Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

Kıbrıs Rum Kesimi Sorunundan Çıkarılacak Dersler…

Küçük ekonomilerin de krizden etkilenmesi doğal. Rüzgarı en erken alan veya bitti-bitiyor derken son darbede yere serilen ekonomiler, ada ekonomileri olabiliyor. Küresel krizin başında İzlanda’nın durumunu hatırlayanlar çıkacaktır. Bir ada ekonomisi olarak varlığının çok üzerinde sermaye akımını taşıyan Güney Kıbrıs gibi çökmüştü o da. Kamulaştırmalar, siyasi değişimler birbirini izledi İzlanda’da. Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB’ne tam üye olarak kabul edildiği ve sonrasında dönem başkanlığı yaptığı süreçte, ekonomisi ile ilgili kriz emareleri yok değildi. En hafifinden krize açık bir piyasa yapısı olduğu anlaşılıyordu.

Geçtiğimiz haftalarda AB’nden mevduatlara vergi getirmesi uyarısını aldı Güney Kıbrıs’lılar. Siyaseten kabulü zor bir uygulamayı red de etse, G. Kıbrıs, yakın zamanda enerji hatlarının devri, toprak satışı, petrol ve gaz arama izinleri aracılığıyla büyük nakit girişleri sağlamaya zorlanabilir.

Tek para biriminin zararları…

Küçük ekonomiler sermaye akımlarına açıldığında öncelikle hızlı girişlerin etkisiyle bir sınıf atlıyorlar. Ortak para birimi kullanımı yatırımcılara güven verdiği için zaman zaman kar realizasyonları veya krizler dolayısıyla fonların sahiplerine geri döndüğü dönemler oluyor. Yine küçük ölçekli ekonomilerin vergi avantajları yoluyla mevduat sahiplerine cazip imkanlar sundukları da ayrı bir vaka. Off-shore bankacılık ada ekonomileri için en basit kalkınma aracı olarak değerlendiriliyor.

Ekonomiler, olası bir dış açık verdiklerinde kendi merkez bankalarında basmadıkları bir parayı devalüe de edemiyorlar tabii ki. Sermaye çıkışı bu defa finansal kesimin erimesine ve paniğe yol açarak kartopu gibi büyüyen bir hem iç hem de dış açık görünümü sergilenmesine yol açıyor.

İç piyasaya borçlarınız da ortak para birimi ile olunca, ne borçların vadesini uzatabiliyorsunuz (konversiyon) ne de para basıp enflasyonist bir etki pahasına da olsa borçları ödeyebiliyorsunuz. Hatta moratoryum ilan etmek, ‘ben bu borçları ödemiyorum ey ahali!’ diyebilmek dahi sizin elinizde olamıyor. Kısacası iç borçlanma senetleri bile, dış borçlar kadar risk taşıyan bir unsur haline geliyor. Hemen önünüze bir acı reçete konularak, sisteme olan güveni tazelemeniz talep ediliyor.

BRICS Para Fonu Geliyor…

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika liderleri tekrar bir araya gelerek bir para fonu oluşturma konusunu görüşmek üzere toplanıyorlar. Bu noktaya dikkat: Fon, Suriye ekonomisine de destek verecek. IMF’nin pabucu dama atıldıktan sonra Dünya ekonomisi makyajlarla günü kurtarmaya çalışırken, artık farklı bir ekonomik ve siyasi blok olduğu her haliyle belli olan ekonomiler kendi dertlerine derman olmanın peşinde.

Suriye’yi de işin içine kattıklarına göre, başlangıçta konulan 50 Milyar Dolar’lık sembolik fon yeterli olmasa da, sayılan ülkelerin Dünya’nın geleceği ile ilgili planları ciddi. Zamanla oluşacak ara bölgede, Türkiye’nin rolü ciddi ölçüde gelişebilir. TL’sının ‘rezerv para’ olma konusu defalarca yazılmış da olsa, fikrin canlı tutulmasında yarar var.

‘Parasal Birlik’ ne zaman yararlı?

Yeni oluşan devletlerin, krizden ancak para sistemini değiştirerek çıkabilecek olanların sayısı arttıkça, TL, Türkiye gibi hammadde üretmeyen ve enerji ithal eden ekonomilerin ihtiyacını karşılayacak para birimi olabilir. AB ve Euro ile ‘parasal birlik’ sağlanmayacaksa, TL’nin hinterlandını oluşturmak gerekiyor. Sermaye akımlarının med-cezirlerinden korunmanın en iyi yolu, işlemlere konu olan parayı kendi matbaasında basabilen bir ülke ekonomisi olmaktan geçiyor.

Çıktı açığı devam ediyor mu?

Ekonomi her şeyden önce bir kaynak-harcama dengesi. Bir ülke sözkonusu olduğunda da, tüm bir dünya ekonomisinden de söz edilse. Bir ekonominin potansiyeli ile fiili üretim değerleri arasındaki farka çıktı açığı adı veriliyor. Zaman zaman potansiyelinin ötesine geçen üretim düzeyi (pozitif çıktı açığı), kaynaklarının gerisinde üretim yapan bir ekonomide ise negatif çıktı açığının bulunduğu kabul ediliyor. Türkiye ekonomisi için şu anda negatif çıktı açığı bulunduğu konusunda bir konsensüs mevcut. Yani, ekonomi elindeki kaynaklarla bugünün ötesinde bir refaha ulaşabilir. Tahminler 2014 yılının altıncı ayına kadar çıktı açığının süreceğini gösteriyor.

Geçen yıl uygulanan politikaların süreci nasıl etkilediği malum. Ekonomi politikasını inşa eden otoriteler kontrolü elden bırakmanın erken olduğu görüşündeler. Potansiyel büyüme ile çelişkili görünen bu tutumun sebeplerinin araştırılması gerekiyor.

