Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

Not artırımı beklentileri değiştirdi

FITCH, geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin kredi notunu ‘yatırım yapılabilir’ seviyesine yükseltti. Büyük olasılıkla Moody’s ile Standard and Poor’s bu artırımı takip edecektir. Not artırımının olası etkileri simüle edilirken öne çıkan başlıkları sıralamak gerekebilir. Yapılan çalışmalara bakılırsa, gelişmekte olan ülke ekonomilerinde kredi notu artışını takiben karakteristik bazı görüntüler oluşuyor. Türkiye ekonomisinin de içinde bulunduğu bu grubun not artışından kaynaklanan etkileri yönetebilmesi için senaryonun hazır olmasında yarar var.

1- Not artışı yapılan ülke ekonomisine yönelik kısa vadeli sermaye hareketi artıyor. Bu çerçevede Türkiye ekonomisine giren sıcak paranın miktarında artış kaçınılmaz görünüyor.

2- Kredi notu artan gelişmekte olan ülkelerin ulusal para birimlerinde değerlenme gözlemleniyor.

3- Bankacılık kesiminin, kaynak artışını kredi arzını artırarak yanıtlaması, kredi notunun diğer bir beklenen sonucu.

4- Faiz oranlarında düşüş beklenmelidir. Bu defa düşüş, doğrudan, politika faizinin aşağıya çekilmesi şeklinde olmalıdır.

Kabaca, yukarıdaki dört ana başlıkta beklenen senaryoların kendi içinde bazı olumlu-olumsuz beklentileri geliştireceği de anlaşılacaktır.

Öncelikle kısa vadeli sermaye hareketinin Türkiye ekonomisine net katkısını ele almak gerekir. Mesela enflasyonla mücadelede TL’nin değerlenmesinin doğrudan bir yarar sağlayacağı kesindir. Döviz kurunu baskılayacak bir döviz girişi, Türkiye’nin yapacağı ithalatı bugünkünden ucuz hale getirecektir.

Not artırımının yumuşak karnı cari açık…

Aynı nedenle, ithalat meyli artacağı için bu defa ödemeler dengesinde sağlanan dengelenme trendinin bozulacağı görülebilir. TL değerlendikçe, ihracatçının ‘döviz kurunu doğru yönetelim’ veya ‘ kuru yükseltelim’ çığlıkları ayyuka çıkabilir. Not artışından sonraki dönemin yumuşak karnı ‘cari açık’tır.

Hükümet, not artırımını bekliyordu…

Orta Vadeli Plan (OVP) hedeflerini hatırlarsak, sıkı maliye ve para politikasının devamına karşın, büyüme hedefinin %5 odağına yerleştiğini vurgulamıştık. Yine tekrar edilecek olursa, istihdamın ve enflasyonun hedef değerlerinde yabancı sermaye girişinin öngörüldüğü, daha doğrusu portföy yatırımları ile sağlanacak kaynak girişinin senaryonun merkezinde olduğu anlaşılıyordu. Ekonomi yönetimi, not artırımını bekliyor olmasaydı, hem büyüme hedefinin hem de enflasyon hedefinin aynı zaman diliminde bu düzeyde tutulması uygun olmazdı.

ABD’nin seçimi ‘mali sıkılaştırma’ gerektirebilir…

Obama’nın yeniden seçilmesi kadar, Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçilerin yeniden çoğunluğu sağladığı gerçeği, ekonomik görünümde bazı düzeltmeleri önermeyi gerektiriyor. ABD ekonomisi birkaç ay içinde zorlu bir eşikten daha geçecek gibi. Sorun borçlanma sınırının artırılması konusunda Temsilciler Meclisi’nin ikna edilmesi. ABD bu konuyu kolaylıkla çözemezse – ki öyle görünüyor- çözümsüzlüğün uluslararası sermaye hareketlerine etkisi kaçınılmaz olarak negatif yönde olur. Küresel sermaye akımındaki miktar ve dolaşım sorunu, ister istemez yukarıda sıralanan finansal desteğin bir kısmını deflate etmeyi içermelidir.

TL ZONE

Sayın Başbakan’ın Almanya ziyaretinde gündeme getirdiği TL ZONE önerisi yeteri kadar tartışıldı mı? Teknik bir değerlendirmeden çok bir temenni veya AB’ne karşı bir koz olarak zikredilmişe benziyor. Dolayısıyla iktisatçılar tarafından da içerik yönünden ciddiye alınmış olmayabilir. İşin doğrusu, TL ZONE değilse bile TL’nin konvertibilitesindeki olası genişleme, henüz hak ettiği değeri gören bir vizyonla karşılanamadı.

TL ZONE: ‘Konuşulması duyulması, olmasından daha mümkün ve iyi…

Öncelikle, teknik değerlendirmenin dışında, TL’nin göreli değerinin, istikrarının, kazandığı kredibilitenin böyle bir tartışmaya kapı açacak kadar artmış olması, tercih edilmesi gereken bir seçenek olmalı.

‘TL ZONE’ neden olur? Niçin olmaz?

Olur çünkü, Dünya üzerinde Almanlar’dan sonra bu denli sıkı para ve maliye politikası uygulayan bir ekonomi yönetimi kalmadı. Kemal Derviş’in, Merkez Bankası’nın hazineye borç vermesini önlediği programına, sıkı maliye politikası da eklenince güçlü bir milli paranın ortaya çıkması kaçınılmazdı.

2005 yılından itibaren YTL’nin de gündeme gelmesiyle bugünkü tartışmaya giden yolların taşları döşenmeye başlandı. Tarihsel koşullar, özellikle Dolar ve Euro’nun egemenliğindeki erozyon zaten bir arayışa yol açıyor. Dünya’nın Doğu’sunda bir ortaklık, siyasi ve ekonomik birlik arayışları devam ediyor. Şanghay Beşlisi’nden, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, İslam Kalkınma Teşkilatı’na kadar tüm çalışmalar sözkonusu arayışın bir parçası belki de.

Şanghay Beşlisi haricindekilerin başarı şansını sınırlayan kendi içlerindeki ticaret hacminin yetersiz kalması. Siyasi ve demografik farklılıkların bir parasal birlik oluşturmaya yetmediği gerçeğini de unutmayalım. Bu koşulları sıralarken aslında, bir parasal birliğin oluşması için gerekli kriterler de ortaya çıkmış oluyor.

Neden Olmaz?

