinde Revizyon…

Satış stratejisinde revizyon 
Bugünün şartlarında, düşük bazlı denge içerisinde yol almanın, klasik rekabetçilik defterlerini karıştırmaya bağlı olabileceği görülüyor.

Bir iki yıldır firma dışındaki şartlara odaklanan tahmin ve öngörü sistemi, şirketin içine bakmayı unutturdu adeta. Küresel şartlar, yerel piyasaların, ülke ekonomileri de bir bütün olarak satış beklentilerinin çerçevesini çiziyordu. İyi-kötü daha düşük çıktılı bir stabilite de olsa, stratejilerin de yeni dengeye göre revize edilmesi gerekiyor.  

Sular bulandığında ‘mavi okyanusun keşfi’ kulağa hoş gelen çözümlerin en güzeliydi. Makroekonomik şartların bağlarından, rakiplerin rekabetçi fiyat baskısından kurtulmak için de. Niş pazarlara, ürün yeniliklerine yönelmek, ‘hayatta kalan’ girişimcinin seyir defterine kaydedilebilecek başarılardan en önemlisi olabilirdi. 

Bugünün şartlarında, düşük bazlı denge içerisinde yol almanın, klasik rekabetçilik defterlerini karıştırmaya bağlı olabileceği görülüyor. Maliyet avantajı yaratmak, müşteri ilişkilerinde devamlılık sağlamak, tedarikçiyi sıkı tutup, rakipleri gözlemlemek… 


 Satış ekipleri sahaya çıktığında karşılaşacakları manzara aşağı-yukarı böyle olduğuna göre, kar marjlarındaki fedakarlığı özkaynaklardan devşirme olasılığı da artmış demektir. Kredi şartlarındaki değişim negatif yönde veya nötr. Yeni yatırım olanakları için rekabet avantajı, işletmecinin finansal erişim imkanlarıyla doğru orantılı. Özkaynaklarını korumuş olan girişimcinin konumunu sürdürmekten öteye geçerek pazarda şans yakalaması  oldukça kolaylaşabilir.
 

Revizyonu hayata geçirirken…
Strateji denilen anayasa, revizyon şartlarına karşın gözden geçirilmez ise anlamını yitirip bir temenniler manzumesine dönüşebiliyor. Ekonomik tablonun günden güne değiştiği günümüzde, tahmin ve öngörü kabiliyeti zayıfladıkça, değişimin kabulü olağan ama stratejiye ve oradan uygulamaya odaklanması sık rastlanmayan durumlar. 

Toptan ve perakende ticaret gibi, Türkiye’de sermaye yoğunluğunun düşük, rekabetin yoğun olduğu sektörlerde finansal erişim, mali piyasaların hareketi yönünde belirlenen pasif bir kabul olarak mı sürüp gidecek?. Yoksa, her firmanın varlık ve yükümlülüklerine özgü mali tablo eksenli bir yöne mi? Bugün için trend ikincisine doğru. Dolayısıyla, özsermaye ve çalışma sermayesi kontrolünün sıkı tutulması gerekiyor. 

Kaynaklardan bir diğeri insan kaynakları, mevcut ürünlerin karlılığı sözkonusu olduğunda verimli bir gelecek vaat edebilir. Yatırım iştahının bir parça kenarda tutulduğu dönemlerde, personelin klasik ürünlerde satış hacminin artırılmasına yönlendirilmesi de daha yönetilebilir olacaktır. Çekirdek işe odaklanmak, sadece satış alanının değil, üst düzey yöneticilerin de kendilerini konforlu hissettikleri bir çalışma tarzı.
 

Yönetsel enerjinin, müşteri ilişkilerine, ciro-maliyet döngüsüne yöneltildiği, öze dönen bir perakendeciliğin, yıllar itibariyle genlerine hızlı büyüme ve değişim nakledilmiş sektörün tansiyonuna iyi geleceğini  düşünüyorum. 


Enflasyon dalgasının fiyat rekabetinde firmalara bir stratejik derinlik kazandıracağını söylemeye gerek yok. Ürün fiyatlama konusunda – içinde bulunduğumuz dönemde- ücretlerle paralel bir gelişme görülebilir. Ücretlere gecikmeli olarak yansıtılacak fiyat artışlarının, ciroların, mümkün olduğu kadar çalışma sermayesi olarak tutulabilmesi, fiyat ayarlamalarının ardından, peşin satış – vadeli satış dengesinin kurulabilmesine bağlı. Vadeli satışlarda faiz haddi ile birlikte ücretlerin ve üretim maliyetlerinin yükselme eğilimi kesinlikle dikkate alınmalı. Bu dikkat, fiyat artışlarının sürekli olmayacağı kabulünü de içermeli. Özetle, kampanyaların ‘bugünkü değer’in doğru ölçümüne özgülenmesi gerekiyor.