Risk iştahı artıyor…

Gelişmekte olan ülkelerdeki risk iştahı arttıkça, Türkiye ekonomisindeki risk birikimi de artıyor demektir. Gelişmiş ülkelerde risk, kamu kağıtları üzerinde biriktiği için oralardaki soruna Türkiye ekonomisi ile aynı pencereden bakmak uygun değil.  Türkiye için kaynak-harcama dengesizliğinin yansıdığı mecra, hanehalkı ve özel sektör. İki kesimdeki borç stoğunun Türkiye’nin kendine özgü koşullarına oranla yüksek olduğu düşünülebilir. Hanehalkı borçlarının seviyesi halen Batı ekonomilerinin gerisinde olduğu için bu iddia otoriteler bakımından ikna edici bulunmuyor. Fakat, özel sektörün borçları rahatlıkla risk yönetiminin sınırları içerisine giriyor. İki nedenle; Borçlar döviz cinsinden ve yatırımda kullanılan fonların kısa vadede talep bakımından beklenen karşılığı bulması gecikebilir.

Amaç enflasyonu önlemekse…

Başta bahsettiğim negatif çıktı açığı enflasyon görünümü bakımından çok değerli bir olgu. Tersi olsa, yani talep düzeyi potansiyelin üstünde seyretseydi, kesinlikle enflasyonu artırıcı yönde bir baskı oluşturacaktı. Bugünkü talep düzeyi muhakkak fiyat istikrarını koruyucu işlev görüyor.

Borçlanmada çıkış yolu vadeyi uzatmak…

Özel sektörün öngördüğü büyüme dinamiği ile borçlanma ihtiyacı arasında bir bağ olduğu ortada. Madem ki, yatırım harcamalarını finanse etmek için yurtdışındaki mali aracılara başvurulacak, vadeyi uzatmak, uzayan vadeye ödenecek faiz yükünü,  içeride azalan faiz yükü ile dengelemeyi denemek gerekiyor. Hazinenin de vadeyi uzatma çabası varken bu seçenek gözden geçirilebilir. Çünkü borçların bir kısmı geri ödemelerde, yine borç çevirmede kullanılıyor. Döviz cinsinden borçlanmada sadece faiz yükünü değil, kur riskini de kabullendiğinizde, geri dönüşlerde talebin canlanmasına bel bağlamak gerekecek. Artan iş hacminin geri ödemelerdeki kur artışını emebileceğini umabiliriz. Orta ve uzun vadede mümkün.

Ekonomi uzun süredir ‘Yapısal Değişim’ sinyali veriyor…

Sanayi üretimi, dış ticaret rakamları ve ciro-siparişlerden yapılan niyet okumaları ekonominin dönüşümü ile ilgili ihtiyaçları da bünyesinde taşıyor. Finansal göstergelerle birleştiğinde, Türkiye ekonomisinin sıçrama yapması için ihtiyaç duyduğu dinamiğin ancak kendi içinde bir değişim ile gerçekleşebileceği anlaşılıyor.

Ekonomide bir sorun kronikleşmeye yüz tuttuğunda sorunun çözümü için başvurulan kavramlar da sık kullanılır hale gelir. Şöyle geriye dönüp son yirmi yılda nelerin vurgulandığını hatırlarsanız ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak. Mesela; 1990’lar tümüyle bir ‘kamu açıkları’ literatürünün taraması ile geçti. Kamu Açığı Borçlanma Gereği (PSBR), enflasyon, bütçe reformu, vergi reformu bu sorun tartışılırken gündeme gelen temalar oldu. 2000’lerin gündemi de ‘yapısal değişim’di. Özellikle Türkiye’de yapısal değişim deyince ekonominin kamu yönetiminden kaynaklanan sorunlarının çözümüne işaret edilirdi. 2010’dan itibaren artık özel sektörün yapısal değişimi konuşuluyor.

Özel sektörde değişim…

Yukarıdaki kronolojik sıralamayı özel sektörün sorunları için yapmaya çalışırsak; 1990’ların, mali ve reel kesimin 1980’lerin sonunda başlayan dışa açılmasının sürdürülmesi, ihracat hamlesi ihtiyacı, tüketim-yatırım dengesinin kurulması ve yüksek faizden kaynaklanan finansal becerilerin geliştirilmesi ile geçtiğini söyleyebiliriz. 2001 krizini milat kabul edersek, bugüne kadarki evre, özel kesimde sırasıyla KOBİ’lerin, dış finansman olanaklarının, risk yönetimi, kurumsallaşma alanlarının konuşulduğu dönemler oldu.

Makro açıdan, 2010 ve sonrasında hızlı büyüme, dış açık ve ardından kontrollü yavaşlama makroekonominin baş gündemini oluşturmaya devam ediyor. Küresel krizin etkisinden bağımsız olarak düşünüldüğünde, 10 yıla yakın süre devam eden büyüme sürecinin kesintiye uğraması,  yeniden bir ‘yapısal reform’, ‘yapısal sorun’ tablosu ortaya çıkardı. Makroekonomik sorunların bir kısmı giderilirken, devletin iş yapış biçimi yeni regülasyonları, yeni yükler de küçük sermayeden büyük sermayeye doğru bir akımı yarattı.

İşletmecilikte başarının sınırları…

Geçtiğimiz on yıllık süreçte; Firma nezdinde KOBİ’ler açısından ayakta kalabilenler, ikinci ve üçüncü nesilde aile şirketlerini kurumsallaştıranlar ve AR-GE çalışmaları ile ürün/süreç yeniliklerini başararak dengeli büyüyenler arasından çıktı. Aynı şekilde, büyük ölçeklilerde aynı başarıyı uluslararası tedarik zincirine eklemlenebilen yönetimler sağlayabildi.

Faiz haddinin ve enflasyonun seviye kaybetmesi, büyük firmaların fiyat, kar ve finansal verimliliklerini sınırlandırdı. Gelinen sınırın bir ucu ekonomi yönetiminin sıkı para ve maliye politikasıysa bir ucu da rekabet kaynaklı kar erozyonu ile finansal verimliliğin azalmasına dayanıyor.

Küçük işletmeler kan değişimi sağlar…

Yapısal değişim ihtiyacının bugünkü görünümünde ‘yeni ve küçük girişimci’nin sahalara dönüşü önem kazanabilir. Türkiye’deki eğitimli işgücünde işsizlik oranı çok yüksek. İkinci olarak eğitimli işgücü, nüfusun genç bir kesimi. Genç ve eğitimli işgücünün iş olanaklarını yakalamakta zorlanması ekonomiyi önemli bir innovatif üretim gücünden mahrum ediyor. Bazı görüşler tekrar niteliğinde de olsa, Türkiye’de küçük işletmelerin en azından bizatihi işletmeciyi istihdam etme kabiliyeti de unutulmamalı.  Sektörel ayrım konusuna gelindiğinde, hizmet sektörü ve ileri teknoloji içeren, ilk yatırım değeri kolaylıkla karşılanabilecek iş kollarının şansı yüksek görünüyor.

