Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

Enflasyon direnci…

Enflasyon direnci…

Vergi kaynaklı zamlardan sonra yapılan enflasyon tahminleri netleşti. Zamların enflasyon oranına etkisi %0,8 olarak hesaplanıyor. Yılsonu itibariyle hedef ve gerçekleşmeler değerlendirildiğinde, fiyat istikrarı ile ilgili birkaç yapısal sorundan bahsetmek isabet olur. 
On yıllık genel bir bakışın ortaya koyduğu; enflasyonda %5’lik hedefin zorlu bir viraj olduğu gerçeği. 2001 krizinde bıçak gibi kesilen talep ve ardından kontrol altına alınan kamu açıkları daha ilk yılında enflasyon hedefinin gerçekleşmesini sağlamıştı. Düşen faiz giderlerinin de katkısıyla sonraki üç yıl da hedeflerin altında bir fiyat artış seviyesi elde edildi.

2006 yılından itibaren bugüne dek (2009 ve 2010 hariç) enflasyonun hedeflerin üzerinde gerçekleştiği görülüyor. Bu sürecin işaret fişeğini de 2006’daki döviz şokunun ateşlediğini düşünüyorum. Hatırlayacaksınız, yılın ortasına doğru dövizde ciddi bir artış trendi görülmüştü. 2007 ve 2008’de devam eden fiyat artışları, tıpkı 2001 krizi ertesinde olduğu gibi, azalan taleple birlikte düştü. Talep, bu defa küresel krizin etkisiyle erozyona uğramıştı.

Asıl problem, sonrasında yani 2009 ve 2010’daki başarının ardından, 2011’de yeni bir kısırdöngünün içine giren enflasyon seviyesinde. Yıl boyunca enerji ve işlenmemiş gıda fiyatları, yılsonunda ise dövizle birlikte vergi kaynaklı zamların etkisi görülebilir. Bu noktada bizim açımızdan önemli olan 2011 yılının sonundaki döviz kuru. Kurdaki hareket hem 2011 son ay enflasyonunu, hem de geçişkenlik yoluyla  2012 yılı başındaki fiyat artışlarını tetikledi.

On yıllık periyotta fiyat artışları konusunda ortak noktaları birleştirdiğinizde ortaya çıkan resme bakalım. Enflasyonun beklentilerin üzerinde gerçekleşmesinde, çok genel iktisadi neden-sonuç ilişkileri de var, Türkiye’ye özgü sorunlar da…

1-      Döviz kurundaki tırmanış kesinlikle fiyat artışlarına hem de kademeli olarak yansıyor. Bu noktada ara malları üzerinden ‘ithal edilen enflasyon’ olgusu ortaya çıkıyor.

2-       Enerji ve gıda fiyatları, Türkiye’deki enflasyon üzerinde kritik önemde.   

3-       Merkez Bankası hedef belirlerken gerçekçi davranmadığı takdirde, bu hedefler, piyasada fiyatlardaki eğilimin mutlaka resmi beklentinin üzerinde gerçekleşeceği şeklinde algılanıyor.

4-       Vergi oran artışlarını baz alan zamlar, vergi artışındaki oran değişiminin üzerinde gerçekleşiyor.  ÖTV’nin tekniğinden kaynaklanan, ‘vergiden vergi alınması’ sonucunda enflasyon üzerindeki etki katmerli hale geliyor.

%5’i yakalamak çok önemli…

Sayılan yapısal sorunlar arasında en çok vurgu yapılan unsurların ‘döviz kuru’ ve ‘beklenti yönetimi’  gibi Türkiye ekonomisindeki ‘serbest radikaller’den oluştuğu görülecektir. Yani yapılması gereken sadece ‘engelleri ortadan kaldırmak’. İnce eleyip sık dokuyup, sonra da beklentinin %20 ile %100’ü üzerinde enflasyon oranı farkına ulaşmaktansa, döviz kurunun reel kur (olması gereken) seviyesinde olmasına ( bugün için TL’nin devalüe olmasına demek gerekir) izin verilecek ve resmi hedefler saptanırken temenniler değil gerçekçi oranlar deklare edilecek. 2012 yılını son on yılın en düşük enflasyon oranı ile kapatmışken, artık %5 eşiğini zorlamanın anlamlı olacağı görülüyor.

Sanayi üretimindeki toparlanma geçici mi?

2012’nin Kasım ayı sanayi üretimi rakamları beklentinin üzerine çıkınca kafalarda soru işaretleri oluştu. Üretim artışının bu denli yüksek çıkmasında takvimin payı büyük. 2012 Kasım’ında bayramdan kaynaklanan işgünü kaybı yoktu. 2011 yılında ise Kurban Bayramı Kasım ayına rasladığı için iki Kasım ayının üretim kıyaslanmasında fark büyüdü. Böyle dönemlerde okuyucuların takvim etkisinden arındırılmış göstergeleri itibar etmesi daha uygun.

2013’e başlarken…

2013’e başlarken…

Yılın ilk günlerinde ekonomiyle ilgili birkaç konuyu süzme ihtiyacı doğdu. Bir tanesi; Vergi düzenlemeleri ve zamlar. İkincisi; Mevduat ve borçlanma konusundaki adımlar. Son olarak; Ödemeler dengesinin finansmanında görülen yeni eğilimleri dikkate almalıyız.

Vergi artışları…

Bu yıl Amerika’dan Fransa’ya, İtalya’dan Yunanistan’a kadar bir çok ülkede esen soğuk vergi rüzgarı Balkanlar’dan ülkemize girdi. Batı’daki vergilendirme motifi belli: Krizi önlemek için dağıtılan likidite geri çekiliyor. Bütçe açıkları yamanmaya çalışılıyor.

Türkiye ekonomisini yönetenler de her ne pahasına olursa olsun bütçe dengesinden taviz vermek niyetinde olmadıklarını göstermek istiyor. Her yılbaşında olduğu gibi Damga Vergisi’nden yeniden değerleme oranın kadar yapılan rutin düzenlemeleri biliyoruz. 2013’ün kendine özgü bütçe koşulları içinde ÖTV artışı sigara fiyatlarına yansıdı. Büyükşehir sınırları içerisindeki konut satışlarında KDV oranı %8’den %18’e çıkarıldı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in beyanına göre, bazı sektörlerde vergi kayıp ve kaçağının azaltılması ile ilgili özel çalışma var.