 

Enflasyon Beklentisi…

Bugün (Perşembe) günü açıklanan enflasyon raporu “malumun ilanı” olarak okunabilir. Merkez Bankası Başkanı Sayın Erdem Başçı’nın konuşmalarında Nisan Ayı’ndaenflasyon oranının zirve yapacağı söylenmişti. Doğalgaz ve elektrik zamlarının fiyat artışlarına geçici bir dönem olağandışı ivme kazandıracağı anlatılıyordu. Nisan’dan sonra özellikle işlenmemiş gıdadaki fiyat yapısı, olası zirveye yeniden tırmanılmasını engelleyecektir. Mevsim şartları ve yağış durumunun da olumlu gelişmelerde katkısı olacaktır.

Nisan enflasyonu ile ilgili peşin peşin yapılan açıklamalarla birlikte, fiyat beklentilerini gözden geçirmek gerekecek. Bankacılık kesiminden gelen sinyaller takipteki alacakların arttığı yönünde. Kredi artış hızında da geçtiğimiz yıllara kıyasla daha ılımlı, dengeli bir artış eğilimi gözleniyor.  İç talebin kamu cephesinde ‘bütçe dengesi’ bakımından açıklar beliriyor. Teşvik paketinin muhtemel gelir kaybı etkisini, 2B arazilerinin satışı gibi geçici girişler dengeleyebilir. Bütçe dengesinde açığın süreceği gibi bir beklenti oluşmadığına, ‘sıkı maliye politikası devam edecektir’ beyanına göre, dış talebin artışı dışında bir talep baskısı görünmüyor. ‘Net ihracattaki artış’ın yarattığı girdiler de ödemeler dengesine yaptığı getiriye kurban verilebilir. Çünkü, oradan doğacak döviz ihtiyacı sonucundaki kur baskısı, dönüp dolaşıp yine enflasyonu vuruyor.  

Kapasite kullanım oranı, sektör endeksleri, iktisadi yönelim anketleri, tüketici güveni, reel kesim güveni, sipariş ve cirolar, stok seviyesi gibi faktörler, geçtiğimiz yıla göre ılımlı bir düşüş hedeflenen iktisadi aktivitenin, aşağıya doğru salınımıyla gelinen seviyede bir süre istikrar kazanacağını gösteriyor. Gelinen noktanın, Türkiye ekonomisinin özkaynak yapısına daha uygun bir seviye olduğu anlaşılıyor.

‘Enflasyon Raporu’na bakıldığında, Merkez Bankası’nın yıl sonu enflasyon oranı tahminini %6,5’a çektiği anlaşılıyor. Yılsonu enflasyonunun %70 olasılıkla %5,3 ile %7,7 arasında oluşacağı tahmininin Türkçe meali böyle. Mayıs ve Haziran’dan itibaren fiyat artışlarının absorbe edileceği varsayımını birkaç koşula bağlı görüyorum. Tarımsal üretim, döviz kuru ve Euro Bölgesi’nde bir şok dalgası görülmez ise…

Enflasyonla mücadelehangi ad altında olursa olsun, faiz haddinin, paranın maliyetinin yükselmesiyle mümkün. Adı ‘faiz koridorunun genişletilmesi’ veya doğrudan ‘politika faizinin gözden geçirilmesi’ de olsa sonuç değişmeyecek. Aynı şekilde Orta Vadeli Plan’daki faiz dışı bütçe giderlerinin disiplinli bir şekilde izlenmesi gerekiyor. Önümüzdeki aylar para ve maliye politikası araçlarının enflasyonla mücadeleye yoğunlaşacağı bir dönem olacaktır.

Fiyatlama davranışının geçmişte yaşanan fiyat artışlarına odaklandığı bir ücret-fiyat yapısında, enflasyonla mücadelenin beklentilerin hızla tamirine yönelmesi gerekiyor.  Aksi halde – mevcut enflasyon oranları birikimli olarak gözden geçirildiğinde, ücret zamları ve ürün fiyatlarındaki talepler birbirini tetikleyebilir.

Uluslararası Ekonomi Çevrelerinin Türkiye’ye Bakışı…

Uluslararası Ekonomi Çevrelerinin Türkiye’ye Bakışı…

Bir yıldır Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da meydana gelen olaylar, doğal olarak dış politikayı da şekillendiriyor. ‘Barış ve istikrar ortamı’  Dünya’da diplomasinin en sık kullandığı terim olurken, maalesef kalıcı bir biçimde tesis edilemedi. Ekonomideki güç merkezi değiştikçe de istikrarsızlık salınımları sıklaşabilecek.

Türkiye Dünya’daki değişimleri yorumlarken, yabancı iş aleminin Türkiye ekonomisi ile ilgili değerlendirmeleri hangi noktalarda toplanıyor? Özellikle altı çizilen başlıklar hangileri?