Özel sektörün döviz borcu…

Özel sektörün döviz borcu…

Son bir iki haftada yayınlanan verilerin 2013’e ilişkin daha net bir öngörü imkanı sunduğu söylenebilir.   Geçen hafta yazamadığımız dış ticaret açığında gelinen nokta önemli. Enflasyon ve özel sektörün yükümlülüklerinden çıkarılabilecek sonuçların da bir ortak noktaya işaret ettiği anlaşılabilir.

Dış ticaret açığı dipten dönüyor…

Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış dış ticaret rakamlarına göre 2013 Ocak ayında ihracat %2, ithalat %9 artmış oldu. Dış ticarette açık tutarı 7,29 Milyar Dolar’lık seviyesi ile %2,4 arttı. Öncelikle talebin hareket ettiğini, ivme kazandığını gösteriyor. İkinci olarak, büyük olasılıkla 2012’deki yavaşlamanın devam etmeyip mevcut seviyenin süreceği anlaşılıyor. Elbette bu seviyede bir iktisadi faaliyet hacmi Türkiye için hala yetersiz. İthalatın artmasına bağlı iç talebin ve işlenerek ihraç edilecek ürünlerin ekonomiye katkısı pozitif olacaktır.

Dış ticaret açığının artmaya başlaması normal şartlar altında ülke ekonomileri için olumsuz karşılanır. Fakat, sonuna gelindiği anlaşılan yavaşlama sürecinin sürdürülebilir olmadığını, en azından ihracat yapmak için gerekli ithalatın umut verici olduğunu düşünebiliriz.

Finansman…

İçeride kredi artış hacminin önü alınmaya çalışılıyor. Dış piyasalardan akan sıcak para da reel kesimle buluşamıyor. Mevcut tasarruf açığında, açığın finansmanında özel kesim kendi borçlanma imkanlarına, dışarıdan doğrudan borçlanmaya mecbur kalıyor. Özel sektörün kredibilitesindeki artış açısından doğru bir noktada Türkiye. Fakat iç piyasada bugünkü sıklet devam ederse, by-pass olarak öngörülen dış borçlanma imkanları süreklilik kazanabilir. Azalan dış açık sadece adres değiştirmiş olarak karşımıza çıkar.

2011 yılının sonu ile 2012 yılının son ayı arasında da 14 Milyar Dolar’lık bir pozisyon açığı farkı var. Net döviz pozisyonu, eksi 124 Milyar Dolar’dan 138 Milyar Dolar’a çıkmış. Bu rakam; Finansal kesim dışındaki firmaların döviz varlıkları ile yükümlülükleri arasındaki fark. Yani doğrudan reel sektörün kur riskini de ifade etmiş oluyor.

Köprü ve otoyol ihalesinde yeni yöntem…

Köprü ve otoyol özelleştirme ihalesinde Özelleştirme Yüksek Kurulu satışı onaylamadı. İhaleden sonraki aşamada Kurul’un onayı gerçekleşmeden satış da hukuki geçerlilik kazanamıyor.

 ‘Halka arz’ ne demek?

Terim olarak kullanıldığını biliyoruz. Ama yine de doğru bir kavram olmadığını düşünüyorum ‘halka arz’ın. Halihazırda kamunun olan bir varlık veya imtiyazın, bir şirket kurulup borsaya kote edilerek hisse senetlerinin satılmasına ‘halka arz’ deniliyor. Daha çok sayıda kişinin (tüm vatandaşların) sahip olduğu bir değeri daha az sayıdaki kişi veya kişilere devretmek ‘halka arz’ olarak adlandırılmasa daha doğru olmaz mı?

Terime takılmayıp işlemin içeriğine odaklanmak gerekirse, devletin halka arz mekanizmasındaki önemli kazancı, istendiği takdirde yönetimdeki ağırlığını sürdürmeye devam etmesidir. Büyük ortak olarak devlette kalan parça asgari yatırım koşullarını, karar mekanizmalarındaki etkinliği sağlamaya devam edecektir. Eğer satılacak hisse oranı devletin ağırlığının sürmesi sonucunu verecekse, işletme şeklinde bir değişiklik meydana gelmeyecek demek çok yanlış olmaz sanırım.

Sonuçta amaçlanan yeni bir işletmecilik (daha etkin, verimli, rekabetçi ) ise bunun azınlık hissesini satarak sağlanamayacağı ortada. Geriye, özel sektörden devlete tek seferde aktarılacak yüklü nakit akımı olanağı kalıyor. Bunu sağlamak için de hisse senedi değil tahvil satmak daha doğru ve yeterli olmaz mı?  Bir diğer ihtimal, bu işin dönüp dolaşıp daha önce uygulanan Gelir Ortaklığı Senedi (G.O.S.)uygulamasında da son bulabileceğidir. Yukarıdaki şartlarda G.O.S.’de başvurulması gerekli bir yöntem değil. Velhasıl, aynı nakit girişini sağlayacak satışın dışındaki yöntemleri de tartışmakta yarar var. 

Bankacılık sektöründe rekabet…

Hızlı gelişen tüm ekonomilerde olduğu gibi Türkiye’de de sermaye yoğun işletmelerin kazançları arttı. Emek yoğun sektörlerde rekabetten kaynaklanan kar kaybı devam ediyor. Geçtiğimiz hafta gündemde yer alan ‘bankalara rekabet soruşturması’ satır aralarında kaybolmadan bu konuda birkaç değerlendirme yapmak yerinde olabilir.

Soruşturma,  bazı bankaların kendi aralarında faiz oranları konusunda anlaşma yaptıkları hakkında. Tüketicinin bir kartele, tröste kadar gitmese de örtülü bir oligopole mahkum edildiği söylentileri Rekabet Kurulu’nu harekete geçirmiş olabilir. Genellikle şikayet üzerine çalışan bu tür soruşturma mekanizmaları idari süreçler elbette. Bu noktaya gelmeden önce, Türkiye ekonomisinin köşe taşlarından biri haline gelen finans sektöründe yeterli rekabet koşulları var mı? tartışması daha doğru bir başlangıç noktası. 