Batı’daki örneklerle karşılaştırmak, vergilendirme ile ilgili doğru bir ölçü mü emin değilim ? Çünkü, ‘gıda-içki-tütün’ fiyat grubu Türk ailesinin bütçesi üzerinde gelişmiş ülkelerle kıyaslanmayacak derecede önemli.  Bu ürünler üzerindeki vergi bazlı fiyat artışları yaşam koşullarını gelişmiş ekonomilere göre daha çok etkiliyor. Bazı mal gruplarının Türkiye’ye özgü fiyat yapısının enflasyona etkisi bakımından ayrıca önemli olduğunu da tekrar tekrar yazdık.

Uzun vadeli tasarruflar özendiriliyor…

Uzun süreli mevduatın özendirilmesi için bazı düzenlemeler de güncelliğini koruyor. Tasarrufların teşviki için Bireysel Emeklilik Sistemi (BES)’ne yapılan %25’lik devlet katkısı tartışılmaz bir adım. Son derece yapıcı.

Mevduatta vadenin bozulmasından kaçınmayı teşvik etmek, dış piyasalardan borçlanırken KKDF maliyetini artırmak, öz kaynakların gelişimine katkıda bulunmak için getirilen tedbirler. Geçtiğimiz ay başlayıp devam eden faiz erozyonu sürecinin bir parçası olarak düşünülebilir. Sonuçta, TL mevduatta çözülme ile birlikte tüketimin hareketlenmesi pozitif bir beklenti. Buna karşın, mevduat üzerinde stopaj sonrası yapılan ek vergi tedbiri bence tasarrufu teşvikle çelişkili görünüyor.

Mevduat yurtdışına çıkabilir…

Mevduatları büyük meblağlara ulaşan tasarruf sahipleri yeni vergi düzenlemelerinden sonra mevduatlarını yurtdışına çıkaracaktır. Ülkeden çıkan mevduatın izleyeceği rota, yabancı bir mali aracı üzerinden Türkiye’ye portföy yatırımı olarak girmek, vergiden kaçınma davranışını perçinlemek olacaktır. Bu paranın içeriye bankalar aracılığıyla kredi biçiminde aktarıldığı durumda da Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF)’ndaki artışın maliyete eklenmesi sözkonusu olabilecektir. Türkiye ekonomisinin kendi parasını dış piyasadan borçlanması makul değil. Anlaşılan, ekonomi yönetimi fon girişinin debisini ve yönünü ince ayarlarla yönetmeye çalışıyor. İdari kontrollerin artması ekonominin yönetilebilirliğini artırıp, verimliliğini azaltabilir. Özellikle döviz kurunda 1980 öncesi ‘katlı kur’ tecrübesini anımsamak yararlı olabilir.  

Cari açıkta trend değişti…

Ödemeler dengesine ait 2012’nin 3’üncü çeyrek rakamları Çarşamba günü yayınlandı. Cari açıktaki azalmanın yönü üretimle birlikte yatay seyre dönüyor. İthalatı azaltma konusunda sınıra gelindiyse sebebi üretimdeki kıpırdanma olmalı. Finansman konusunda da tablodaki ‘acabalar’ ortadan kalktı. Finansman tercihleri daha berrak bir görüntü veriyor. Cari açık azalıyor, fakat borç yaratmayan yükümlülükler azalıp, borç yaratan yükümlülükler artıyor.  Bankaların elindeki yabancı para varlıkları azalırken, resmi rezervler artıyor. Para otoritesi, riskleri bankacılık kesimine, finans kesimi de maliyetleri özel sektör ve hanehalkına devrediyor.

2013 Ekonomisi: ‘Yeni politika’

2013 yılı için tasarlanan para politikasını gözden geçirenlerin çoğunluğu aynı görüşte.  2013’de ‘belirsiz bir ortamda politika mı olur?’ diyen bir para politikası göreceğiz. Geçtiğimiz yılın son günlerinden hatırlıyoruz ki; artık yeni bir Merkez Bankası var. Sıklıkla değindiğim gibi enflasyonla mücadele etme (fiyat istikrarını sağlama) rolü ile yetinmiyor. Yeterince konuşulduğu için artık rol dağılımını değil nasıl bir ekonomik ortamın var edildiğini tartışmak daha yararlı.

2013 yılı için öngörülen büyüme %4, enflasyon oranı %5 olarak belirlendikten sonra faizin de %5’lere doğru seyrettiğini hatırlayalım. Buradan çıkan sonuç neredeyse negatif bir mevduat faizidir. Yani yurt içi tasarruf sahibi, birikimini niçin mevduat olarak muhafaza edecek ? Ardından, kredi artış hızının %15’i geçmeyeceği belirtiliyor. Mevduat artmazsa kredi nasıl artacak? diye sormanın tam sırası tabii ki. Nasıl artacak? Yerli mevduat sahibi için cazip olmayan faiz haddi yabancı için hala pozitif olduğuna göre döviz girdisi ile artacak bir krediden söz edeceğiz. Çünkü dışarıda reel faiz tabiri caizse  ‘daha negatif’. Yani dış piyasalara oranla yüksek faiz ödemeye, yabancı yatırımcıyı vergi ve faiz ile teşvik etmeye devam etmiş oluyoruz.

Gelen döviz ne olacak…

Dövize davetiye çıkarıp aynı zamanda ‘kur daha fazla düşmesin’ dediğiniz vakit, bunun bir çaresini düşünmeniz lazım. Karşılık oranları imdada yetişti. ‘TL krediler büyümesin ama döviz gelsin’, ‘gelen, döviz de krediye değil zorunlu karşılıklar marifetiyle Merkez Bankası’na kanalize olsun’. ‘Olası kur artışına veya girişimine karşı ‘dosta güven, düşmana korku’ veren rezervimiz olsun’. Resim bu.