Parasal birlik dendiğinde, ya da ZONE tabirisözkonusu olduğunda, ortak bir merkez bankasından söz ediyoruz demektir. Bir kere, Başbakan’ın kastettiği seçenek sanırım bu değil. Diyelim ki; Ortak bir merkez bankası kabulümüz: Türkiye’nin bugün itibariyle bu uygulamayı kuracak kadar yakın ticari partneri var mı? Türkiye dış ticareti içerisinde önemli yer tutan Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri halizhazırda bir parasal birlik olan EURO ZONE içerisinde olduklarına göre, siyasi şartlara bir bakmak gerekiyor.

Türkiye’nin yakın coğrafyasında yoğun ticari ilişki içerisinde bulunduğu ülkeler gözönüne alındığında, genel olarak istikrarsızlık hakim. Irak, Suriye, demokratikleşme mücadelesi veren Kuzey Afrika ülkeleri gibi gelişen pazarlarda adından söz ettiren TL, toplam ticaret hacmi içerisinde düşük oranlara sahip ülkelerle parasal birlik aşamasında ortaklık kuracak aşamada mı? Tersini düşünelim; Sözkonusu ekonomiler, böyle bir ihtiyaç hissediyorlar mı ?

Dünya’daki en yakın ‘parasal birlik’ olan EURO’nun durumu ortada. Euro Bölgesi inşa edilirken geçilen aşamalar hatırlanırsa, arkasında net 50 yıllık bir iktisadi ve siyasi ortaklık fikrinin olduğu akla gelecektir. İşi Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’ne, Roma Anlaşması’na kadar geriye götürmeye gerek yok. Sadece Maastrich Kriterleri ve sonraki on yıl hazırlığını bilmek yeterli galiba. EURO, ancak 2002’de tedavül kazandığına göre bu işlerin hiç de kolay olmadığı anlaşılıyor.

Türki Cumhuriyetlerle işbirliği zararsız bir egzersiz olabilir…

2005’deki koşullar içerisinde TL’nin dolaşımında hızlı bir artış sağlanmasından yanaydım. O gün için Suriye, Kuzey Irak, İran gibi ekonomiler, Türki Cumhuriyetlerle birlikte TL için daha geniş bir yelpaze sunuyordu.

Bugüne dönelim… Türkiye’nin Batı’sındaki ekonomiler EURO Bölgesi’nde… Güney’indeki ‘istikrarsızlık paktı’ ile zaten bırakın parasal ve siyasi birlik kurmak, pazara bile gidilmez. Çin ve Rus ekonomileri zaten TL’nin istikrarına ihtiyaç duyuyor değiller. İkisi de dış ticaret fazlası veriyor ve neredeyse döviz basıyorlar. Geriye İran ve Türki Cumhuriyetler kalıyor. İran’la böyle bir ortaklık kurmamız uluslararası konjonktüre uygun değil, zira İran’lı vatandaşların Türk bankalarında mevduat bulundurmalarına dahi sıcak bakılmıyor. Dünya haritası bize, ticari ve siyasi yakınlık arzusu taşıyan Türki Cumhuriyet’ler haricinde bir seçenek bırakmıyor.

Anlaşılan, bugün için ‘parasal birlik’ seçeneğinden çok, Türkiye ekonomisinin etki alanını genişletmesi ve TL’nin konvertibiletisinin artması, yani Dünya’da kullanılmaya, biriktirilmeye, diğer merkez bankaları tarafından ‘rezerv para’ olmaya doğru yolculuğunda kazaya uğramamasına çalışılması denenmeli. Bu konu tartışılmaya devam edilmeli. Türkiye ekonomisinin, TL’yi bir parasal birliğin para birimi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı da bir grup ülkeye para otoritesi olarak kendisini kabul ettirmesi için,enflasyon ve ödemeler dengesi açığını tümüyle kontrol altına almış olması şartından bahsetmedim.

Kamu kesimi talebi uyaracak

Devletin piyasalardaki sıkışıklığın önündeki engelleri aşmada kullanabileceği çeşitli yöntemler var.

Vergiler, harcamalar ve bunların çeşitli bileşimleri. Aynı şekilde para politikasının biçimlendirilmesi.

Vergi politikasında denizin bittiği, sınıra gelindiği anlaşılıyor. Vergileme kapasitesinin zorlandığı belli. Öte yandan tedbirli davranmak isteyen ekonomi yönetimi, iktisadi aktörlerin zorlandığını da algılıyor olsa gerek.

Uzun süre baskı altında kalan talep seviyesi, siyaseten de zorlu bir sürecin kapılarını açabilir.Faiz hadleri ile ilgili Merkez de ‘elimden gelen budur’ diyerek radikal indirimlere gitmeyeceğini aktarmış oldu. Bugüne dek uygulanan’tarz-ı iktisat’ın dışına çıkılması gerektiği izlenimi pekişebilir.Yani, musluğu açma veya kapama biçimindeki konjonktür karşıtı iktisat politikasının yerine ikame edilecek yeni araçlara başvurulabilir.

Genel izlenim, devletin personel harcamaları ve kamu yatırımlarını artıracağı yönünde. İşsizlikle mücadelede kamu kesiminin daha direkt bir rol üstleneceğini düşünenler çoğunlukta. Resmi ağızlardan verilen bilgilere göre, 2013 yılında devlet memurluğuna atanacak kişilerin sayısı 79.000 olarak açıklandı. 2013 yılı bütçesi kapsamında Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından verilen bilgiler, hükümetin sosyal refah vurgusunu artıracağını gösteriyor.

Önümüzdeki yıl seçimler de yapılabilir. Ciddi bir cendereden geçen ekonominin hareketlenmesi için kamu harcamalarının önemi büyük olacaktır. Sağlık ve eğitim harcamaları ile birlikte altyapı yatırımlarının önemli olacağı bir dönemin işaret fişeği, 2013 bütçesinde görülebiliyor. Girişimcinin de hanehalklarının da elindeki olanaklar sınırlandığına göre, sosyal yatırımın iki yönlü etkisini beklemek en doğrusu olacaktır. Herşeyden önce, harcama gücü ile genel olarak talebi hareketlendirmek ve selektif bir politika olarak geniş kitlelere aktarılamayan büyümenin nimetlerini tabana yaymaya çalışmak gerekir.

Gelir değilse bile refah dağılımını öne çıkaran bir yatırım-harcama profilini var etmek mümkün. Buna karşın bugünkü ekonomik düzende asıl istihdam kaynağının özel kesim olması gerektiği unutulmamalı. Kamu istihdamında olası yasal düzenlemeleri öngörmek de memur alımlarının hemen ardından akla gelebilecek. Hükümet, devlet kapısında çalışmaya hazır binlerce kişinin yıllara sari finansman yükünü göğüsleyebilmek adına Devlet Memurları Kanunu’nu esnetmek isteyebilir. Bu konuda yapılan çalışmaların devam ettiği söyleniyor. Bu çalışma,zamanlama olarak, SGK’nın bozulan finansal yapısını da reforme etmeyi içerecektir.