2001’den bugüne…

2001 krizinde ödenen bedellerden sonra, bankacılık sektörünün azami özenle yönetilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Bankacılık kesiminin disiplin altında gelişmesi özellikle küresel krizde Türkiye ekonomisi bakımından koruyucu bir işlev de gördü. 2001’de peşin ödenen fatura, küresel kriz atmosferinde Türkiye finans sektörünü daha büyük bir sorundan azat etmiş oldu. Türk bankalarının türev ürünlere teveccüh göstermemiş olması da finansal krizin etki derecesinde pay sahibi doğrusu. Sonuçta, 2001 sonrasında TMSF’nin tahsilatı ödenen zararı gidermeye yeterli gelmedi. Yük, vergi mükellefinin üzerinde kaldı.

BDDK’nın sermaye yeterliliği konusunda gösterdiği duyarlılığın da sürece katkısı tartışılmaz. Başa dönersek, asıl koruyucu hekimlik, yeni bankacılık lisanslarında gösterilen cimrilik olmalı. 2001 krizine giderken bol keseden dağıtılan bankacılık lisanslarının yarattığı etki, en az Türkiye ekonomisinin krize yol açan reel iktisadi dinamikleri kadar daramatikti çünkü.

Bankacılık sektörü yatırımcının ilgi odağı…

Türkiye’deki bankacılık sektörü, sağlamlığı, altyapısı, uygulamaları ile Dünya’nın dikkatini çeken alanlardan biri artık. Ama, bu denli sermaye gerektiren bir sektörde ‘yeterli koşulları sağlayan yatırımcıyı Türkiye’ye çekmekte yarar var’ diye düşünmek gerekir. Aksi halde rekabet koşulları zedelenerek, tüketici de, Hazine de ve nihayetinde bizatihi sektör dahi zarar görebilir.

Sektörün itibarı…

Toplum nezdinde bankacılık sektörü ile ilgili dillere pelesenk olmuş hikayeler de yok değil. Kredi kartları faizleri, kart ücretleri, hesap işletim ücreti, havale, EFT ücretlerinin yüksekliği gibi bilinen sorunlar… Kredi kartı azami faiz oranları, bilindiği gibi Merkez Bankası tarafından belirleniyor. Diğer gelirlerde bankaların maksadını aştıkları gerçeği, zaman zaman mahkemelere, tüketici derneklerine, sosyal medyaya yansıyor. Benzer olayların meydana gelmesinde, bankaların kamu borçlanma ihtiyacının azalması ve faiz haddinin seviye kaybetmesi ile perakende ürünlere yönelmesinin payı var. Geçtiğimiz on yıllık dönemde, ekonomideki büyümenin hanehalklarını borçlanmaya sevk etmesi de bu işin talep yönünü güçlendirdi. Hizmet kalitesi de arttı.

Son rekabet soruşturmasından sonra bankalar açısından benzer bir itibar erozyonu görülebilir. Teknik olarak bakıldığında gerçekten yüksek ücretlerle işlem yapan bankaların sistem giderlerini finanse etmenin yollarını aradıkları anlaşılıyor. Kamuoyunda dikkat çeken bir başka unsur da kriz döneminde mali sektörün büyüme eğilimini artırmış olması. Fon talebinin arttığı bir ortamda bankaların büyümesi gayet olağan aslında. Bankalardaki mevduat giderek daha yüksek oranlarda krediye dönüşüyor. Şubeleşme çalışmaları ve istihdamı artırma zorunluluğu bankaların maliyet yapısını değiştirmiş durumda.  Kar oranları itibariyle, iddia edildiği gibi özsermayeye göre çok yüksek bir karlılık gözlemlenemiyor bankacılık kesiminde.

Yeni bankalara onay verilmeli…

Bugünkü rekabet soruşturmasında bankacılık işkoluna isnat edilen suçların gerçekten işlenip işlenmediğini bilemiyoruz henüz. Bankacılıkta rekabetin azamileşmesi için görevin önemli bölümü, Rekabet Kurulu’ndan başka BDDK’ya düşüyor. Bir yandan Merkez Bankası’nın, bir yandan tüketicinin talepleri arasında çalışan bankaların sayısında artış sağlanması gerekiyor. Bunun yolu da başvuru sahiplerinin en azından sermaye konsolidasyonu yoluyla piyasaya girişine izin verilmesi.  Kamunun telkinlerine karşı son derece uysal bir görüntü sergileyen sektörün tavrının altında bir fanus içinde yaşamasına izin verilmesi de yatıyor olabilir. Mali aracıların kalitesindeki artış ancak rekabetle sağlanabilir. Fakat daha rekabetçi bir piyasa yapısı da regülasyona karşı bugünkü kadar boyun eğici olmayacaktır.

Negatif Faiz Dönemi…

Dünya’daki parasal genişleme süreci ile Türkiye’deki sıkılaştırma politikaları aynı dönemde gerçekleşiyor. Çarşamba günü Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) tutanakları açıklandığında aksi yönde bir rüzgar esmeye, Dolar değer kazanmaya başladı. Bir yandan altın değer kaybediyor, petrol fiyatları da tekrar erozyona uğruyor. Haftadan haftaya birbirlerinden rol çalan bu sorunların dengeye değil dengesizliğe doğru geliştiği anlaşılıyor. 

Para Politikası Kurulu’nun (PPK) Çarşamba günkü kararları, faiz koridorunu aşağıya çeken ve yine karşılık oranlarını artıran kararlar. Bankaların birbirleri arasında borçlanmalarını sağlayan Merkez Bankası’nın nihai borç düzenleyici mecra (lander of last resort) olarak kazancını artıran, mevduatın bir bölümünün daha Merkez’e devrini sağlayıp likiditeyi daraltmayı sağlayacak düzenlemeler.

Dünya ekonomileri büyüme dinamiğini yakalamaya çalışıyorlar. Türkiye ekonomisi ise yeni bir faiz indirimine giderek, kısa vadeli sermaye hareketlerine kalkan oluşturmanın yollarını arıyor. Türkiye’de para politikasının bu denli hassas bir denge üzerinde durduğu bir dönem herhalde yaşanmamıştır.