Döviz kuru ile ilgili olarak dizayn edilen çerçeveye gelince… Türk Lirası, tespit edilen reel kur hesabının üzerinde değerlenirse veya düşerse, döviz alımı opsiyonu açık tutulacak. Zaten, reel kur hedeflenerek ‘aba altından sopa gösterilmiş’ oluyor. Diğer senaryoya göre, dış piyasada olası bir ısınma sonucu yükselen dış faizler döviz çıkışına imkan verdiğinde, güçlü döviz birikimi imdada koşacak. Belirli bir bant içinde dalgalı kur diye adlandırılabilir.

Reel kesim ve tüketici…

2013 için öngörülen finansal çerçeve yukarıdaki gibi tasvir edildiğinde, üreticinin ve tüketicinin pozisyonu gözden geçirilebilir. İlk bakışta, düşen faizle birlikte tasarruftan vazgeçmek daha mantıklı görünüyor. Uzun süredir ertelenen tüketimin realize olması mümkün. Fakat gelir artışı görülmeksizin tasarruflardan vazgeçilerek yapılacak tüketimin etkisi uzun sürmeyecektir. Küçük girişimlerde, kapasite yaratma değil de yenileme yatırımlarında hareket görülebilir. Sağlanacak geçici likiditasyonun yönü henüz  ‘reel kesim güveni’ne yansımadı. 2013’e ilişkin mesaj yeterince okunamadı. Ücret artışlarında muhafazakar davranılacağını, temkinli tutumun iş ve istihdam yaratma alanında devam edeceğini düşünmeliyiz.

Göründüğü kadarıyla, borsa ve gayrimenkul seçenekleri dışındaki adresler, yatırımcı için tatminkar olmayacak. Tasarrufların buralara gitmesi için mantıklı bir sebep aramaktansa, paranın gideceği güvenilir adreslerin azaldığından hareket edilebilir. Her iki yatırım alanında da yabancı yatırımcının önemli varlığını ihmal etmeyelim.

Hedefler tutturulur…

2012’de çok ciddi yavaşlayan Türkiye ekonomisi için 2013’de %4’lük büyüme hedeflemek oldukça mütevazı. Unutmayalım ki; 2013 büyümesi 2012’nin düşük bazına göre oranlanacak. 2013’e ilişkin öngörülen ekonomik ortam,  ‘kendi içinde tutarlı’  fakat reel kesimi yeterince öncelemeyen bir yapıda.

Faiz düştü mü ? Düşmedi mi ?

Faiz düştü mü ? Düşmedi mi ?

Merkez Bankası  repo faizini %5,75 ‘den %5,5 ‘a çekti . Repo faizinin diğer adı ‘politika faizi’. Piyasanın ve politikanın takip ettiği faiz oranı da alışılageldiği gibi işte bu repo faiz oranları. Bir buçuk yıldır, daralan bant, üst sınır, alt sınır derken,  ekonomiyi takip edenlerin kafası karıştığı için, farklı faiz hadlerinden gelen işaretleri de doğru yorumlamak bir ihtiyaç oldu artık.  Merkez, politika faizini düşürdü ama ‘borçlanma’ ve ‘fonlama’ faiz oranlarına dokunmadı. Yani, ‘bir işaret olarak faiz haddinin düşüş beklentisini karşılamayı uygun buluyorum’ diyor.  Ancak, ‘bankalararası borçlanma ve fonlama maliyetini sabit tutarak, kredi genişlemesine izin vermeyeceğini’  ekliyor.

Özelleştirme…
Otoyolların, köprülerin özelleştirilmesi ile ilgili gündem, kadim bir tartışmayı su yüzüne çıkarmalıydı, olmadı. Türkiye’de özelleştirme, genel amacı unutularak üzerinden siyasi algı üretilen salt bir ‘el değiştirme’ gibi görülüyor hala. Unutulmasında sakınca olan, özelleştirme fikrinin ‘neden’ ortaya çıktığı. İşletmelerin, imtiyazların, hakların satılmasının, özel sektöre devredilmesinin nedeni ‘ daha etkin ve verimli bir ekonomik atmosferi’ sağlamak. Verimli olmayan işletmelerin özel sektöre devri ile işletmeyi ve genel olarak ekonomiyi piyasa koşullarına uygun hale getirmek.

Özelleştirmeye yukarıdaki pencereden baktığınızda, her kamu işletmesinin satılması gerekmediği gibi, devletin işlettiği hiçbir teşebbüsü elden çıkarmayacağı anlamı da çıkmıyor. Bazı iktisadi devlet teşekküllerinin özelleştirilmesi etkin bir ekonominin varlığına hizmet edebilir. Bazı hakların ve imtiyazların devredilmesi de özel sektörün elinde daha değerli varlıkların üretilmesini mümkün kılabilir. Anlayacağınız bu işin genel bir doğrusu yok. Varsa da bugün Türkiye’de tartışıldığı şekilde bulunamaz bu doğru.

‘Özel sektörün rahatlıkla karlı şekilde işletebileceği firmayı özelleştirmeden kaçınmanın alemi yok’ demiştik. Köprüler, otoyollar gibi işletilmesi kamu için ek yük getirmeyen, hatta işletme büyüklüğü itibariyle ancak kamunun işletmesi mümkün olan işlerin devri, geleceğin nakit getirisini iskonto ederek bugün elde etmenin dışında hiçbir iktisadi ortam farklılığı yaratmaz mesela. Sözkonusu yolları özel sektör inşa etseydi , aksini düşünenleri haklı görebilirdik. Tersinden söylersek, bugün kamuya yüklü bir nakit girişi sağlamak, gelecekteki gelirlerden vazgeçmek anlamına da gelir.

Rüstem Paşa…
Muhteşem Yüzyıl dizisinde Mirahur (ahırlardan sorumlu ya da şimdiki garaj amiri gibi düşünelim) rolünde görülen Rüstem Paşa’nın özelleştirmeyle ne alakası var? diyeceksiniz. Var.  Kendisi Enderun’dan yetişme ve finansal becerileri ile öne çıkmış bir Paşa’dır. O günlerde pek makbul tutulmasının belki de bir sebebi , Osmanlı arazisinin vergi gelirlerini devlet olarak toplamak yerine, araziden vergi toplama hakkını mültezimlere devredip, devlete önemli bir peşin nakit sağlamasıdır (Mihrimah’ın olası etkisini konumuz itibariyle dışarıda bırakıyorum) . Bu konudaki yazılı kaynakların sınırlı olduğunu bilgilerin güvenilirliği bakımından not düşelim.