Özel sektörün daha verimli bir istihdam yapısını kurması için gereken adımlar, yapısal reformların içerisinde saklı. Girişimci, talep koşullarının uygunluğunu gözlemlediğinde zaten yeni çalışan kadrolarını bünyesine katmakta tereddüt etmiyor. Özellikle kayıtlı istihdamın gelişmesi için verilen teşviklerin yararı, maliyetinin üzerinde olacaktır. Devletin izlemek istediği refah dağılımı politikasının, geliri artırılan özel sektör ve çalışanları ile desteklenmesi ekonomiyi canlandırmakta daha etkili olacaktır.

Türkiye ekonomisinin önündeki atıl kapasite barajının aşılması on yıl sürdü. Verimli ve etkin bir ekonominin var edilmesi için gereken süre en az bu sürenin yarısı kadarlık bir mücadeleyi gerektirebilir. Fiyat yapısını yoluna koyarken, istihdamı, kamu harcamaları yoluyla talebi uyarırken verimliliği göz etmek her zaman mümkün olmaz. Verili ekonomik yapıda, dış ticaret dengesi de gelir dağılımı da bir bant içinde dalgalanmaya başladıkça, yapısal reformlara ihtiyaç daha da hissedilir olacaktır.Pastayı büyütürken, pastayı hazırlayanların da yeterince beslenmiş olmaları gerekiyor.

Kamu müdahalesi biçim değiştiriyor…

Yirminci yüzyıl boyunca devam eden bir tartışma: Devletin ekonomiye müdahalesi. Kamu sektörünün bizzat işletmecilik yapmayı tercih ettiği, tümüyle planlamacı bir iktisadi anlayıştan, karma ekonomik modele, oradan da pür piyasacılığa doğru dalgalandı. Şimdilerde örtülü bir denetim modeline doğru geçiliyor olması, pek de farkına varılan bir süreç değil. Biraz olsun altını çizmek gerekebilir.

Şöyle ki; Bugün Dünya ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar, doğrudan kamu işletmeciliğine ihtiyaç duymadan, devletin ekonomiyi kontrolüne imkan veriyor. Devlet politik atmosferin de etkisiyle kamulaştırmalara gitmeden işletmeler ve aile ekonomilerinin kaynakları üzerinde etkinlik sağlıyor. Bahsettiğim gibi, geçtiğimiz yüzyılın kamu işletmeciliği tartışması, yerini finansal piyasalara müdahale düzeyine bırakabilir.

Tarihten ders alınabilir…

Birinci Dünya Savaşı öncesinde filiz veren finansal balonlara, krizlere, piyasanın kontrolü ile cevap verilmişti. Balon şiştiğinde ve tabii ki patladığında, savaş ve iki büyük savaş arası dönemde, sermaye piyasalarının ve kredi rejiminin kontrolü artırıldı. Devletin toplam talep düzeyini şekillendirmesi gerektiğine ilişkin teoriler güç kazandı. Bugünün çok gerisinde bir varlık balonu dahi, mevduat ve yatırım bankacılığının ayrılmasına, anti-tröst yasalarının, rekabeti geliştiren sistemlerin dizaynına götürdü Dünya’yı. Tabii ki, Doğu Bloku’nun oluştuğu yılların ardından, planlı ekonomi ve karma ekonomi çalışmaları, ideolojik rekabetin bir unsuru olarak da kullanılmış oldu.

Türkiye’nin de nasiplendiği bu iniş-çıkışların merkezinde yine kamu işletmelerinin iktisadi etkinliği veya etkinsizliği bulunuyordu. Uluslararası yatırımların, özellikle hammadde üretiminde rol alan yabancı yatırımların zaman zaman devletleştirildiği, bir süre sonra bir furyayla özelleştirildiği dönemlerden geçildi.

Finansal piyasaların bugünkü seviyesi ile kamulaştırılması, devletin sektöre ortak olması tartışılmıyor. Çünkü buna gerek duyulmuyor. Kamu kesimi, kredi politikasını, mevduat ve borçlanma faizlerini, bankalararası borçlanma koşullarını belirlemeye devam ediyor. Dünya üzerinde çeşitli bağımsızlık düzeylerine sahip Merkez Bankaları aracılığıyla kaynakların yönünü dilediği gibi şekillendiriyor. Kimi doğrudan hükümetlerin emrinde, kimi gerçekten bağımsız, kimi de Avrupa Merkez Bankası (ECB) gibi ortak yönetilen kuruluşlar. Ama, sonuçta bunların hepsi, doğru veya yanlış toplum adına karar vererek kamu görevi yapmış oluyorlar

Devletlerin kredi kartı: Mali piyasalar…

Finansal piyasaların bir aktarım değil, birikim modeli olarak kabul edilmesi ile birlikte kamunun müdahale alanı da reel sektörden mali piyasalara yöneldi. Tabii bu noktada belki de doğru algılanamayan özellik aslında gayet basit…

Tıpkı kredi kartı kullanımında olduğu gibi: Kredi kartı bir ödeme aracı olarak son derece pratik iken, bir kredi veya kaynak temin aracı olarak kullanılmaya çalışıldığında, bir süre sonra işlevini kaybetmeye yüz tutuyor.

Reel sektörün ihtiyaç duyduğu yatırım imkanları ile tasarruf sahiplerinin birikimleri arasında bir köprü olarak son derece etkili bir mekanizma olan bankacılık sektörünün ekonomilerin gelişmesine katkısı küçümsenemez. Keza, firmaların halka açılmasını, çok ortaklı yapıların büyük yatırım fonlarına sahip olmasını sağlayan, özel sektörle birlikte devletin de borçlanma araçları ihraç ettiği sermaye piyasaları da önemli işlevleri yerine getiriyorlar.

Sorun, aracılıktan, fiktif bir kaynak üretimine geçildiğinde başlıyor ve kamu müdahalesi ihtiyacı da bu noktadan sonra başlıyor. Önümüzdeki yıllarda bu konunun tartışılacağı bir dönem olabilir. Zira, tüm Dünya’da şikayet edilen kamu işletmeciliği veya müdahaleciliğinin, daha büyük boyutlarda ve adı da konmamış biçimi hayata geçmeye başladı. Faiz koridorları, tahvil ihraçları, konsolidasyonlar, türev araçların piyasadan çekilmesi veya ihracı gibi farklı adlarla çağrılan uygulamaların nihai etki alanı, özel kesimin harcama gücü.