Negatif reel faiz günlerini hatırlayan var mı?

Türkiye’de 1980 öncesi dönemde negatif reel faiz dönemini yaşamıştı. Bankaların mevduata verdiği faiz oranının enflasyon oranının altına düştüğü durumu kastediyorum. Şimdilerde, mevduattan alınan faiz gelirinden stopaj da düşüldüğünde faiz getirisi iyiden iyiye azalıyor.

Kamu açıklarının ‘arş-ı ala’ya çıktığı günlerdeki faiz çılgınlığı nasılsa şimdiki faiz haddinin de normal olduğunu söylemek mümkün değil. Tasarrufların artmasını tavsiye ederken tasarruf edenin cezalandırılması mı amaçlanıyor? Tabii ki değil. Amaç, portföy yatırımının hızını kesmek olmalı. Daha yenilerde bu köşede yer alan açıklamaların tekrar edilmesinin sebebi, negatif faiz döneminin genel geçer bir politika haline gelmeye başlaması.

Yerel para biriminin değer kaybı açısından bakıldığında, yani enflasyonla faiz haddini karşılaştırdığınızda Türkiye’deki oranlar ilk bakışta cazip değil. Fakat bizde %1- %2 civarındaki negatif fark Dünya’daki oranlara göre makul.

Evet makul, çünkü tasarruf sahipleri için herkesin kaybettiği bir dönemde çoğu kez elindekini korumak önemli. Çoğaltmak değil. Şimdilerde finansal piyasalar merkezinde görülen sorunun çözüm yolunu ‘negatif faizler arasında hangisi daha az zararlı?’ sıralamasında görüyor piyasalar. Olaya böyle bakınca da Türkiye piyasaları her zaman cazibesini koruyor.

Ekonomi bilimi ile çelişen sorunlar açısından terazinin bir tarafında, Türkiye’nin kredilerdeki artışı sınırlamak istemesi, likiditeyi baskılaması, enflasyonda %5’lik bir oranı hedeflemesi var. Aynı anda cari açık da hem önlenmek hem de finanse edilmek isteniyor. Açığın ilacı, yabancı tasarrufların ülkeye girmesini sağlamaksa, bu tedavi –cari açığın finansmanında kısa vadeli girişlerin payı artıyor çünkü- hastalığı kronikleştiriyor. Hedefler karmaşasında giren dövizin kuru aşağıya çekmemesi isteği, işsizlikle mücadele için yeteri kadar büyüme oranı da terazinin diğer kefesine konulunca, para politikası arapsaçına dönüyor. Resmi açıklamalara göre reel kurun 120’yi geçmesi Merkez’i rahatsız ediyor. İşsizlikte %8, büyümede %4-%5 hedefleniyor.

Paranın Ankara’ya dönüşü…

Geriye maliye politikası araçları kaldığında, geçtiğimiz on yıllık dönemde vergi-harcama dengesinin iyi yönetildiği anlaşılıyor. Buna karşın vergi yükü artıyor. Vergi türleri arasındaki tercihlerin yanlış olduğu da rahatlıkla söylenebilir. 2013 Ocak ayı bütçesi uygulama sonuçları, bütçe fazlası verildiğine işaret ediyor. Vergi indirimi yerine altyapı harcamaları yoluyla piyasaya nakit zerkedilmeye çalışılıyor.

Sonuç olarak, neredeyse tüm ekonomi yazarlarının aynı konudan yani para politikasından bahsetmesinin sebebi, yukarıdaki hedeflerin bir arada yürütülür olup-olmadığından endişe etmeleri olsa gerek. Mevcut politika zor bir patikada, hatta patika açmaya çalışılan zorlu bir arazide yürümeye benziyor. Başarılı olması herkesin dileği elbette.

Bu şartlar altında, bütçe dengesi ve Merkez Bankası bilançosu son derece şık, fakat özel kesim kaynak-harcama dengesi sorunlu bir ekonomik yapı ortaya çıkıyor.

Yılsonu tahminlerinde düzeltme gerekebilir…

Yılsonu tahminlerinde düzeltme gerekebilir…

2012 yılının sonu itibariyle cari açık serisi tamamlandı. Cari açığın azalma dinamiğinin devam ettiği, keza portföy yatırımı girişinin de sürdüğü anlaşılıyor. Kapasite kullanımı, sanayi üretimi, Merkez Bankası Reel Kesim Beklenti Anketi gibi öncü göstergelere bakılırsa, 2012 yılı büyüme oranı %2,5 düzeyinde tamamlanacak gibi görünüyor. Benim tahminim, büyümenin %2,5’dan yüksek fakat %3’den düşük olacağı yönündeydi.

Yeni yılı yine kamu harcamaları sürükleyecek…

Oluşan tabloya göre, kamu sektörü ve mali sektör haricinde ekonomide talep yaratacak bir ışık görünmüyor. Dış talepte yeni pazarların kazandırdığı ivme ihracat rakamlarına yansımaya başladı. Geleneksel ihracat alanlarına ilişkin veriler, Avrupa ekonomilerinin sıfıra yakın bir büyüme oranıyla devam edeceğini gösteriyor. Kredilerdeki artış oranında bugün için %20 olarak görünen fiili rakamın Merkez’in istediği gibi %15’e doğru seyredeceği öngörülmeli. Bu nedenle mali sektörün katkı beklentisi abartılmamalı. Bir de döviz kurunda ihtiyaç duyulan devalüasyon gerçekleşirse talebin baskılanmasındaki sac ayağı tamamlanmış olacak. İthalat daha da zorlaşacak. İçeride fiyat yapısı yukarıya doğru esneyecek. Üstüne üstlük petrol fiyatında sınırlı da olsa bir artış eğilimi mevcut.

Özel sektör daha çok uzun süren küçülme eğiliminin getirdiği finansman yüklerini çevirmekle, mevcut kapasitesini kullanmaya dönük bağlantılarla ilgili. Tüketici güveninde de zaman zaman olumlu, bazen de olumsuz sinyaller peşpeşe gelmeye devam ediyor. Hanehalkları, ‘tüketici eğilimi’ diyebileceğimiz net bir renk vermiyor.