Uluslararası bağımsız kuruluşlar, resmi merciler, yabancı ekonomi yazarları, akademisyenler nezdinde vurgulanan temalar tartıya konulduğunda, kefenin bir tarafında “hızlı büyüme”, diğer tarafında “cari denge” var. Kullanılan tartı hassaslaştıkça, terazide “bütçe” ve “enflasyon beklentisi”, “döviz rezervi” ve “döviz kuru” yer alabiliyor. Çeşitlendirildiğinde “işgücü maliyeti-işsizlik oranı”, “faiz oranı-tasarruf düzeyi-gelir dağılımı” gibi alanları okuyabiliyorsunuz. Belki de “kaynak- harcama dengesi” sorunu denilse en doğru tarif bulunmuş olacak.

Büyümeden başlayalım. 2011 yılının son çeyreğiyle başlayan “iniş” beklentisi beklendiği kadar sert olmadı. Bunda Euro Bölgesi’ndeki tozların halının altına süpürülmesinin çok önemli payı var. Dışarıdan bakıldığında, Türkiye ekonomisinin büyüme beklentisi sürekli yukarıya doğru revize ediliyor. Yabancı uzmanların, Türkiye’de özel sektörün dış borç gelişimine dair kaygılarını ve azalan dış açığa karşın dış ticaret hadlerindeki aleyhte gelişmeleri yabana atmamak gerekir.

Sermaye girişindeki yavaşlama, doğrudan yatırımlar için sözkonusu değil. Doğrudan yatırımlarda geleneksel pazarların Türkiye’ye bakışında tedbirli de olsa iyimserlik görülüyor. Rakamlara göre, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere herkesin dillendirdiği ‘Körfez sermayesinin doğrudan yatırımlara teveccüh göstereceği beklentisi’ henüz gerçekleşmiş değil. En azından 2011, böyle söylüyor. Körfez’in petrol fiyatıyla birlikte kazancı arttıkça, portföy yatırımlarını satınalma ve yeni yatırıma dönüşebilir. Raporlara göre, “uluslararası yatırımcılar, yoğunlukla sağlık, finansal hizmetler, üretim, gıda-içecek, e-ticaret ve enerji sektörleri”ne ağırlık veriyor. Türkiye’nin nüfus yoğunluğu, stratejik sektörleri olduğu kadar perakende alanını da cazip hale getiriyor.

Anlaşılan, krize rağmen, nasıl Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye ihracatı için geleneksel pazarsa, Türkiye de, AB ekonomilerinin doğrudan yatırım yapmak üzere avantajlı saydığı ülkelerin başında geliyor.

İlk 10 Ülke
(Türkiye’ye Doğrudan Yatırım)  
2011 Yılı Girişi
(milyar dolar)
1
Avusturya
2.23
2
İspanya
2.23
3
Hollanda
1.62
4
Belçika
1.47
5
ABD
1.40
6
Azerbaycan
1.26
7
Fransa
0,98
8
İngiltere
0,91
9
Rusya
761
10
Almanya
605

Euro Bölgesi ve ABD pazarlarında artan parasal olanakların, kendi ekonomileri içerisinde kâra dönüşebilmesi için zamana ihtiyaç var. Türkiye, içeride “yumuşak iniş” senaryosu ile , portföy yatırımları konusunda verimli de olsa, yabancı yatırımcı için şimdilerde cennet olarak tarif edilemez. Üstelik, Euro Bölgesi’nde sütten ağzı yanan fon sahipleri temkinli olmayı sürdürecekler. Küresel Risk İştahı güçlenirken yabancı yatırımcının sürekli getiri sağlayacak doğrudan yatırımları tercih etmesine şaşırmamak gerekir. Ekonomide zor bir yıl beklentisine karşın, yabancı yatırımlarda pozitif trendler gözlenebilir. Son günlerde, Kuzey – Batı Avrupa ve ABD ile ilişkilerin bu çerçeveden de ele alındığı anlaşılıyor. Benzer politika, Türki Cumhuriyetler için de geçerli kılınabilir.

Uluslararası Doğrudan Yatırım Girişlerinin
Bölgeler İtibari ile Dağılımı (2007-2011)
(Milyar $)
2007
2008
2009
2010
2011
2007-2011
Avrupa
12.9
11.3
5.2
4.9
12.3
46.8
Pay (%)
67,8
77,1
83,7
80,0
77,9
75,3
Kuzey Amerika
4.2
0,891
0,312
0,378
1.4
7.2
Pay (%)
22,1
6,0
5,0
6,0
9,1
11,6

Kaynak: YASED

Teşvik Paketi…

Teşvik Paketi…

Geçtiğimiz hafta tanıtımı yapıldı. Henüz kararname, ek liste, tebliğ gibi mevzuat desteği yayınlanmadı. Alınan bilgiye göre Para Politikası Kurulu toplantısının beklendiği söyleniyor. Hangi bölgede hangi sektörler veya alt sektörlerin destekleneceği ve diğer konular henüz net değil. Özellikle,  yatırımların yapıldığı tarih itibariyle nereye kadar geriye götürüleceği, tarih bakımından kapsamı belli olmadan bir şey söylemek erken olur. Yine de özgün yönleri olan, kapsamlı bir teşvik sistemi ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmeliyiz.