Yanlış anlaşılmasın, iltizam usulü Rüstem Paşa’nın kamu yönetimine kazandırdığı bir yöntem değil. Osmanlı’dan da önce, Bizans’ta bile farklı isimlerle uygulanan vergilendirme usullerinden. Rüstem Paşa’nın görev yaptığı dönemde artık sınırlarına ulaşan Osmanlı için avantaj olan iltizam, sonraki dönemlerde devletin zaafiyetine yol açan bir unsur haline gelmiştir. Demek ki; Ekonomide bir yöntem belirli bir zaman ve zeminde doğruyken , başka bir konjonktürde zarar verici hale gelebiliyor.

Değiş tokuşla büyümenin tescili…

2012’nin üçüncü çeyreğindeki büyüme oranı hafta başında açıklandı: %1,6. Sanayi üretimindeki yavaşlama ile birlikte 2012 yılının tamamı için  %2,9 civarında bir büyüme oranı sözkonusu olacaktır.  Çünkü, son çeyreğin ilk ayında sanayi büyümesi negatif açıklandı. Kontrollü iniş politikasında ayarın kaçtığı iyiden iyiye belli oldu. Bundan sonrası için bir kaç ders çıkarmaktan başka yapacak bir şey yok.

2012 Yılı 3. Çeyrek (Tem./Ağu./Eyl) Büyüme Oranları (%)

Özel Kesim Tüketim Harcamaları
Özel Sektör Yatırım Harcamaları
Kamu Sektörü Yatırım Harcamaları
Kamu Tüketim Harcamaları
-0,5
-11,1
11,2
4,4

 

Son yıllarda, ekonomi politikasının özünde maliye politikasının konjonktür karşıtı olması yatıyor. İş hacmi, ekonomik büyüme, doğal seyrinden çıkıp beklenenden hızlı gerçekleştiğinde maliye politikası harcamaları azaltmaya başlıyor. Aksi halde, daralan bir ekonomik aktivitenin derdine derman olacak şekilde devlet harcamalarında artış görülüyor.

Birkaç aydır ısrarla üzerinde durduğum nokta şuydu: Kamu sektörünün ekonomik büyümeyi desteklemesi için harcamalarını artırma yolunu seçmesi yerine, vergi gelirlerinin artışından feragat etmesi daha uygun bir çözüm olabilirdi. Teknik olarak sebep olunacak harcama döngüsünün görece güçlü olma ihtimali değerlendirilebilirdi. 2012 yılının ilk üç çeyreğinde görüldüğü kadarıyla, özel kesimin harcamayıp (harcayamayıp) vergi olarak verdiğini, devlet harcamış.

Bütçede hedefler mali disiplinin devamından yana…

Büyüme rakamlarının açıklandığı gün bütçe görüşmeleri başlamıştı. Rakamlar bütçe görüşmelerindeki konuşmaların içeriğinde düzeltmeler yapılmasına neden oldu. Önce Maliye Bakanı Mehmet Şimşek konuşmasının büyüme öngörüsüne yer verdiği bölümünü revize etti, ardından Ali Babacan çeşitli mecralarda 2013 yılında ‘gaza basacağız’ beyanında bulundu.

Özellikle ekonominin tümünden sorumlu bakanın söylemindeki değişimin nedeni,  büyüme beklentisindeki düzeltmenin piyasa üzerindeki moral bozucu etkisini kırmak olarak okunabilir. Nasıl gaza basılacağı konusunda ise bir parça kafa yormak yerinde olur. Bütçe rakamlarına bakılırsa, mali disiplinden taviz yok. Devlet, harcamalar yoluyla piyasayı desteklemeye devam edecek ama bunu vergi hasılatındaki beklentiyi de düşürmeden yapacak. Bu bakımdan yine kredi artışı argümanına sarılmak, para politikasından medet ummak gerekebilir.  Peşi sıra gelen faiz indirimlerinin iş hayatına verdiği mesaj; 2013’ün ‘likidite bakımından rahat bir yıl olacağı’. ‘Likidite’ sözcüğünü kullanmamın bir nedeni de ‘akışkanlık’ terimi ile ‘harcama gücü’ ifadesi arasında fark bulunduğunu unutmamak için.

Bütçe hedeflerine geri dönersek; Bütçe sunuşunda, önümüzdeki yılların Maastrich kriterlerinden biri olan bütçe açığı sınırına sadık kalınacağı görülüyor. Bilindiği gibi, Maastrich Kriterleri, Euro Bölgesi’nin kamu ekonomisi için öngördüğü kurallardı, şu anda Kaf Dağı’nın ardındaki ‘temenniler manzumesi’ haline geldi.

Avrupa Birliği’ne üye veya üye olmak isteyen ülkelerde, bütçe açığının GSYİH’ya oranı (asgari %3) ve kamu borçlarının yine GSYİH’ya oranı (%60) konusundaki kuralların yanı sıra, enflasyon ve faiz haddi ile ilgili sınırlar da var. Fakat, büyüme yok. 1993’de yürürlüğe giren anlaşmanın toplumu unuttuğu için krize davetiye çıkardığı anlaşılıyor.

Cari transferler ve ÖTV…

2013 bütçesinde bu yıl dikkat çekip devam edeceği anlaşılan bir unsur ‘cari transferler’ olabilir. Sanırım zaman içinde bu kalemde bir genişleme hedefi öngörülüyor. Devletin hele de yetersiz gelişme yıllarında, sosyal yardımlar, sağlık, eğitim, gıda gibi kritik alanlarda kollayıcı olmayı sağlaması gerekiyor. ÖTV hasılatında öngörülen artış da dikkatimi çekti. 2013 bütçesinde vergi dışında mesela özelleştirme gibi gelirlerde önemli bir artış planlanmadığına göre, yeni bir borç taksitlendirmesi (SGK) veya ‘vergi güncellemesi’ düşünülüyor olabilir.  

 

Ekonomi: Ner’de kalmıştık?