Sermaye piyasalarındaki hareketlenme, karların realizasyonu ile bir parça gerileyip yeniden güç toplamaya çalışıldığını gösteriyor. Faiz haddinde hükümet kanadından gelen indirim baskısı veya temennisi Merkez Bankası’nca ihtiyatla karşılanıyor. Gayrimenkulde arz yönlü bir hareket olsa da, arzı taleple buluşturacak iç talebin değil, daha çok ticari gayrimenkullere yönelik yabancı kurumsal yatırımcıların alıcı olarak göründüğü anlaşılıyor. Gayrimenkulde gerçek tüketici güveninin talebe dönüşmesi kredi koşullarının esnemesiyle doğru orantılı. Ekonomi yönetiminin özellikle konutlara ilişkin KDV ve kredi şartlarını gözden geçirmesi gerekebilir.

 Koşullar üç aşağı beş yukarı böyle olunca, piyasada talebi destekleyecek lokomotif unsur yine kamu kesimi olmak zorunda. Başka bir deyişle,  devlet yatırım ve harcamaları haricinde gelişmeye müsait bir reel akım görünmüyor. Kamu yatırım ve harcamaları başlığı altında, teşvik gibi vazgeçilen gelirler; sosyal yardım ve fonlar, büyük bayındırlık harcamaları, kentleşme projeleri gibi unsurların sıklıkla gündeme gelmesini beklemek gerekir. Devlette istihdam bekleyen genç nüfusu da ayrıca zikredelim.

Kürt sorununda ekonomi masada olacak mı?

Yeni teşvik sistemi ile birlikte Güneydoğu Bölgesi’ndeki yatırımların öncelikli olduğu vurgulanmış oldu. Bugünlerde gündemde olan görüşmeler, eninde sonunda bölgede bir mali federalizm rüzgarı estirebilir. 2011’deki genel seçimden önce uzun uzun anlatılan yerel yönetimlerin özerklik şartları Avrupa Birliği’nden referans alınmıştı. Sanıyorum olası Anayasa değişikliğinde yine aynı mevzuat, muktesebat kullanılacak.

Sorun şu ki; Bölgedeki belediyelerin öz kaynakları harcamalarını karşılamaya yetmiyor. Mali federalizmin sınırları da burada tartışılmaya başlanacaktır. Yerel yönetimlerin kaynak kullanımında bölge halkının etkinliğinin artırılması bir genel düzenleme ile yapılacağına göre, şüphesiz Ege ve Marmara’daki kaynak sahibi yerel yönetim otoritelerinin avantajlı olacağı bir süreç gelişebilir. Yeni dönemde ihdas edilen Büyükşehir Belediyelerine devredilecek vergi gelirleri ile giderek Türkiye nüfusunun çok önemli bir bölümünde özkaynağa dayalı belediyecilik anlayışı hakim olacaktır. Mali özerklik tartışmaları gündemin aksine asıl etkilerini diğer bölgelerde gösterebilir. 

Kur Savaşı

Kur Savaşı

Dünya ticaretinde rekabet üstünlüğü sağlamak için kullanılan ve arada bir atak yapan rahatsızlık ‘kur savaşı’. Bir ülkenin milli parasının diğer ülke paraları karşısında değerinin gereğinden fazla düşürülmesi ile yapılıyor. İlk amaç, dış ticarette üstünlük sağlamak. Bugünlerde çokça kullanılan yöntem ise, ihtiyaç olduğu üzere kamu yükümlülüklerinin, yani bono ve tahvillerinin ödenmesi için para basılması. Hatta önce tahvil ihrac edilip sonradan borç ödeme kisvesi altında piyasaya para zerkedilmesi. Ulusal paraların miktarını ticaret hacminin ötesinde artırdıkça değer kaybına vize verilmesi. Yol haritası bu şekilde.

ABD tahvil alımı yoluyla likiditeyi genişletince zincirleme reaksiyon yine başladı. Euro değer kazandı. Çin Merkez Bankası enflasyonist belirtiler görüldüğünü söyledi, ki bunun anlamının yakın bir devalüasyona zemin hazırlamak olduğunu herkes ezbere biliyor artık. Japon Merkez Bankası da bir genişleme ile parasının değerini düşürmeye çalışıyor. Nihai tabloda sadece Euro’yu yöneten Alman Hükümeti pariteden memnun.  Bu politikaların sonunda genellikle peşpeşe devalüasyonlar birbirini nötralize ettiği için pek de işe yaradığı söylenemeyecek bir yöntem aslında.

 Merkel’e göre ‘dış ticarette üstünlük sağlamanın devalüasyondan başka yolları da var’.  Merkel doğruyu da söylemiş olsa, hiçbir ülke bu rüzgardan etkilenmeme lüksüne sahip değil. Dolayısıyla, Türkiye ekonomisi bakımından da tartışılması gereken bir süreç olacak ‘kur savaşı’.

Makul bir devalüasyonla, kur savaşı arasında ne fark var?

Yazının başındaki ifadeyi tekrar alırsak, kur savaşı kapsamına giren devalüasyon oranının tespiti önem taşıyor. Bu konuda çeşitli hesaplama teknikleri var. Bir tanesi de Merkez Bankası Reel Efektif Kur Endeksi. Merkez Bankası bu endeksin üç versiyonunu yayınlıyor. Üretici Fiyatları (ÜFE), Tüketici Fiyatları (TÜFE), İşçilik Birim Değeri Bazlı endeksler. Bugün Türkiye için daha çok TÜFE’yi kullanmak uygun görünüyor. Hesaplamada esas alınan yöntemi basitleştirmek gerekirse, Türkiye’nin dış ticaretinde çok kullanılan dövizlerin değeri ile yine bu ülkelerdeki enflasyon oranlarının, Türkiye’deki enflasyon oranı ile karşılaştırılmasından oluştuğu söylenebilir.

 On yıllardır Türkiye’deki enflasyon oranı, Dolar ve Euro alanındaki enflasyon oranından yüksek olduğuna göre, TL’nin iki enflasyon oranı arasındaki fark kadar değer kaybetmesi normal karşılanmalı. Sorun da burada başlıyor.