Bir defa, bölge sınıflandırılması yeniden ele alınmış. Bir önceki nesil teşvik paketindeki 4 bölgeli sistem terk edilmiş. Sayın Başbakan’ın ifadesine göre, sınıflandırma konusundaki şikayetlerin yoğunluğu yeni kategorileri zorunlu kılmış. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın beyanlarına bakılırsa, geniş katılımlı bir çalışma yapılmış-ki öyle görünüyor-.

İş dünyasını heyecanlandıracak ve istihdam sağlayacak yeniliklerin başında, gelir vergisi stopajının terkini ile sigorta primi işçi hissesi desteği geliyor. Bir başka önemli avantaj, yatırıma katkı tutarının yatırımcının tüm faaliyetlerinden elde ettiği kazançlar üzerinden indirim hakkı sağlanması. Bölgesel eşitsizliği giderme çabaları bakımından en cazip unsurlardan biri olabilir.

Ana stratejinin cari açık ya da ara malı girdi bağımlılığını önleme odaklı olduğu anlaşılıyor. Ekonomi Bakanlığı’nın  tanıtımında vurgulanan tema bu şekilde. Stratejik sektörlerin daha geniş yatırım imkanlarından yararlanması ve asgari yatırım tutarının indirimi sağlanarak avantajlar genele yayılmaya çalışılmış.

Teşvik paketinin içinde dış ticaret dengesinin dışında gözetilen ama zikredilmeyen konu, sermaye yoğunluğunun optimizasyonu olabilir. İstihdam alanında da beklenenin üstünde bir yarar sağlanacağını düşünüyorum.

Sermaye yoğunluğuna geldiğimizde, yapılan hesaplamalara göre bir çok stratejik alanın 3 veya 4 büyük oyuncunun kontrolünde olduğu, bazı alanlarda da rekabet yoğun bir anlayışın hakim olduğu biliniyor. Özellikle enerji, madencilik, demiryolu taşımacılığı gibi alanlarda yoğun ya da tam tersi bir şekilde genel taşımacılık, inşaat gibi sektörlerde dağınık bir girişim perspektifi var. Bir önceki yazıda konuya değinmiş, rekabetin yoğunlaştırılması, bazen de, aksi yönde derlenip toparlanması gereken iş kollarının bulunduğunu belirtmiştim. Yeni teşviklerin sermaye yoğunluğunu dikkate aldığını görmek sevindirici oldu.

Başta da belirttiğim gibi, mevzuat tamamlanmadan, genel bilgilendirmenin dışında söylenecek şeyler eksik kalacak. Bugüne kadar yapılan teşvik düzenlemeleri arasında eksik kalan konuların kesişim kümeleri eklenerek, daha kapsayıcı ve aynı zamanda nokta atışlar yapan bir sistem olduğunu söyleyebilirim. Özellikle ‘altıncı bölge’de, yeterli yatırım miktarı ve istihdam koşullarına uyulduğunda, yapılan yatırımdan daha fazla teşvik sağlanan bir çerçeve çizilmiş*.

*İlgilenenler, http://www.ekonomi.gov.tradresinden, tesvik@ekonomi.gov.tr  ‘ye e-posta yoluyla veya 444 43 63 telefondan farklı bilgilere ulaşabilirler.

Geleneksel Milli Gelir Egzersizleri…

Geleneksel Milli Gelir Egzersizleri…

Hafta içerisinde, 3 ayda bir tekrarlanan ‘milli gelir çeyreği’ büyüme performansı ile enflasyon verileri yakın tarihlerde açıklanmış oldu. Ekonomi  yazarlarının neredeyse kutsal ‘3 aylar’ farizalarından biri haline gelen gündemi görmezden gelmesi uygun değil.

Öncelikle, 2011 yılının son çeyreğinde belirginleşen yumuşak iniş süreci tescil edilmiş oldu. Son çeyrekteki döviz dalgalanmaları ve rezerv kaybı ve ilintili döviz girişlerindeki kayıplar, bu beklentinin oluşmasına yardımcı olmuştu. Sürpriz yok. Hükümet de, resmi ağızlardan ve belgelerden (OVP) bugünün algısını oluşturmaya çalışmıştı. Teknik durumla, algı arasındaki farkın en az olduğu süreçlerden birini yaşadık.