Enflasyon oranında direnç kırılmış görünüyor. Özellikle gıda fiyatlarında ve enerjideki değişim fiyat istikrarına destek oldu. Yine de enflasyon oranının bir süre daha dengeli seyrini izlemek gerekir. Çünkü, enerji fiyatı ve döviz kuru, çok kontrollü değişkenler değil. Dış koşullara bağlı olmaya devam ediyorlar.

Bu arada Türkiye ile IMF arasındaki 19 uncu stand-by anlaşmasının bakiye borcu 900 Milyon Dolar’a dek düştü. Sanırım 2013 Nisan’ında tümüyle ödenmiş olabilecek. Faiz haddi tarihi düzeylere geriledi. Kamu maliyesinde ve döviz stoğunda akut problemler yok. Yapısal sorunlar devam ediyor. Dış açık azalıyor. İşsizlik oranında da enflasyon benzeri bir eğilim görülüyor. Hükümet, tercihli bir ‘düşük büyüme profili’ çizerek yukarıda sayılan dengeleri sürdürmek istiyor.

‘Kararlı denge’, ‘kararsız denge’…

İyi haberlerle, istikrarlı ekonomiyi birbirine karıştırmamak için toplumsal dinamikleri gözden geçirelim. Ekonomiye yansıyan şekliyle bugünkü görünümü muhafaza edebilmek ve sürdürülebilir kılmak için hayata geçirilebilecek önlemler neler? Büyümeden fedakarlık ederek kurulan denge, kararlı bir model değil çünkü. Musluklar açıldığında ‘yine eski tas eski hamam’ devam edebilir. Dinamik bir toplum, daha kaliteli ürünler üretip-tüketmedikçe gerçek bir refah duygusunu yaşantılamayacak. Bugünkü eğitim ve ücret-kazanç düzeyiyle de daha kaliteli bir ekonomik döngü var edilemeyecek.

Ekonomide ‘Feda’ sezonu ne zaman bitecek?

Beşiktaş’ın zorlu ekonomik koşullar içerisinde oluşturduğu atmosfer, futbolcusundan taraftarına, yöneticisine kadar her kesimin belirli bir süre beklentilerini minimize etmesi üzerine inşa edildi. Şimdilik başarılı da olmuş görünüyor.

Ekonomide de, istatistikler, derecelendirme notları, uluslararası itibar, uzun bir ‘feda’ döneminin sonunda bu hale geldi.  İktisat politikası, finansal istikrar odaklı, gözetim eksenli varlığını sürdürdükçe, tüketicinin ve üreticinin bir nevi feda sezonuna devam edeceği işareti alınabilir. Reel kesimin iktisadi yöneliminde negatif algı sürüyor. Keza, tüketicinin de…

Ekonomide ‘feda’ sezonunun ne zaman biteceği?  sorusuna iki şekilde cevap verilebilir. 1-Bugünkü koşullar altında 2015 yılının sonuna, Orta Vadeli Program’ın tamamlanmasına dek. 2- Ekonominin tekrar etmeye meyilli kritik sorunlarını aşacak önlemlerin alınmasıyla, 2014 yılında yapılacak iki seçimin hemen ertesinde son bulmak üzere.

Haber Gazetesi 17. Yaşını kutladı…

Geçtiğimiz günlerde Haber Gazetesi yeni yaşını kutlarken yine Manisa dışındaydım. 2003 yılının Aralık ayında yazmaya başladığım Haber Gazetesi’nin her yıldönümü, benim için de bir bakıma kilometre taşı oluyor. Dokuz yıldır neredeyse her Perşembe günü öğle veya akşamüstünde ‘iki elimiz kanda olsa’ yazımızı kaleme alıp, her Cuma günü bu köşede okuyucularla buluşmaya devam ediyoruz. ‘Yazımız’ diyorum, çünkü; Her şart altında ‘Bu hafta neler oldu?’, ya da ‘Ne yazayım bu hafta? sorularına maruz kalan yakın çevredeki mağdur sayısı, Sayın Ali İhsan Ağar’ın yemeğe davet edip sonrasında unuttuğu boynu bükük köşe yazarlarının sayısı ile rekabet edebilecek çoklukta. Nice yıllara…

Tüketim-tasarruf

Orta Vadeli Plan (OVP) hedefleri arasında tasarruf oranını yükseltmek de var.  2012 için %14,3 olan tasarruf oranı (bağımsız hesaplamalar %12 düzeyinde olduğunu gösteriyor) 3 yıl içerisinde %16,7’ye yükseltilmek isteniyor.  Ekonomi yönetiminden gelen mesaj, özel kesimde tasarruf alışkanlığının yeterli olmadığı şeklinde. Hükümet nezdinde, tasarruf oranını artırmanın yollarını artırmak için temennilerin dışında neler yapılabileceği de çalışılıyor.

Fakat, zaman zaman ekonomistlerin de ihmal ediyor göründüğü basit birkaç hatırlatmayı es geçmek olmayacak. İlki, tabii ki tüketim gibi tasarrufun da gelirin bir fonksiyonu olduğu. Yani gelir arttıkça tüketim ve tasarruf birlikte artabilir. Evet, gelişmekte olan ülkelerin bir kısmında çeşitli nedenlerle tüketimin tasarruftan daha yüksek oranda arttığı vakidir. Piyasa ekonomisine geçişi yeni sayılabilecek toplumlarda, tüketimin gelir esnekliği yüksektir. Yani gelir %1 artarken, tüketim diyelim ki %3 artabilir.

Bu aralar Dünya’da tüketimin desteklendiği, pompalandığı günlerden geçiyoruz. Durgunluğun önünü alabilmek için kredi muslukları açılıyor, borçlar siliniyor ki gelirin tüketime ayrılan bölümü artabilsin, piyasa hareketlensin. Dünya’daki eğilim, kamu kesiminin tasarrufunu, özel sektörün harcamalarını artırması yönünde gelişiyor.