120-125 aralığına dikkat…

 Türkiye’de son yıllarda reel kur endeksi ne zaman bugünkü gibi 120’nin üzerine çıksa ardından sert bir devalüasyon geliyor. 2005, 2007, 2010 yılları ve bugünkü 120,1 değeri döviz üzerine dikkat çekilen noktalar olmalı. Bundan önceki üç denemede de izleyen yıl devalüasyon ile telafi edilen bir kur değeri görülmüştü.

Türkiye ekonomisi için ilginç bir bulguyu vurgulamakta yarar var. Reel kur hesabına göre, TL’nin değeri gelişmiş ekonomilere göre yüksek (120,1), gelişmekte olan ülkelere göre düşük(93,7). Yazının başında anlatmak istediğim kur savaşlarındaki mantığın tam tersi bir eğilim. Teorik olarak dövizi dalgalanmaya bırakan bir Merkez Bankası’nın, faizi düşürerek döviz girişini azaltmaya çalışması, böylece TL’nin aşırı değerlenmesini engellemesini beklemek gerekir. Yeni bir karşılık oranı da denenebilir. Merkez Bankası’nın açıklamasına göre, Reel Kur Endeksi’nde 125 değeri görüldüğünde müdahale edilecek.  Belki de bu sistemi ‘dalgalı kur’ değil, ‘%25’e kadar dalgalı kur’ olarak adlandırmalı.

Şanghay Beşlisi mi ? Avrupa Birliği mi?

Şanghay Beşlisi mi ? Avrupa Birliği mi?

Başbakan’ın açıklamalarının ardından, hak ettiği ilgiyi görmeyen bir tartışma başladı. Şanghay Beşlisi mi ? Avrupa Birliği mi?. Hatırlayacaksınız, Başbakan kısa bir süre önce Putin’le bu konudaki görüşmesini hatırlattı. TV programındaki söyleme bakılırsa resmi bir girişim yok gibi görünüyor. Fakat, gözden kaçan şu ki; Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ile arasında halihazırda ‘Diyalog Ortağı’ statüsü bulunuyor.  Üyeliğe biraz daha yakın olan ‘Gözlemci ’ statüsüne Hindistan, İran, Moğolistan, Pakistan, Afganistan sahip. Bu arada bir düzeltmeyi de hatırlatalım: Kuruluşundaki beş ülkeye 2001’de üye olan Özbekistan da eklendiğinde örgüte ‘Şanghay Altılısı’ demek daha doğru oluyor.

Türkiye’nin yarım yüzyıldır devam eden AB serüveninin bu noktaya gelmesi düşündürücü tabii. Elli yıllık flört Türkiye’ye olsa olsa bir müktesebat kazandırdıysa, aynı çabayı bir başka alanda gösterseydi acaba neler olurdu? diye düşünmeden edilemiyor. Sadece Başbakan da değil, işadamı, bürokrat, entelektüel, işçi derken toplumun neredeyse tüm kesimlerinde AB üyeliğine inanç azalıyor. Ekonomik krizin pençesindeki Güney Kıbrıs’tan, Bulgaristan’a kadar Türkiye ile karşılaştırıldığında çok daha sorunlu ekonomiler/ülkeler yakın sayılabilecek tarihlerde AB’ne üye yapıldı.  Tabii, konu sadece ekonomi değil. İşin içinde demokrasi, hukuk, savunma, demografik faktörler, resmi olmasa da din faktörü dahi rol oynuyor.

Başbakan’ın açıklamasından devam edelim. ABD Dışişleri Sözcüsü’ne sorulduğunda Başbakan Erdoğan’ın bu sözlerini görmediğini ifade eden Nuland, ”Açıkçası, Türkiye’nin aynı zamanda bir NATO üyesi olduğu göz önüne alındığında, bu ilginç olur. Ne olacağını göreceğiz” diye yanıtlamış. Belli ki, ABD de bu beyanı resmi bir görüş olarak algılamamış. Ya da demek istiyor ki; ŞİÖ’ne üye olsaydınız, mesela Suriye ile ilgili soruna nasıl yaklaşacaktı Türkiye?

Türkiye’nin cevabı: ‘TAKM’

Geçtiğimiz hafta Türkiye’de yankı bulmayan ama Avrupa basınını telaşlandıran bir olay basına yansıdı:  ‘Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Moğolistan ‘Avrasya Askeri Statülü Kolluk Kuvvetleri Teşkilatı’nı kurdu. Merkezi Ankara’da olan teşkilat; kısa adıyla TAKM , sadece Jandarmayı içerecek. TAKM Türk coğrafyasında ‘ilk askeri ortak yapı’ olma özelliğini taşıyor.’

 

Geçer hafta Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de Jandarma Genel Komutanı Org. Bekir Kalyoncu’nun da katılımıyla kurulan teşkilatın ilk dönem başkanlığını Türkiye üslendi.’ Bu sayılan dört ülkenin askeri güç toplamı 2 Milyon 800 Bin kişi. Örgütün genel karargahı Ankara. Haber ajanslarından aynen aktardığım bu bilgiyi bazı Avrupa TV’leri son dakika haberi olarak duyurdu.

 

Uzun süren bir hazırlık gerektiren bu tür örgütlerin aşama aşama gelişeceği, birliğin diğer çalışma alanlarına doğru yaygınlaşacağını tahmin etmek zor değil. Özellikle, savunma sanayi alanında… AB’nin de ABD’nin de dikkatini yoğunlaştıracağı bir çalışma olabilir.

 

Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Nasıl Bir Topluluk?

ŞİÖ’nün 1996 yılında Rusya, Kazakistan, Çin, Tacikistan, Kırgızistan ve sonradan Özbekistan’ın katılımı ile ekonomik olarak kendine yeten bir coğrafya olduğunun altını çizelim. Şimdilik gözlemci olan Hindistan’la birlikte nüfus itibariyle Dünya’nın yarısı denilebilir. Demokrasi standartları son derece sınırlı, ekonomileri hızla ivmelenen bu coğrafyada dinsel bir ortaklık bulunmuyor. Ortodoks Rusya ile Hindu ağırlıklı Hindistan, yarın Afganistan ve İran da eklenirse muhafazakar İslam’ın farklı görünümleri mevcut. Unutmadan Çin’i de Budist çoğunluklu nüfusu ile yelpazeye ekleyelim. Tek bir ortak noktaları var: Batı karşıtı bir ittifak ŞİÖ. Sermaye piyasalarına, küresel bankacılık mecralarına tam bir entegrasyona sahip değiller. Bir çoğunda karma ekonomi hakimiyeti devam ediyor. Tekeller veya  oligopist yapılar devlete ait olmasa bile devlet kontrolünde. Hem kamu hem de özel kesimde planlı kalkınma çalışmaları sadece özendirici değil, emredici nitelikte.  Kendi aralarında ticaret hacimleri, enerji ve tarım üretimleri yüksek. Nuland’ın tabiri ile ‘Ne olacağını göreceğiz’.