*Önceki yılın aynı dönemine göre

**Bir önceki dönem sonuna göre

Beklentiler dahilinde oluştuğuna göre, ‘Milli gelir rakamları ile ilgili orijinal olan ne var?’ diye baktığınızda’,  yılın tamamlanması ile netleşen beklenti ve riskleri tekrarlayabiliriz.

·         Dış açık azaldıkça, olumsuz katkısı da azaldığı için, milli gelirde göreli bir iyileşme yarattı.

·         Milli Gelire katkı bakımından sektörler ve harcama grupları bakımından önemli farklar oluşmuyor. Mesela, özel tüketim harcamalarında beklenen daralmayı görmek mümkün değil. Kastettiğim, harcama seviyesi değil. Harcamaların milli gelir içerisindeki payı değişmiyor. Önümüzdeki günlerde problem olabilecek bir konu olmaya devam ediyor.

·         Özel kesimin yatırım harcamalarında beklenen daralma gerçekleşebilir.

·         Devlet bütçesi konjonktür karşıtı ya da bir stabilizatör rolü oynamaya devam edecek gibi görünüyor. Ekonomi ısındığı zaman, harcamalarını azaltmaya, durağanlıkta ise piyasayı destekleyen adımlar atabiliyor. Kamunun, bütçe yönetiminde genel iktisadi ortamı kolladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

·         Kısa vadeli ve döviz cinsinden borçlanmalarla ilgili sürprizlere açık olmak gerekiyor.

Sektörel tercihler…

·         İmalat sanayinin ve inşaatın lokomotif gücüne dikkat çekilebilir. İmalat sanayinin milli gelire katkısı 2011’in ilk yarısına göre kısmi bir düşüş gösterse de yıl genelini %24’le tamamladı. İnşaatta da %5’in üzerindeki katkı seyri devam ediyor.

·         İstihdam olanakları düşünülerek, her iki sektörde hareket sağlayacak teşviklerin ivedilikle gündeme getirilmesi yerinde olacaktır. Zira, imalat sanayinde ve inşaatta sermaye yoğunluğu yüksek değil. Oldukça rekabetçi bir iş ortamı oluşmuş görünüyor. Bu alanlarda, bir ölçek planlamasına ihtiyaç olabilir. Sermaye yoğunluğunun artması, kaliteyi, verimlilik ve karlılığı artırabilecektir. Aksi halde, bu seviyelerden sonra milli gelire katkı bakımından tıkanıklık gözlemlenebilir.

Enflasyon…

Fiyat artışlarındaki son durum da beklendiği gibi…  Enerji fiyatlarındaki risk gerçekleşti ve devamı da gelebilir. Dövizin tansiyonu düşmüştü,  yeniden yükselmeye başladı. Dövize bağlı girdilerle gıda fiyatlarındaki olumlu fiyat gelişmeleri birlikte ele alınmalı. İki etki birbirlerini nötralize etse bile, enflasyonun yılsonunda planlanan %5’lik sınırı aşması kaçınılmaz görünüyor. Doğalgazla ilgili zammın Nisan ayı hesabına dahil olacağını da gözden kaçırmamak gerekiyor. Doğalgazda zam oranı bu kadar yüksek olmasaydı, Nisan ayı hesabını bahar aylarının tarımsal fiyat düşüşleri dengeleyebilirdi.

Büyüme rakamları sektöre yön gösteriyor…

2011 yılında Türkiye ekonomisinin %8,5 oranında büyüdüğü, Nisan’ın ilk işgünü açıklandı. Türkiye ile birlikte Çin ve Asya çevresindeki küçük ekonomiler de hızlı gelişen ekonomiler. Afrika’da ve Ortadoğu’da da benzer dönemsel hızlanmalar beklemek gerekiyor. Küresel ekonomiden bu kadar ayrışan gelişme hızları, sektörün üretim ve dağıtım döngüsüne dair bazı işaretler taşıyor.

Öncelikle büyümenin niteliği ve devamlılığına değinelim. Özellikle Asya ve Ortadoğu’da atıl kapasitelerin varlığı bu ülkeler için büyük bir fırsat. Bence küresel ekonominin gelişme hızı ile rekortmen ekonomilerin aktivitesi bu bakımdan karşılaştırılabilir değil. Atıl kapasitelerin bulunduğu, sermayenin dağılmadığı, işlenmemiş toprakların, küçük yatırımlarla harekete geçebilen büyük iktisadi gücün bulunduğu benzer ekonomiler, her zaman bir büyüme refleksi vermişlerdir.

Rekabetçi işgücünün,  geniş iç pazarların ve rekabetçi dış ticaret şartlarının bir araya geldiği coğrafyaların ortalamanın üzerinde gelişmesi kadar doğal bir ekonomik ortam olamaz. Afrika ve Ortadoğu’da ise çeşitli nedenlerle neredeyse durma noktasına gelen iş hayatının kımıldanması, baz etkisinin yardımıyla %50’lere varan artışlar getirebiliyor.