Orta Vadeli Programın Hedefleri

Hafta içi, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, yanında Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz’la birlikte açıkladı. Orta Vadeli Program, Türkiye ekonomisinin önümüzdeki üç yıla ilişkin hedeflerini içeriyor. Bu hedefler saptanırken, Dünya ve Türkiye ekonomilerinin geleceğine ilişkin değerlendirmelere dayalı öngörülerde bulunulmuş oluyor. ‘Orta Vade’, yani bir yıldan üç yıla kadarki bir zaman dilimi öngörüldüğüne göre,’ Plan’ hepimiz için son derece önemli.

Toplantıda belki mevcut değillerdi ama, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün de dahil edildiğinde, ekonominin çeşitli alanlarıyla ilgili beş ayrı bakanlık bulunduğu için Başbakan Yardımcısı’nın koordinasyonuna duyulan ihtiyaç artıyor. Babacan’ın diğer dört bakanın ilgilendiği konuların tümüyle ilgilenerek ‘genel denge’ konusunda görevli ve sorumlu olduğunu hatırlarsak, dünya ekonomisinin durumuna niçin sık sık vurgu yaptığı anlaşılabilir.

Hedefler makul…

OVP’nin 2013, 2014 ve 2015 büyüme hedefleri sırasıyla %4, %5 ve %5. Bence OVP’nin orijinal hedefi  cari açığı (cari açığın GSYİH’ya oranı) kademeli olarak düşürmeye devam etmeyi beyan etmesi. 2012 yılı sonunda %7,3 olarak gerçekleşmesi beklenen cari açık oranının, 2015 yılı sonunda %6,5’a düşürülmesi hedefleniyor. Uluslararası kabul de bu oran merkezinde. Kamu açığındaki beklenti yine kademeli olarak %2,2’den %1,8’e düşürülmüş. Enflasyon hedefi 2012 yılı için %6,5 idi. Bu hedeften sapma olacaktır. OVP, önümüzdeki üç yıl için %5,5’luk bir enflasyonu odağa yerleştirmiş.

Maliyetlere de bakalım…

Önümüzdeki üç yıl için, cari açığın, kamu açığının ve enflasyonun aynı zaman diliminde düşürülmesi demek, iç talebin kısıtlanmaya devam etmesi demek. Türkiye ekonomisi siyasi ve ekonomik istikrar şartlarında %5’lik büyümeyi herhalükarda sağlayabilir. Ama, hem kamu açığını hem de dış açığı aşağıya çekmek istediğinizde, ya fiyatlarda ya da kaynak girişinde artışı garantilemek gerekir. Fiyat artışlarını da kontrol etmek istediğinize göre, geriye dış kaynak kalıyor. Dış kaynak derken, OVP hazırlanırken dış talep koşullarının da istikrar kazanmadığı belirtilmiş. Yani, Türkiye aniden petrol veya doğalgaz çıkarmaya başlamaz ise, dövizin kaynağı olarak reel sektörün değil finans sektörünün belirleyici olacağı varsayılmış olacak. Sonuç: Doğrudan ve portföy yatırımları için bir cazibe merkezi oluşturarak, sağlam bütçe dengesi, dış ticaret dengesi ve bankacılık kesimi aracılığıyla tasarruf ithaline devam etmek.  

Kurgu yukarıdaki gibi olunca, istihdamda ilerleme hedefi kısıtlı tutulmuş. İşsizlik oranında 2015 yılının nihai hedefi %8,7. 2012 yılı sonunda resmi olarak %9 olarak gerçekleşeceği varsayılan işsizlik oranının üç yıl içerisinde %0,3 (binde 3) düşebilmesi mümkün. Tabii, yukarıdaki tüm hedefler ‘barış’ şartlarına göre hazırlanmış olmalı.

Avrupa…

Dış talep sözkonusu olduğunda yüzümüzü ilk döndüğümüz yer, Avrupa ekonomisi. ABD’de işler iyi gitmeye başladığında Avrupa ekonomisinin, Avrupa ekonomisi ferahladığında Türkiye ekonomisinin yüzü gülüyor. AB ülkelerini sırasıyla dolaşan kamu açıkları virüsü, aynı antibiyotikle, dönüp dolaşıp darphanelerin daha çok çalışması yoluyla kontrol altına alınmaya çalışılıyor.

Bu işin sonu nereye varır?  diye sorulduğunda, ‘Merkez Bankaları daha çok para bastığında daha önce ne olduysa o olur’ diye cevap vermek gerekir. Önce ‘enflasyon’, sonra fiyat artışlarını absorbe edebilecek ‘kemer sıkma politikaları’. Aksine, Avrupa ekonomilerini yönlendiren isimlerin şu anda uyguladıkları sistem, bankaları fonlayıp para arzını artırmak, öteki taraftan da ulusal ekonomilerin mali yönetimlerini sıkılaştırmak. Yani yukarıdaki gibi sırasıyla değil. Aynı anda hem bollaştırıp hem kemer sıkmaya çalışıyorlar. Mali piyasalara kepçe ile verip, reel sektörden kazanla geri almak da denilebilir.

 Toplumları fakirleştiren güya ‘kriz karşıtı politika’nın devam etmesi mümkün olmadığı için, Avrupa’da yeni krizler beklemek daha mantıklı. En küçük bir önlemde sokağa dökülebilen toplumlarda, bu tür politikaları hayata geçirebilmek kolay değil çünkü. Avrupa’nın genelinde olası bir Düyun-u Umumiye’nin çanları çalıyor. Avrupa’da , ‘Mali yapının harmonizasyonu’ adıyla yeni bir ürünün piyasaya sürülmesinden başka çare görünmüyor.

 

Gaz-Fren…

Ekonomik faaliyetlerin gidişatı kolay anlaşılsın diye yapılıyor bu benzetmeler.

Kimi zaman;

-‘Rekor büyüme’, ‘Türkiye ekonomisi ‘gaza bas’tı.

Aksi durumda;

-‘Frene basıldı’, ‘Krediler sıkılaştırılıyor’.

Sürekli araç veya yolla ilgili örnekler veriliyor. Düşük bir iktisadi profilden iyiye doğru gidişte, ‘tünelin ucunda ışık göründü’, ‘tekerlek dönmeye başladı’. Bazen yanıtlar da aynı örnekten hareketle ‘ışık göründü ama karşıdan bir araç geliyor da onun farı mı yoksa günışığı mı?’ şeklinde iğneleyici hale gelebiliyor.