Türkiye’nin kendine özgü durumu…

Bir de yapısal olarak tasarruf eğilimi yüksek ekonomiler var. Japonya ve Çin başlıcaları. Özellikle Japonya, yüksek tasarruf eğilimi ile başa çıkabilmek uğruna depremden kaynaklanan hasarları dahi fırsat olarak kullanmaya hazır. Çin için yüksek tasarruf, yüksek yatırım oranı anlamına geliyor. Gelirinin ancak %50’sini tüketip geriye kalanı tasarruf eden bir ekonominin tabii ki dış kaynak ihtiyacı kalmıyor. Aksine, dış açık verip de diğer ülkelerden tasarruf ithal eden Türkiye gibi ekonomiler baş tacı ediliyor. Çünkü açığı olanlar çoğunlukta oldukça tasarrufun getirisi yükseliyor.

Hatırlayacaksınız bir ara sık kullanılıyordu. ‘Japon ev kadınları tasarruflarını Türk mali piyasalarında değerlendiriyor’ diye. Aslında yapılan, Japonya’daki yatırımcılar Japon Yeni’ni ABD’de Dolar’a, Dolar’la geldikleri Türkiye pazarında da kısa vadeli fonlara yatırıyor, döviz krizi çıktığında da Türkiye pazarından çıkıp gidiyorlardı. Çünkü her Dolar yatırımı TL’ye dönerken döviz değerini düşürdüğü için devalüasyon sürecini hızlandırıyordu.

Yukarıdaki senaryo hiç değişmedi aslında. Borçlular değişti sadece. Mesela kamu borçlanma ihtiyacı azaldı fakat özel sektörünki arttı. Çünkü özel sektör gönüllü tasarruflarını azaltmak zorunda kaldı. Tasarruf edilebilecek fonları kamu sektörüne zorunlu tasarruf olarak vergi biçiminde ödedi. Toplam tasarruf oranı artmadı hatta azalmış oldu.

Demek ki iki ana teması var tasarrufun: Geliri artırmadan tasarrufu artırmak mümkün değil. Mevcut gelirle tasarruf oranının artırılması yani davranış değişikliği sağlanması ancak tüketimin azaltılması ile mümkündür. Tabii ki tüketim zorunlu harcamalardan oluşuyor değilse. Fakat, yıllar itibariyle büyümekte olan Türkiye ekonomisinde geleceğe ilişkin tüketim, tasarrufun yerine ikame edilmiştir bile.

Vergi iadesine giden yol…

Dolayısıyla, bugün iktisat politikası aracı olarak tasarruf oranını artırmaya karar verdiğiniz takdirde, öncelikle hanehalkı borçluluğunu ( geleceğe ilişkin tüketimi)ve gelirin bugünkü zorunlu tüketime ayrılan oranını azaltmak zorundasınız.   Gelecekteki yükümlülüklere sebep olan da, hanehalkının konut, otomobil , aile bireylerinin eğitimi gibi harcamalarını bugünün gelirleri ile karşılayamaması.

Türkiye ekonomisinde özel kesimin gönüllü tasarruflarını artırmak, davranış değişikliği kampanyasıyla başarılabilecek bir olgu değil. Bunun için tüketimin üzerindeki vergi yükünü azaltmanın dışında seçenek yok. Ancak bu şekilde,  zorunlu tasarruflardan (vergiler) gönüllü tasarruflara transfer edilen tutarlar, toplam geliri artırmadan hanehalkının harcanabilir gelirini (cebindeki parayı) artırmanın yolunu açabilecek.  Dolayısıyla tasarrufun da…

Bugünlerde tamamlanmakta olan vergi iadesi taslağı, kamu yönetiminin harcamaları vergilendirmede sınırları zorladığını kabul ettiği anlamına geliyor. Çünkü, harcama belgelerinin muhafaza ve ibraz edilmesi ile iade edilecek vergi tutarı, belgeli hasılatı artan ticari kesimden elde edilecek vergi artışının yanında devede kulak kalacak.

 

Finansal Sinyalleri Ayrıştırmak…

Kredi notundaki düzeltmenin ardından beklenen gelişmeler bilinen sıralamayla vuku buluyor. Vadeler uzuyor, faiz düşüyor. Üstelik cari açık da azalma eğilimini sürdürüyor. Öte yandan, reel sektörün ve hanehalkının bu sinyallerin iş hacmi ile ilgisini kurma konusunda yeterince temkinli olduğunu gözlemlemek mümkün. Bir yılı tamamlayan iniş senaryosu devam ediyor çünkü. Kredi genişlemesine, borsadaki değerlenmeye rağmen hem de. Tüketicinin ihtiyatlı tutumunun arkasında zamanla gelişen bir konjonktür karşıtı algı yahut bir içgüdünün bulunduğu düşünülebilir.

Diğer bir varsayım da perakende sektörünün arz yönlü politikalarında ayak sürümesi olabilir. Reel sektörün üretim göstergelerine paralel tutumunun merkezinde hangi faktörler baskın rol oynayabilir  ? Öncelikle talep düzeyi. Tüketici güvenindeki kayıplar sürüyorken, alış-veriş hacminin genişlemediği bir dönem devam ediyor. Özellikle iç talepten yeterli ışığı göremeyen hizmet sektörünün hemen kampanya moduna girmesi beklenmemeli. Yeni yatırım finansmanındansa borç geri dönüşleri daha önemli olabilir. Kredi notu ile birlikte diğer bir beklenti döviz kurundaki seviye kaybıydı ki, özel sektörün borç dönüşlerinde o da bir fırsat.

Servet etkisi…

Finansal gelişmelerle reel sektöre ilişkin sinyallerin kesişim noktasında servet etkisini dikkate almak gerekir. Metre kare başına ciro düştüğünde servet etkisinin tüketici üzerindeki etkisi hafiflemiş demektir. Bugünkü gibi.  Üretilen gayrimenkullerin satışlarındaki azalma da benzer etkiden kaynaklanıyor. Borsadaki değerlenme ise borçlanma yerine hisse satışı ile kaynak temininin tercih edildiğini gösteriyor. Hisseleri borsaya kote firmalar açısından bir avantajsa, küçük ve orta büyüklükteki işletme bakımından bir dezavantaj tabii ki. Sonuçta, sermaye girişi büyük firmalara özsermaye, diğerlerine olsa olsa borçlanma imkanı tanıyor.

Birkaç iyi haber…

İstihdam koşulları konusunda kamu sektörünün yaklaşık 80.000 kişilik katkıyı planladığını biliyoruz. Özel sektörün bugünkü işgücünün devamını varsayabiliriz. 2013 yılı için ilave talep yaratacak harcama gücünü sağlamak, halka arzlarla finanse edilen yeni yatırımları hesaba katmakla da mümkün olabilir.