Türkiye özelinde 2011 yılının sonundan bu yana ekonomi yönetiminin de seslendirdiği yumuşak iniş senaryosu halen gündemde. 2012’nin ilk çeyreği için beklentiler gerçekleşmiş görünüyor. Bugün itibariyle, %4’lük büyüme hedefi bu bakımdan gerçekçi. Yumuşak inişle birlikte perakendecilik sektörünün, çevresel şartları nasıl fırsata dönüştürebileceğini anlamak gerekiyor.

Büyüme hızı bakımından küresel ekonomiden ayrışan ekonomilerin hangi makroekonomik imkanlara sahip olduğunu bildiğimize göre, sıra, bu pazarların tüketici profilini hatırlamaya geldi demektir.

Dünya’nın Doğu’sundaki hızlı büyümenin insani fotoğrafını hep birlikte izliyoruz. Benzer süreçlerde, büyüyen gelir, iyi dağılmadığı için, pazarın geniş bir tüketim skalasına kavuşamadığı malum. Büyüyen gelirin büyük bölümü, stratejik sektörlerdeki maddi yoğunlaşma nedeniyle genellikle en büyük ilk dört- beş yatırımcının hanesine yazılıyor.

Tüketime değil yatırımlara yönelen gelirin, yüksek tasarruf hacmi sayesinde oluştuğu, yıllara sari gelire dönüştüğü anlaşılıyor. Yani, hızlı büyüme, -diğer şartlar sabitken- bir süre daha devam edecektir.  ‘Kitlelere yayılan, yüksek standartlara haiz bir kalite algısının oluştuğunu göremiyoruz’demiştik. Ama, az sayıda girişimcinin olağanüstü gelirlerini harcarken,  lüks tüketime ağırlık verdiği muhakkak. 

Olağan beklenti, gösteriş harcamaları, lüks konut ve taşıt edinme, turizm harcamaları merkezinde toplanıyor. Bu anlamda, Doğu’nun lüks tüketim fuarlarına ilgisinin artacağı, lüks tüketimi ‘öğreneceği’ bir on yıl, sektörün gündeminde olmalı.

AVM yatırımları ile markaların toplu girişi, süper ve hiper marketlerle ortak planlanan geniş yatırımlar, cazip fırsatlar sunacaktır. İmalat sanayi bakımından, henüz barış ve istikrar gözetiminin sürmesi gerekiyor.

Bu süreçte, Türkiye’nin büyüme oranını kontrol altında tutması gerekiyor. Zira, daha az enerji tüketerek aynı oranda büyümek mümkün değil maalesef. Hızlı büyüdükçe ve büyümek için döviz ihtiyacı da enerji tüketimi de artmaya, döviz değeri yükselmeye devam edecektir Türkiye’de. Diğer hızlı büyüyen ülke ekonomileri dış ticaret fazlası verdikleri için, Türkiye’nin açık olduğu risklere muhatap değiller.

Bizim maliyetimiz, petrol üreticisinin geliri…

Petrol fiyatları arttıkça, Ortadoğu ve Körfez Ülkeleri zenginleşiyor. Türkiye’de reel ve finansal sektörün, zenginleşen coğrafyalardan para ve sermaye piyasalarına akan fonu çekmek, lüks perakendeciliğin estetik, fiyat ve kalite oryantasyonu (bazen de ‘oryantalizasyon’!) sağlamak gibi bir zorunlulukla karşı karşıya olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yok.

Türk Ticaret Kanunu’nun getireceği yararlar ve maliyetler…

Türk Ticaret Kanunu’nun getireceği yararlar ve maliyetler…

Kamuoyunda uzun süre tartışıldıktan sonra yasalaşan Türk Ticaret Kanunu  değişiklikleri yeniden gündeme geliyor. 1 Temmuz 2012 tarihinden itibaren yürürlük kazanacak pek çok madde,  şirketleri ve sahiplerini yakından ilgilendiriyor. Özellikle şirket sahipleri ile firmanın tüzel kişiliği arasındaki ilişki değişiyor. Hürriyeti bağlayıcı cezalarla, para cezalarıyla desteklenen bir davranış değişikliği zorunluluğu getiriliyor.

 Bu tür değişiklikler, bugüne dek muhasebecileri, mali müşavirleri, firmanın üst düzey yöneticilerini daha çok ilgilendirirdi. Formalitedeki yenilikler, çoğunlukla şirket sahiplerinin şirket ile olan parasal ilişkisinin içeriğini değil biçimini değiştirirdi.  Kanundaki düzenlemeler bu kez niteliksel, işin aslına dair olanları öne çıkarıyor.