Son zamanlarda ekonomi politikasında rol alan hükümet üyeleri de benzer örnekler aracılığıyla kamuoyuna ve bürokrasiye mesaj vermeyi sıklaştırdı. Mesela Ali Babacan; ‘Sisli bir yolda giden bir otobüste şoförün yavaş ve temkinli olması beklenir’ dedi. Ardından ekonomistlere ve çalışma arkadaşlarına yönelik olarak ‘yolcular, hızlan deseler bile…’ diye ekledi. Başbakan da katıldığı bir televizyon programında ekonomi yönetimindeki kabine üyelerinin zaman zaman görüş ayrılığı yaşayabildiklerini söyledi. Aslında sağlıklı olanı da herkesin aynı fikirde olmaması.

Benim de kullanmayı sevdiğim benzetme ise ‘ekonomi ısındı’ veya ‘soğutulması gerekiyor’ tarzındaki ısı ayarına dayalı olanlar. ‘Termostatik’ diyebileceğimiz bu yaklaşım, 2010 yılında gündeme gelen ve geldiği hızla tedavülden kalkan ‘mali kural’ fikrinin bir nevi örtülü uygulaması. Fakat ekonominin ısındığına veya soğuduğuna ilişkin kararı, termometre (mali kural) değil, yöneticilerin ‘mali algı’sı veriyor. Dolayısıyla yine araba örneğine dönüp, ekonomi ‘su kaynattı’ veya ‘yeterince soğudu’, hatta şimdiki gibi ‘suyu donmak üzere’ bile denilebilir.  Bazen ‘düdüklü tencere’ örneğindeki gibi, arada bir ‘gazını alıp’ yola devam edebilirsiniz.

Sürücü kursu mu yönetiyoruz, ekonomiyi mi ?

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ‘otobüs giderken el freni çekmek zararlıdır’ söylemi ile faiz indirimi ihtiyacının sinyalini verdi. Bu motorlu araç benzetmelerinin, vites gibi ‘hız ayarı’, ya da iyiden iyiye ileri gidip, diferansiyel, şanzıman gibi aktarma organları benzetmesiyle kredi politikalarına atıf yapan versiyonları da mevcuttur. Bir mahzuru da yok doğrusu. Özellikle ‘giden’ bir araç için… Bu konularda aklımda kalan en geçerli örnek, rahmetli Sadun Aren’in ‘bisikletten düşmemek için sürekli pedal çevirmek gerekir’ mealindeki sözleridir. Çünkü bu söz, bir ekonomide sürekli büyüme arzusunun neredeyse imkansız bir hayal olduğunu çok güzel anlatır.

Nobellik Modeller…

Benzetmeler aynı zamanda bir ekonomik sistemi basite indirgeyerek modellemek için yapıldığında bilimsel hale de geliyor. Yine aklımda kalan bir örnek, Paul Krugman’ın ‘kooperatif’ örneğiydi. Krizden sonra kıymetlendi ve Krugman’a tabii ki diğer çalışmaları ile birlikte ‘Ekonomi Nobeli’ni kazandırdı. Bu örnekte, resesyon ve depresyonu açıklamak isteyen yazar, bir grup çocuk sahibi ailenin dışarı çıkmadıkları akşamlarda diğerlerinin çocuklarına bakmaları konusunda anlaşmaları üzerinden veriliyordu. Evde kalınıp komşusunun ihtiyacı ile ilgilenen aileye kupon veriliyor, bir gece dışarıya çıktıklarında aynı haktan yararlanmaları için bu kuponu kullanmaları isteniyordu. Fakat bir süre sonra daha çok kupon biriktirmek isteyen aileler, dışarı çıkmayı tercih etmemeye başlıyorlar. Bu davranış yaygınlık kazanınca, kupon sahipliği cazip hale geliyor fakat talep düşüyor. Yani aileler giderek bu ihtiyacın karşılanmasından vazgeçmiş oluyorlar. Piyasaya uyarladığımızda iş hacmi azalıyor. Önce resesyon ve talep uyarılamaz ise depresyon kapıyı çalıyor.

Benzer yüzlerce örnek var. Özellikle Yeni Dünya’da, ana dalı ekonomi olmayıp, müfredatında ekonomi derslerine yer veren eğitim kurumlarındaki eğitim biçimi, gruplara ayrılan öğrencilerin deneysel ticaret uygulamalarıyla sağlanıyor. Hatta, ekonomi kitaplarının bazılarında, ders anlatılırken, öğrencilerin zihnindeki soyut iktisadi kavramları, hangi araç-gereç ve eşyalarla göz önüne getirebilecekleri, somutlaştırabilecekleri anlatılıyor. İktisat eğitiminde model veya örnek kullanımının yaygınlaşacağı anlaşılıyor.

Yavaşlama, perakende sektörünü nasıl etkiliyor?

Yılın son üç ayına girdik. 2012 yılına ilişkin birikimli yavaşlama süreci sektör üzerinde beklenen etkileri yarattı. Son çeyrekte benzer bir stabilitenin var olacağını öngörmek zor olmasa gerek. Bir istisna ile… Ekim’den Aralık sonuna kadar, yine istatistiksel bir düzeltme görülebilir. Çünkü, ekonomik aktivitenin yavaşlama sinyalleri, 2011’in son aylarında kendisini göstermişti.

Perakendede faaliyetleri kısıtlayan ilk faktör ‘talep yetersizliği’…

Düzenli olarak tekrarlanan araştırmalarla ortaya çıkan sonuç: Perakende ticaret sektöründe faaliyetleri daraltan birincil sorun %33,7 ile ‘talep yetersizliği’. %25,2’lik bir oranla ‘finansman sorunları’ ikinci sırayı alıyor. Bu noktadan hareketle, ekonomik yavaşlamanın iç talebe uyguladığı baskıyı, yani genel ekonomik atmosferin sektöre etkisini doğru okumak gerektiği anlaşılabilir. 