Dış talebin mevcut seviyesini koruyacağını öngörebiliriz. Devlet harcamaları arasında yatırım artışının planlandığını, yukarıda bahsettiğim gibi cari giderlerde bir miktar artış olacağına ilave olarak düşünmeliyiz.    

İki yıl daha…

Kredi koşullarındaki iyileşme aile bütçelerinde yeni bir borçlanma dalgası yaratıp iç talebi hareketlendirebilir mi? Bugünkü yükümlülük düzeyiyle pek de mümkün görünmüyor. Hanehalkının borç taahhütleri arasında soluklanması için en az 3 yıllık bir düşük tüketimin ve enflasyon farkı giderilmiş bir gelir artışının bir arada var olması gerekiyor. Türkiye ekonomisi için bu gerçeğin anlamı, 2013 ve 2014’ün şaşaalı büyüme dönemlerini aratacağıdır. 2014’de hem yerel seçimler hem de cumhurbaşkanlığı seçimleri ufukta görünüyor. Aksi bir siyasi gelişme olmazsa, bugünkü konjonktürel yavaşlamanın getirdiği büyüme hızının iki yıllık bir sürece yayılıp ekonominin güç toplayacağı düşünülmeli.

Döviz kontrol altında mı olmalı?

Döviz kontrol altında mı olmalı?

Moody’s, not artırımında bulunmayacağını açıklarken, gerekçesinde cari açığın seviyesine yer verdi. Aslında yerinde bir hatırlatma. Türkiye’de hızla azalmış olan cari açığın milli gelirin %6’sına tekabül eden noktaya kadar gerilemeksizin risk olmaktan çıkmayacağını kabul etmek gerekir. Finansal kaynak bulunmuş olması dış ticaret açığının sona erdiği anlamına gelmiyor. Kaynak bulunamamış olunsa zaten ithalat yapılamazdı. Sadece, kaynağın üretimden gelen bir fon aktarımı olmadığı gerçeğini kabulleneceğiz. Dışarıya sattığımızın üzerinde mal ve hizmet ithal ettiğimiz gerçeğini bir yapısal dönüşümün çekirdeğine yerleştirmek durumundayız.

Faizdeki indirimin ardından döviz kuru ile ilgili gelişmeler izleniyor. Belli ki döviz girişi ile cari açığın dengelendiği varsayımı ihtiyatla karşılanıyor. Yıllardır ‘dalgalı kur’ adı altında dövizin serbest, faiz haddinin bağımlı değişken olduğu bir ekonomik ortamda yaşıyoruz. Teorik olarak ikisini birden kontrol etmenin gerçekçi olmadığını da biliyoruz. 2001 krizi öncesinde izlenen ‘kur çıpası’nın başarısızlığı da sadece bize değil, cümle aleme ders niteliğindeydi.

Sözü bu noktaya getirmek istiyorum. Faiz indirimi kararının içerisine döviz değeri ile ilgili koşul konması, aslında bir tür döviz çıpası olmuyor mu? Bence oluyor. Peki, bunun ne sakıncası var? Anlatmaya çalışalım.

Faiz haddi idari kararlara bağlıyken dövize de üst bir hedef verdiğiniz diyelim. Sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir piyasa olarak bu sınırın zorlanması mukadderdir. Bu defa döviz değeri belirlenen sınırı aşmaya başladıkça rezerv eritmek zorunda kalınır ( tıpkı geçen yılın son günlerinde olduğu gibi). İşin kötüsü, rezerv kullanımı genelde yeni bir üst sınırı kabul veya döviz kurunu müdahale öncesi seviyede tutmaya yarar.  Bugünkü Türkiye ekonomisi için değilse de, bazen ipin ucu kaçıp ‘currency attack’ denilen olgu hayat bulur.

Diğer alternatif, döviz değerine alt sınır konulması. Yani, ‘faiz haddi bu seviyedeyken kur düzeyi belirlenen sınırın altına düşmeyecektir’ iradesinin beyan edilmesi. Bu durumda da dövizin rekabetçi bir seviyede bulunmayacağı kesinleşmiş olacaktır. Cari denge için kat edilen yol boşuna gidilmiş olur. Açık artarken, sert bir değer kaybının zemini hazırlanır.

‘İkisi bir arada’ diye bir olasılık mevcut değil…

Kurda örtülü bir çıpa uygulanacaksa faiz haddinin yönetilmesi, faiz tümüyle piyasa koşullarına bırakıldığında dövizdeki dalgalı kur uygulamasının sürdürülmesi yukarıdaki nedenlerle uygun değil. Bugünkü iktisat politikası dalgalı kurun altını kalın çizgilerle çizdiğine göre, hala döviz kurunun yönü ve seviyesi hakkında spesifik tercih belirtmek teknik anlamda yanlışlıkları içeriyor.

TL’nin değerli olduğu konusunda bir başka realitenin de hatırlatılması gerekebilir. Türkiye bunun da tecrübesini yaşadı zira. Türkiye’nin uluslararası ticaret yaptığı ülkelerle arasında ciddi bir enflasyon oranı farkı var. Döviz kuru nominal olarak sabit kaldığında dahi, TL, sözkonusu ülke paralarına karşı her yılki enflasyon farkı kadar değerlenmiş oluyor.

Döviz kuru kontrol altında tutulmak isteniyorsa, en azından öncelikle enflasyon farkı kadar devalüe edilmesinin önü açılmalı. Verimlilik ve finansal hareketlerden kaynaklanan diğer değer hareketleri fiyat seviyelerindeki farklar giderildikten sonra daha doğru değerlendirilebilir.

2013 planlamasında fırsatlar…

2013 planlamasında fırsatlar…

Döviz girişini izleyen kısa bir dönem dövize müdahale için bekleneceğini düşünelim. Özel sektörün yurtdışına döviz cinsinden borçlandığı tutarların geri ödemesi için döviz toplayacağı bir zaman aralığı oluşacak demektir. Bu durumda, para politikasında, özellikle şirketlerin döviz teminini beklemek sorun oluşturmayacaktır. Çünkü, döviz girişi ile borç geri ödemeleri aynı döneme rastladığında, kurdaki değer kaybını sınırlamak, reel kesimin dış ticaret rekabet gücünün erozyona uğramasına engel olmak mümkün olacaktır.