İşsizlikte son durum…

İşsizlikte son durum…

İşsizlik rakamları %9 odağı etrafında toparlanmaya devam ediyor. Ekonomide önemli bir değişiklik olmadıkça aşağıya veya yukarıya doğru %0,5’lik değişimler olacaktır. Tıpkı enflasyondaki %5 hedefi gibi, işsizlikte de %8’lerde karar kılan rakamları görmek için en az 1 en çok 3 yıla ihtiyaç duyuluyor. İstihdam artışı ile birlikte işgücüne katılımın arttığı dönemlerde işsizlik rakamlarının alt başlıklarında ilginç dinamikler gözlemlenebiliyor.

İşsizliği, işsizlik oranının dışında da tartışalım…

Geçen bir yıl içinde, Türkiye’de çalışma çağında olup çalışmak istemeyen çok sayıda insan, çalışmak için başvuruda bulunmaya, iş aramaya başladı. İşsizlik oranı, iş arayanlar üzerinden ölçüldüğü için bu durumda işsizlik oranının aynı kalması dahi pozitif bir gelişme olarak görülmeli. İşgücüne katılım denilen bu oran %1’lik artışla %51’e yükseldi. Aynı şekilde, çalışabilecek durumdaki nüfusun istihdam oranında da %0,7’lik artış görülerek %46,4’ya ulaşıldı. Sözkonusu her iki oranın artmış olması, Türkiye ekonomisinin ufku açısından olumlu karşılanmalı. Kadınlardaki işgücüne katılım oranının yükselmeye devam etmesi, ekonominin yapısal değişimi bakımından dikkatle izlenmeli.

Kentlerdeki işsizlik ne kadar geriledi?

Ekonominin geneli ile ilgili sorunları günyüzüne çıkaran başka ayrıntıları gözden kaçırmamak için istihdamın nereye doğru geliştiği sorusu gündeme geliyor. Tarım dışı işsizlik oranı son bir yılda sadece %0,2  (binde 2) azalmış. Buna karşın, genç nüfusta işsizliğin son bir yılda %1’e yakın (%0,7) arttığı anlaşılıyor. Türkiye’nin kırdan kente akan nüfus yapısı bakımından bu iki göstergenin kritik olduğunu kabul edelim. İstihdam edilenlerin hizmet sektöründen ve kamu istihdamından beslendiğini, kamu istihdamındaki artışın 2013 sonrasında bu tempoda devam etmeyeceğini de not alalım.

Dünya’da, genel işsizlik oranı sabit kalırken, genç nüfusta işsizliğin artması her zaman endişe ile karşılanmıştır. Özellikle gelişmiş ekonomilerde, gençlerin istihdam dışı kalması genellikle asayiş sorunlarının habercisi olarak görülür. Türkiye ekonomisi bakımından gençlerin eğitim seviyesinin nüfusun daha yaşlı kesimlerine göre yüksek olduğu bilindiğine göre, genç nüfusun işsizliğinin birkaç açılımı, anlamı var. Gençlerin istihdama katılımı yüksek, yani çalışma istekleri ve resmi iş arama başvuruları kayda geçtiği için işsiz olarak istatistiklere yansıma ihtimalleri de büyüyor. Kayıtdışı istihdam ve emekli işgücü gerçeği olmasaydı, genç işsizliğini, salt Türkiye’deki üretim yapısının nitelikli işgücüne ihtiyacının sınırlandığı şeklinde okuyabilirdik. ‘Üretilen mal ve hizmetin yüksek katma değerli işgücüne uygun bir yapısı bulunsa, işsizlik oranı sabitken genç istihdamına ihtiyaç da artardı’ demek doğru ama eksik kalabilir.

Kayıtdışı istihdam…

Tüm bu rakamların anlamlı olup-olmadığını gösteren asıl konuya geldik: Kayıtdışı istihdam. Tarım dışı sektörlerde %24,8, tarım sektöründe %85 oranında kayıtdışı istihdam olduğu hesaplanmış. Bu rakam TÜİK’in resmi ölçüm ve sayımları sonucunda ulaştığı ve açıkladığı haber bülteninde yer alıyor.

Emeklilerin durumu…

Kayıtdışı istihdamın artmasında emeklilerin emekli olduktan sonra çalıştıkları takdirde kesintiye uğrayan gelirlerinin etkisi yeterince gündeme getiriliyor mu?  bilemiyorum. Genel işsizlik oranı aynı düzeydeyken genç işsizlik oranının artması, genç işgücüne ikame edilen bir alternatifin bulunduğu gerçeğine işaret ediyor.

Emekliler, yaşam koşulları itibariyle giderek daha çok çalışma hayatına devam etmeye ihtiyaç duyuyorsa, onları ‘Sosyal Güvenlik Destekleme Primi’ ile cezalandırmaktansa, genç istihdama sağlanan teşvikleri genişletmek ve sürekli kılmak daha akılcı ve ekonomik görünüyor. 

 Çünkü, emekli her zaman ücretli olarak değil, bazen ticaret bazen de serbest meslek erbabı olarak çalışmaya devam edip, sadece kendisine değil beraberinde başkalarına da istihdam sağlayabiliyor. Çalışma hayatından vazgeçtiğinde, kazancı üzerinden ödeyeceği vergiden ve sağladığı istihdam üzerinden hesaplanan SGK ve vergi kesintilerinden de vazgeçilmiş oluyor. Üretim seviyesine katkısını söylemeye dahi gerek yok. Emeklilerin yaşam koşulları ile ilgili yapılan ‘İntibak Yasası’ bir ölçüde adalet duygularına hitap ediyor. Fakat asıl konu, çalışma ihtiyacı duyanları üretimin dışına çıkmaya özendirmemek olmalı.