Perakende sektörü bakımından özellikle önem arzeden ‘beklentiler’ de benzer eğilimler gösteriyor. Yukarıdaki soruya, faaliyetlerin hangi etkilerle azaldığı sorusuna verilen yanıtlar arasında en ilginci ‘kısıtlayan herhangi bir faktör yoktur’ yanıtını verenlerin %44’lük bir çoğunluğa sahip olması. Sorunun yanlış olduğunu iddia eden bir cevap olduğu için bu bakımdan bir anlam taşımıyor. Yatırım stoğunun doygunluk seviyesine ulaştığı saptaması olarak da yorumlanabilir. ‘Ben işletme olarak yeterli talebe, uygun çalışan portföyüne, yeterli bir finansal güce sahibim’ diyebilen %44’lük bir zümrenin bulunması pek de beklenen bir tablo değil. Bu cevabı verenlerin bir bölümü doğal olarak, ‘talep yetersizliğinin dışında başka bir sorun olmadığı’nı kastetmiş oluyorlar. Bu çıkarımı nasıl yaptığımı aktaracağım…

Siparişler, iş hacmi beklentisi, çalışan sayısı, satış fiyatları ve sabit sermaye yatırımı…

Perakende ticaret sektöründe faaliyet gösteren firma sahiplerinin aynı anda hem siparişlerde, hem de başlıkta sayılan diğer unsurlarda ve özellikle fiyatta negatif bir beklenti geliştirdiği bir dönemde, %44 oranında ‘faaliyetlerimi kısıtlayan herhangi bir engel yoktur’ diyebilmesi nasıl mümkün olabilir?

İç piyasa ve dolayısıyla sektörün iş hacmi daralırken, kar marjı sayesinde memnuniyet sürebilir. Bu ihtimalin gerçek olması için fiyat artışları veya maliyet avantajı sağlanabilmesi gerekir. Fiyatlandırma konusunda perakendeci bakımından umut veren bir döneme girilebileceği söylenebilir. Mevsimsel faktörler de bu beklentiyi körüklüyor doğrusu. Fakat başa döndüğümüzde, satış fiyatlarındaki artış beklentisinin de geriye düştüğünü görüyoruz demiştik.

Fiyatlarda artış beklentisi oluşmaması, perakandecinin maliyet avantajı yakalayabileceği bir ekonomik ortama yelken açtığı ihtimalini güçlendiriyor. Akaryakıt ve doğalgaz fiyatları gibi üretim ve ulaştırma maliyetlerini etkileyen zamlar olmasaydı, bu görüşe ben de katılabilirdim.

Sonuç: Perakendecinin kafası karışık…

Sektör güven endeksleri ve talep koşulları, değişen ekonomik ortama göre yeniden şekilleniyor. Bu arada, Türkiye ekonomisinin içinde bulunan koşulların perakende ticarete yansıması da sektörün oyuncuları tarafından doğru bir gözden geçirme ve senteze ihtiyaç duyuyor. Dış açığın daraltılması ve bütçe odaklı maliye politikası, toplam tüketim hacmini daha çok ‘iç talebi kısıtlamak’ yoluyla terbiye etmeyi hedefliyor. İstatistiklere yansıyan firma temsilcisi görüşlerinin aksine, son çeyrekte, sektörün fiyat artışı odaklı bir hareket alanına sahip olduğunu düşünüyorum. Teknik olarak başka bir seçenek görünmüyor.

Yazının başında, ‘finansman sorunu’nun ‘talep yetersizliği’ni takip eden önde bir problem olduğunu belirtmiştim. Faiz haddindeki gevşeme, kredi ve karşılık politikalarındaki ‘büyüme dostu’ önlemler, finansman konusundaki sorunların çözümünde mesafe alınmasını sağlayacaktır. Olası kredi genişlemesinin firmalara aktarılması için beklenen sürenin bir aydan kısa olmasını beklemek doğru değildir.

Zamlardan sonra…

Gelişi ‘gün gibi aşikar’ olan zamların olası etkileri tartışıladursun…  Kamuoyunda ‘ÖTV zammı’ veya ‘fiyat ayarlaması’ olarak bilinen fiyat artışlarının kökenine ve gözden kaçan komplikasyonlarına dikkat çekmek gerekiyor. Vergi artışı yoluyla yapılan zamlara, ‘idari kararlara bağlı fiyat artışları’ adı veriliyor. Enflasyon üzerinde  %0,5 (yüzde yarım) bir artışa yol açacağı hesaplanıyor son zamların.  Bir ürünün değeri artmaksızın fiyatının artması, ekonominin çeşitli alanlarındaki dengeleri etkiliyor. Bu defa da öyle olacak. Fiyat artışları, kaynak tahsisini şekillendirecek.  Aile bütçeleri ve girişimci üzerinde baskı oluşturması bir yana, kamu maliyesi bakımından bazı hatırlatmalar yapılmalı. 

Geçtiğimiz hafta bu köşede yazılmıştı. Her şeyden önce, bütçe dengesindeki göreli aşınmanın, ‘farkına varılması’ değil ‘öngörülmesi’ gerekiyordu. Geçtiğimiz yıl sağlanan arızi nakit girişinin bu yıl tekrarlanması beklenemezdi. Diğer bir gerçek şu ki; Bütçenin cari giderlerindeki artış, özellikle kamu personeli alımlarıyla pekiştirilmiş oldu. Bu türden, yani personel gideri gibi sürekli ödeme taahhüdü içeren kadro tahsislerinin bütçeye getirdiği ve getireceği yükler, sanırım öngörülenin üzerinde gerçekleşti. Özellikle öğretmen atamaları konusunda hem ihtiyaç hem de kamuoyu baskısının rolü olabilir. Planlanan alım sayısını bilemediğim için şu anda planın ötesine geçilip geçilmediği konusunda net bir fikrim yok.

Personel harcamalarındaki artışa dikkat çekmemizin nedeni, sürekli harcama kalemlerinin bütçe içerisindeki ağırlığının artması meselesi… Maaş ve ücretler, uzun vadede maliye politikasının hareket alanını kısıtlayabilir. Yani, bütçede bir düzeltme talebi oluştuğunda, harcamaları kısmak ya da gelirleri artırma seçenekleri mevcut iken, giderleri azaltma olanağınız sınırlı olacaktır. Zira, her ay ödenmesi zorunlu giderlerin toplam kamu harcamaları içerisindeki oranı artmıştır. Aynen işletmelerde olduğu gibi, devlet bütçesinin de belirli bir optimizasyon alanı, bir hareket serbestisi var ise, bu alan daralıyor demektir.