Şirketlerde ‘kimin eli, kimin cebinde?’ sorunu…

Özellikle, işletme ile iş sahibi arasında bir türlü anlaşılamayan, ‘kimin eli kimin cebinde’ sorununa çözüm getirilmeye çalışılmış. Muhasebenin temel varsayımları arasında, ‘işletmenin kişiliği varsayımı’nın türevleri diyelim bu kurallara. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, iş sahibi ya da sermaye sahibi bizzat işi idare etiği için, bu ayrımın anlaşılması kolay değil. Ama, şöyle anlatmaya çalışalım; işletme, sahibinden, müdüründen, yöneticisinden bağımsız bir iktisadi ünite. Ürettikleri, kullandığı üretim faktörleri, para ve sermaye akımı ile başlı başlına bir birim.

Yeni kanun bu ilkeyi oturtmak için müteşebbisin işletmeden borç almasını yasaklamış. Çünkü, işletme ile muhatapları arasında, şahsa endeksli bir temas kurulması istenmiyor artık. Bankasıyla, vergi idaresiyle, küçük, büyük ortaklarıyla, işçisiyle, sendikasıyla irtibatında işletmenin sahip olduğu hak ve menfaatlerin korunması gerektiği düşünülmüş. En başta işin işletme sahibinden korunması, aynı zamanda, sermaye sahibini de işletmenin vereceği olası zararlardan muaf tutmuş oluyor aslında. Tersini düşünürsek, işletmeden borç almak da borç vermek de kurallara bağlandığına göre, karşılıklı olarak kuralsız temasın önlenmesi hedefleniyor.  Muhasebede meşhur ‘Ortaklar Cari Hesabı’nın nasıl kullanıldığını bilenler biliyor zaten.

İşletme, ekonomik ve sosyal çevresi olan bir iktisadi ünite. Aynı zamanda, coğrafi, teknik ve fiziken de sağlıklı kılınması gereken bir yarı kamusal  varlık kazanıyor şimdilerde. Varlık ve yükümlülüklerinin, gelir-gider akımının, nakit akımının şeffaf olması, bu bakımdan önemli. Diğer işletmelerle ilişkilerde, hatta tüketicilerle arasındaki hukukunda tabi olunan mevzuat da sahibinden bağımsız duruma geliyor.

Mevcut geçiş vergi yasalarında hedeflenmişti…

İşletmelerin hesap sistemi ve muhataplarla  ilişkiler bakımından sağlıklı sonuçlar yaratacak bir düzenleme. Daha önce, vergisel yönden ele alınarak ‘transfer fiyatlandırması’ ve/veya ‘örtülü kazanç dağıtımı’, ‘örtülü sermaye’ şekilleriyle mevzuata girmişti. İşletme sahibinin şirkete verdiği borçlar, şirketten çektiği değerler, kendisinin ve yakınlarının aldığı ücretler gibi pek çok alanda hesap hareketleri ile sorun çözülüyordu. Bu defa, vergisel içeriğin dışında, teşebbüsün kendi hesabını bilmesi amacıyla yürürlük kazanmış oluyor.

Denetçi atanmasında uyulması gereken kurallar, her bir firmanın web sitesi kullanma zorunluluğu gibi maliyet doğuran başka pek çok düzenleme de aynı yasanın içerisinde mevcut.

Sonuç…

Mevzuat sorunları giderilir. Şirketler gereken uyumu sağlarlar. Fakat, anlaşılması gereken asıl hususu işletme sahipleri kendilerine sormalı.

Bir işletme olarak biz bu işlem maliyetlerine katlanabilecek miyiz? Bu düzenlemelere uygun bir mali yapımız var mı veya hedeflenen yapıyı kurabilecek miyiz ? Bu soruların cevabına göre, bazı şirketlerin şahıs işletmelerine, şahıs işletmelerinin de şirketlere dönüşmesi gerekebilir. 

Önümüzdeki iki üç yıl içerisinde Türkiye’deki iş hayatında, sermaye- yoğun işletmelerle emek- yoğun işletmeler arasındaki çizgi kalınlaşacak.Bazı şirketler için büyümek kadar, aynı seviyede kalmak veya küçülmek de uygun kararlar olabilir. Şartlar bu yönde gelişiyor.