Merkez, gelen dövizi rezervlere katmak için karşılıkları döviz cinsinden tutma opsiyonunu genişletebilir. ‘Para ikamesi’nden, ‘tersine para ikamesi’ne geçişte artık patika haline gelen bir süreç bu. Bu defa ‘geri ödeme’ ve ‘planlama’ merkezli düşünmenin maliyeti yüksek olmayacaktır. Reel sektörün önündeki diğer olasılıklara göre denemeye değer.

Özel sektörün kredi ödemelerinde fırsat yaratılması 2013 yılının planlamasında kritik bir aşama. 2013’de ekonomi bir parça ivme kazandığında kapasite geliştirmek isteyecek imalat sanayinin kendisini konjonktüre uyumlaştırması gerekiyor. Finansal akım sürerken düşük kurdan yeni döviz borçlanmasına gitmeden önce, kurun iyi tahmin edilmesi, bütçelenmesi ihtiyacı var.

Bütçe görüşmeleri devam ediyor. TBMM Plan Bütçe Komisyonu sürecinde Genel Kurul’a göre daha teknik değerlendirmeler yapılıyor. Yukarıdaki kur tahminleri, devlet bütçesi genelinde de önemli bir parametre olmalı. Kur tahmini yapılırken kamu kesiminin özel sektörün görüş oluşturmasına yön verdiği bilgisini ihmal etmek doğru değil.

Merkez Bankası Nobel’lik Oldu mu?

Para politikasının oluşturulmasında hedef sorunu sadece bizdeki Merkez Bankası’nda değil, Dünya ölçeğinde yankı buldu. Dünya’nın saygın iktisatçılarından Stiglitz’in önerisi: TCMB (Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası)’na Ekonomi Nobeli verilmesi. Türkiye’deki finansal piyasaların küresel dalgalanmadan en az etkilenen ülke olmasını mümkün kıldığı için…

Doğru mu ? Türkiye ekonomisi küresel istikrarsızlık karşısında maliyetini minimuma indirdi mi? Diyelim ki, krizin bedellendirildiği son 3,5 yılda vazgeçilen refah çok daha büyük olabilirdi. ‘Ama, Merkez Bankası sayesinde Türkiye ekonomisinin zararı son derece sınırlı oldu’. Test edeceğimiz önermeyi böyle okursak, Stiglitz’in önerisinin abartılı olduğu düşünenler çoğunlukta olacaktır. Ben de bu görüşe katılıyorum.

Bir kere varsayım yanlış. Krizden etkilenmeyen, Türkiye ekonomisi değil finansal kesimdi. Sebebi de bankacılık sektörünün sermaye yeterliliği konusunda disiplinli davranmasıydı. Burada bir veya birkaç kahraman aranacaksa, birinciliği, 2001 krizinde batan bankaların borçlarını karşılayan vergi mükellefleri, ikinciliği BDDK alır. Açık vermediği için bankalara borçlanmayan kamu mali yönetimini de rahatlıkla üçüncü bir katkı sağlayıcı olarak anmalıyız. Hazinenin Merkez’e borçlanmasını engelleyen Kemal Derviş düzenlemesini, mali disiplini ve BDDK’yı destekleyen hükümeti de, bu yönde bir irade oluşturduğu için başarılı bulmuş olabilirsiniz. Fakat Merkez Bankası dediğiniz zaman, elinizdeki referans ne olacak?

Merkez Bankası  enflasyona odaklanmalı…

Bu konuda objektif ölçü ‘enflasyon’. Enflasyon hedeflemesine geçildikten sonra Merkez Bankası hedeflerini tutturmuş mu? Yoksa fiyat artışları, beklenen enflasyonun üzerine mi çıkmış? Soru böyle sorulduğunda, Merkez Bankası’nın başarılı bulunması mümkün değil maalesef. Referans noktasının niçin ‘fiyat istikrarı’ olarak kabul edildiğini tekrar tekrar tartışmaya gerek yok. Her Merkez Bankası’nın kuruluşunda ve işleyişinde zaten topu topu iki ana problem vardır: 1- Hükümetle olan ilişkisi. 2- Görevi.

FED’in kuruluşunda fiyat istikrarı ile istihdam birlikte anılır. O yüzden banka, siyasi otoriteye yakın durur.  Buna karşın Avrupa Merkez Bankası (ECB) bunu yaparken siyasi müdahaleyi kabulden uzaktır. Bu işte mutlak bir doğru olduğu da söylenemez. Her ülke ekonomisinin tecrübe ve önceliklerine göre bir yapı oluşmuştur. Bizde de enflasyon birincil ve asıl hedeftir. Siyasi mecralarla ilişkiler de kamu açığı baskısı ile karşılaşan bir milli parayı engellemek adına, olabildiğince ‘bağımsız Merkez Bankası’ temelinde inşa edilmiştir. Banknot matbaasının neredeyse 40 yıl süresince hükümetlerce kötüye kullandırılması sebebiyle bu noktaya gelinmiştir.

İade edilen haklar…

Son yıllarda siyasi mağdurlara hak iadeleri, öğrenci harçlarının bir kısmının kaldırılması, memur maaşlarına yapılan zamlar, sosyal fon imkanlarının artırılması, yeni memur alımları, sabit ve dar gelirlinin harcama gücünü artırmanın yolları olarak kullanılmaya devam ediyor. Bunlar arasında bence kritik olan bir diğeri ‘intibak yasası’ydı. Emeklilerin çok sınırlı gelirlerinde en küçük bir artış ekonomiye kesinlikle harcama olarak dönüyor çünkü. Ekonominin canlanmasında harcama katsayısı yüksek kesimlere gelir aktarımının katkısından yararlanmak gerekiyor. Özel sektörün ve hanehalklarının bütçelerinde geleceğe dair yükümlülüklerin ağır bastığı bugünlerde, yükümlülükleri azaltmanın yollarını aramak, ekonomi politikasının görevlerinin başında olmalı.