Vergileme sınırı aşıldığında, hasılat beklendiği kadar artmayabilir…

Zamlara geri döndüğümüzde, bu defa yapılan ÖTV artışlarının başka bir boyutu daha var. Vergicilik tekniği açısından, ürünler üzerindeki vergi haddinin tespitinde,  psikolojik ve ekonomik sınıra gelindiği söylenebilir. Hepimizin şikayet ettiği, merdivenaltı üretim, kayıtdışı ekonomi gibi sorunların beslendiği motiflerden biri de vergi oranlarındaki zorlama olabilir. ÖTV oranlarında veya maktu olarak ürünün içerisindeki tutarla hedeflenen gelir artışı talebi, bu defa giderek azalan bir marjinal getiri ile karşılanabilir. Tepkilere bakılırsa, mali açıdan, yukarıda bahsedilen sakıncaların yaşanacağı günlerin arifesindeyiz. Bütçe kalemlerinin yıllar itibariyle gelişimine göz atıldığında, biriken yapısal sorunların bir vergi reformunun şartlarını çoktan oluşturduğu görülebiliyorlar.

Borçlanma kartını oynamak daha ekonomik…

Hanehalkı borçluluk oranı, özel sektörün özellikle yurtdışı borçlanma eğilimi ve kamu bütçesi birlikte değerlendirildiğinde, kamu maliyesindeki denge arayışının özel kesim aleyhine talebi kısıtlayıcı önlemler içerdiğini görmek mümkün. Hazine, önündeki seçenekler arasından, düşen faizlerle birlikte yurtiçi ve yurtdışı borçlanma eğilimini artırabilir. Faiz haddi düşük olduğu için içeriden önemli bir bono-tahvil alımı beklemek uygun değildir. Fakat, yurtdışından gelen kaynak akışını, düşük maliyetli bono ve tahvil ihracı ile emerek kamu harcamalarını finanse etmek için kullanmak, son derece uygundur. Türkiye ekonomisi, iç piyasada, işletmelerin ve bireylerin özkaynak kullanımının desteklenmesi gereken bir dönemden geçiyor. Vergi artışları ise, özel kesimi aksi bir istikamete, talebi kısmaya, fiyatları enflasyonist etkilere maruz bırakmaya zorluyor. Bazen, vergi yerine borçlanma kartını kullanmak gerekir. Çünkü bugünkü şartlarda, vergi olarak kamu bütçesine devredilen hanehalkı ve firma alım gücünü yerine koymak için yapılan özel kesim borçlanma maliyeti, devletin üstleneceği borçlanma maliyetinden yüksek.

Ekonominin güncel çelişkileri…

Hafta içerisinde piyasanın beklentisi gerçekleşerek faiz koridorunu daralttı. Faiz haddi aşağıya doğru gevşetildi. Bu gelişme, ekonomi yönetiminin tüketimi ve yatırımı ısınma turlarına çağırdığı bir gösterge olarak okunabilir. Buna karşın, matematiksel olarak birkaç güncel çelişkinin aynı anda ortaya çıktığı bir dönemden geçildiği anlaşılıyor.

1-    Büyüme hızı yavaşlarken işsizlik oranı düşer mi?…

Yukarıdaki sorunun cevabını almak için, hani bir zamanlar bir TV yarışmasında olduğu gibi ‘100 ekonomi yazarına sorduk, ‘99’undan ‘hayır’ cevabı aldık’ diyebilirsiniz. O türden bir soru. Ama görün bakın ki, açıklanan rakamlar işsizlik oranının hem de son on yılın en düşük düzeyine gerilediğini gösteriyor. İçinde bulunduğumuz şartlarda, ekonomideki bariz istihdam artışı yaratan faktör olarak sadece hizmet sektörünü görüyoruz. Kamu istihdamındaki artış da hizmet sektörü içerisinde sayılıyor tabii ki. Sanayi üretimindeki genişleme, işsizlik seviyesindeki mevcut düşüşü açıklamaya yeterli değil. Stok seviyesine baktığınızda işgücünü artırmayı bırakınız,  halihazırdaki çalışan mevcudunu korumak bile başarı sayılabilir. Salt verimlilik artışı da işsizlik oranını %8 çizgisini çekmeye uygun değil. Bu kadar kısa zamanda verimlilik sıçraması yaşandığı kabil değil çünkü.  

Diğer bir seçenek… İşsizlikteki gerileme rakamı doğru ölçüldüğü varsayımıyla, acaba büyüme hızı mı olduğundan düşük hesaplanıyor? sorusu mantıklı hale gelecektir. Şahsen ikisinin aynı anda doğru rakamlar olabileceğini kanıtlayabilecek verilere ulaşabilmiş değilim. ( Geniş bilgi için, http://betam.bahcesehir.edu.tr/tr/2012/08/isgucu-piyasasi-gorunumu-agustos-2012/ raporuna; bu yazıda yararlanılan görüşlerle ilgili olarak http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1100815&Yazar=SEYFETTIN-GURSEL&CategoryID=101 linklerine bakılabilir.)

2-    Ekonomi hızlı değilse de halen büyüyorken ithalat azalıyor. İthalat azalıp cari açık düşerken, İthalden Alınan KDV hasılatının azalması, iç tüketimdeki baskı sonucunda dahi Dahilde Alınan KDV hasılatının en azından fiyat artışları ile paralel olarak artması gerekmiyor mu? İlk soruda olduğu gibi, 100 değil 1000 kişiye sorsanız büyük çoğunluğun bu defa rahatlıkla ‘evet’ cevabı vereceği sorular bunlar.  

Uygulama sonuçlarına bakılırsa, İthalden Alınan KDV hasılatında bir değişiklik yok. Dahilde Alınan KDV ise aksine %3 gibi sembolik bir oranda  artış kaydetmiş.  

Geçen yılki fazlaya karşın, bu yıl, bütçedeki sorunların öncelikli bir yük haline gelmesi mümkün. Geçtiğimiz yıl görülen vergi taksitlendirme gelirleri ve büyüme kaynaklı dolaylı vergi artışlarını arındırdığımızda şimdiki problemin öngörülmesi gerekiyordu.  

Zamlar gündemde, SGK harcamaları mercek altında… 

 Önümüzdeki senaryo, yönetilen fiyatlarda yani doğalgazda, içki ve tütün mamullerinde fiyat artışı ve genişletici para politikasının bir arada uygulandığı bir atmosfere doğru yol alıyor. Vergi hasılatı artarken, vergisi artırılan ürünlerin yol açtığı enflasyon oranının da yükseldiği, desteklenmek istenen iç talepteki artışın büyümeye yaptığı katkının vergi yoluyla emildiği bir senaryo. Orta ve uzun vadede ise, bütçede dikkat çeken SGK harcamalarında indirim arayışları gündeme gelebilir.

Biri genişletici diğeri daraltıcı etkiler birbirleri ile karşılaştırıldığında makro açıdan elde kalan yarar, büyük olasılıkla kamu dengesinin toparlanması, maliyet ise, artış hızının önüne geçilen enflasyonun yeniden hareket kazanması olacaktır.  