‘İyi Ekonomi’…

‘İyi Ekonomi’…

Bugünlerde “iyi ekonomi” deyince aklınıza ne geliyor?  Daha çok, ‘istikrarlı’ olan. ‘Stabil’olan ekonomik bir tablo, halk tabiri ile ‘arıza çıkarmayan’ bir iktisadi yapı tarif ediyor değil mi? ‘iyi ekonomi’yi. Buradan hareketle doğru ‘ekonomi politikası’ da, istikrarsızlıkları önleyen, mevcut istikrarsızlıkları kararlı bir dengeye taşıyan para ve maliye politikaları bileşimi anlamında kullanılagelmiş oluyor. Tabii ki doğru yaklaşım, salt istikrar üzerine kurulu tariflerden oluşmamalı. Herşeye rağmen, varsayalım ki tanım doğru…

İyi ekonomiyi bu yönüyle tarif ettiğinizde, moda tabirle ‘makro sakıngan’lara, istikrarsızlığı önleyici ve stabilizatörlere konsantre oluyorsunuz. Ekonominin amaçlarını sıralarken, tüketicinin ortasında küçücük kaldığı dairelerin en dış halkası ile meşgul olup, görünürde daha önemli işlerle uğraşıyorsunuz.  “Önleyici hekimlik”le ilginiz, alakanız yok. Akut problemler bu denli baskın olunca da kronik hastalığa çare bulmakta zorlanılıyor.

Seçmen tüketici…

Kriz yaratan ekonomiden, sürdürülebilir ekonomiye geçiş için tüketici odaklı politikaların dışındaki seçenekler kalıcı çözümleri getirmeyecektir. Çünkü, tüketici aynı zamanda seçmendir. Fiyat mekanizması aracılığıyla üretime de yön verir. Seçmen olarak, kamu harcamalarının artmasını, kendisine sunulan kamu hizmetinin daha kaliteli ve çeşitli olmasını talep eder. Fakat, hizmet bedelinin karşılanması konusunda cimridir.

Aynı zamanda,  daha az vergi ödemeyi vaad eden projelere oy vermeye meyillidir. On yıllar önce adına ‘Kamu Tercihi Teorisi’ denilen bu teori fazlasıyla liberal bulunsa da realite böyle. Devamında, bugün aldığı hizmetin bedelini bugün ödemek istemeyen seçmenin, devleti vergi yerine borçlanmaya, kendisi yerine gelecek nesillere fatura etme eğilimine sahip olduğu da ortaya çıkmış olur.

Tüketici, üretici, kamu kesimi ve finansçının saat farkı: Paris, İstanbul, Ankara, New York…

Bahsedilen güdülerin, ‘politik aktörler için de geçerli olduğu açıktır’, demiştik. Siyasi irade, daha çok hizmet sunarak, finansmanını daha sonra sağlayan bir kamu otoritesini yönetmeyi yeğlemektedir. Tüketici ile üreticinin arz-talep bakımından zaman döngüsü de günün ekonomik koşullarına göre oluşuyor.

Sürekli, yeni ürün, mevcut üründe yenilik arayan tüketim ayağı, üreticinin giderek artan bir yatırım-yeni ürün-yatırım stoğu sarmalına girmesini, amortisman süresi kısalan yatırım maliyetine katlanmasını zorunlu kılıyor. Kamu kesimi gibi, üreticiler da artan finansman ihtiyacını-maliyetini karşılamak zorunda kalıyor. Rekabet nedeniyle, ek maliyet, bir sonraki yeni ürünün maliyetine eklenebiliyor. Gecikmeli maliyet-fiyat yansıması, ürün ömrünü kısaltıyor. Tüketici,  önünde bir sınır olmadığı için, kredi arzını tüketime dönüştürmekte sakınca görmüyor.

Balonun şişmesinde finans kesimi etkili…

Talep cephesi, hem tüketici hem seçmen vasfıyla, kamu kesimini ve üretici kanadını siyasi ve ticari ürün mal ve hizmet arzını artırmaya motive ediyor. Bu güdülenme, ‘vergi gelirleri ile karşılanamayan kamu harcamaları’, ‘şirketler için öz kaynaklarla finanse edilemeyen yatırım giderleri’ anlamına geliyor. Finans kesimi ise her üç alan için de fon transferi yapmak zorunda kalıyor.

Nakit akımı, sermaye birikiminin yoğun olduğu yerlerden, sermaye ihtiyacı olan piyasalara aktığı sürece sorun yoktu. Fiyat-değer uçurumu açıldıkça, aradaki farkın gelişmekte olan ülkelerden transfer edilmesi mümkün oldu. Bileşik Kaplar Yasası getiriyi azalttıkça da, şişen sanal fiyatlara göre yapılmak istenen kar realizasyonu için gereken nakdin temin edilmesi mümkün olamadı.

Nüfus yaşlandıkça…

Son olarak, beklenen yaşam süresinin uzaması da nüfusun bir kısmını üretimin dışındaki tüketiciler olmaya itiyor. Hem kamu hizmet arzında hem de ticari ürün tüketiminde artış bekleyen bir başka popülasyonu da bu kümedekiler oluşturuyor.

Hikayenin başı unutulmadıysa, zincirleme kazaların, tüketici tercihinin önünde reel sınır bulunmayışı noktasından başladığı anlaşılacaktır. ‘İyi ekonomi’ için ‘mikro sakınganlar’ın devreye alınmasında yarar var. Bu konuya devam edebiliriz.