3-    Gelir dağılımı ve tasarruf hacmini artırma isteği, başka bir belirgin çelişki. Bir taraftan tasarruf hacminin artması gerektiği söylenegeliyor. Hükümet, bu konuda hem söylem hem de eylem olarak tasarrufları destekleyici bir tutum içerisinde olmak istiyor. Fakat gelir-tüketim yapısı buna uygun mu? Resmi rakamlara göre, gelirlerinin %70’ine yakınını asgari giderlerine (mutfak, ulaşım, iletişim, barınma, ısınma, giyim vb.) ayıran bir hanehalkının tasarruf hacmini artırması maalesef mümkün değil. Tasarruf hacmini artırabilmenin yolu, geliri artırırken gelir dağılımını da makroekonomik açıdan etkin bir araç olarak konumlandırmaktan geçiyor.  

Tersten söyleyelim, gelir-tüketim yapısının bugünkü ekseninde bulunmaya devam etmesi, alınan tedbirlerin sonuca ulaşma kabiliyetini azaltıyor.  

Bu bağlamda, iki soru daha geçerlilik kazanıyor:  

4-Tüketiminde esneklik gösterilemeyen ürünlerde görülen fiyat artışları, tüketici tarafından nasıl göğüslenecek?  

5-Bir bölüm hanehalkının zamlara konu mal ve hizmetleri daha az tüketmesi mümkün olduğunda, bu defa desteklenmek istenen iç talep ve vergi hasılatı arzulanan hedeflere ulaşabilecek mi?

 



 
 

 

‘Yumuşak iniş’ten ‘yumuşak duruş’a doğru…

Açıklanan rakamlarla birlikte Türkiye ekonomisinin yavaşlama hızı ortaya çıkmış oldu. Amaç cari açığı sınırlamak idiyse önemli bir başarı sağlandığı belli. İhracat artışı ve ithalattaki azalma sayesinde sağlanan hızlı bir düşüş gerçekleşmiş görünüyor. Hatta, uluslararası standartlara göre dış açığın milli gelire oranı itibariyle %2 puanlık bir azalmayı daha görmemiz gerekiyor. Çünkü, kesirin payı küçülürken paydası da küçülüyor. İç tüketimi baskılayan, finansman imkanı sağladığı için sürdürülebilir görünen sistemin yumuşak karnı, bu noktadan sonra büyümeden fedakarlık etmenin mümkün olup-olmayacağı. Fakat toplumun bir kesiminin sorduğu soru şu olabilir: ‘ Bir yerde bir sorun daha var ama nerede?’. Cari açık büyük bir risk değil miydi? Evet, öyleydi. Bu sorunun açılımı, doğal imkanlarının dahi gerisine düşen ekonomik büyümenin, dış açık üzerinde yeterli ve nispeten kalıcı bir baskıyı oluşturmaya yetip-yetmediği. Bir sonraki aşamada ‘çıkış enstrümanlarının bileşkesi’ konuşulacak.

Ekonomi basınının tartışma biçimi…

Yukarıdaki soruların daha önce sorulması gerekiyordu. Büyüme rakamları açıklandıktan sonra yapılan yayınlar üzerinden konuşmak da kamuoyu için yararlı olabilir. Daha yararlı olan öncü gelişmeler yardımıyla oluşan öngörü ve olası seçenekleri ortaya koyabilmektir. Ekonomi basınının yorumları, iyimserlik konusunda aceleci, ihtiyat noktasında gecikmeli bulunabilir. Okuyucunun da teşne olduğu bu durumun, devamında politika yapıcıları da etkilediği yönünde kuşkularım bulunuyor. Okuyucunun, analizleri değerlendirirken, erkenci veya aksine geciken yorumları zaman hatalarından arındıran bir gözlüğe sahip olması mümkün mü? Bence, yazarların bu olgunluğa erişmesi daha pratik bir yöntem olsa gerek.

Ekonominin kredibilitesi neden artıyor?

Uluslararası yatırımcıların Türkiye ekonomisinde gözettiği öncelikli çerçeve ‘risk’. Çünkü uluslararası yatırımcı açısından ekonomi, öncelikle ülkeye aktardığı portföyün getiri düzeyiyle ilgili bir algıdan oluşuyor. Ülkede yaşayan nüfusun algısı ise daha çok ekonominin büyüme hacmi, istihdam, enflasyon, gelir dağılımı, kamu maliyesi politikası. Yabancı yatırımcı için ana risk unsuru, cari açığın sürdürülebilir olup-olmadığı. Zira, cari açık riskinin realize olması demek, döviz değerinin artarak fon getirisinin reel olarak azalması ve getirilen fonların dövize çevrilip yurtdışına aktarılırken ‘zarar yazması’ demektir. Dış ödeme araçları bakımından risk altında olan bir ülke ekonomisinin borç geri ödemelerinde sorun yaşama olasılığı da cabası. Türkiye ekonomisinde mevcut eğilim, cari açığın azalması yönünde olduğu sürece, yabancı yatırımcının Türkiye algısında sorun yaşanmayacaktır. Şu anda döviz girişi devam ediyor olduğuna göre, rezerv artışı da sürebilecek, kurun sıçraması önünde engel oluşturacaktır. Dış borç geri ödeme kapasitesi riski oluşmadığı sürece, ekonominin yavaş büyümesi ve/veya diğer sorunlar yabancı yatırımcı için asli konular değildir.

‘Görünmeyen el’ efsanesi unutuldu…

Bugün Avrupa’da görülen borç ödeme sorunu, tüketici ve üreticinin optimizasyon sınırlarının daralması ile ilgili. Çünkü, tüketicinin de firmaların da borçlarının yapılandırılması ile ilgili bir çalışma hazırlanmış değil. Buna karşın, önerilen tedbirler arasında, ne üretimi ne de tüketimi rasyonel hala getirecek tedbir önerileri bulunuyor. Liderler, Merkez Bankaları ile bankalar arasındaki uzlaşma arayışı çoğunlukla finansal istikrarın yeniden sağlanma çabası ile ilgili. Dolayısıyla, piyasa ekonominin ‘görünmeyen el’i denilen tüketici-fiyat mekanizması-kaynak tahsisi ilişkisi gerçekten görünmez hale geliyor. İşgücünü, verimliliği, üretimi yok sayan çözüm anahtarlarının hiçbiri kapıyı sonuna kadar açık tutmaya yetmeyecektir.