Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

Yeni Bir Parasal Genişleme Hamlesi…

Dünya ekonomisinde kartlar yeniden dağıtılıyor. Geçtiğimiz yüzyılda büyük savaşlarla çözüme kavuşan gelirin yeniden dağıtımı, şimdilerde ayaklanmalarla, rejim değişiklikleri ile şekilleniyor. Eldeki enstrümanların en kullanışlısı banknot matbaaları olunca da çelişkiler büyümeye devam ediyor aslında.

ABD Merkez Bankası Başkanı’nın merakla beklenen açıklamasında da, Avrupa ekonomisine yön veren otoritelerden de benzer işaretleri okuyabilirsiniz: Parasal genişleme. İlginç olan, bugüne dek Türkiye ekonomisinin lehte ayrışmasına yol açan bu süreç, bundan sonrasında Türkiye için de bir tehdit oluşturmaya başlayacak gibi görünüyor.

Mevcut koşullar altında para basarak borç sorunlarını çözmeye çalışan bir Avrupa, seçime doğru ekonomisini canlandırmaya çalışan bir ABD’yle, büyüme hızı aksama görünümü taşıyan Çin’i alt alta yazdığınızda Dünya ekonomik hacminin %60’ına tekabül ediyor. Dünya ekonomisinin başat ekonomik aktörleri, gittikçe rekabetçi bir görünüm kazanmaya çalıştığına göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ekonomilerin yollarına devam etmeleri hiç de kolay olmayacak.

Ekonomilerin genelinde parasal genişleme veri kabul edildiğinde, mutlaka zincirleme bir devalüasyon sürecine girilecektir. Sıkı para ve maliye politikasının devamı halinde, daha değerli bir TL ile süreci göğüslemek mümkün olabilir mi? Bu konuyu şimdiden tartışmak gerekiyor. Zira, Türkiye’de politikalar mevcut haliyle kalacak da olsa, Dünya ekonomisine enjekte edilecek likidite, TL’yi olduğundan daha değerli hale getirebilir. Bir başka ifade ile dış piyasalardaki parasal genişleme ve devalüasyon oranında bir enflasyon/devalüasyon haddine razı olmanın Türkiye ekonomisi bakımından sanıldığı kadar sakıncası bulunmuyor olabilir. Türkiye ekonomisinde ipleri biraz olsun gevşetmek için bir neden daha…

Biz Euro’dan çıkmayalım, EURO bizden çıksın!

Euro Bölgesi için pek de dillendirilmeyen bir önerinin niçin ciddiye alınmadığını merak ediyorum doğrusu. Euro’ya dahil ülke ekonomilerinin sayı bakımından çoğunluğu sorunlu bir bankacılık ve kamu borç stoğuna sahip olduğuna göre, tüm bu ülkelerin ayrı ayrı ya da hep birlikte Euro alanının dışına çıkarılması elbette beklenemez. Ekonomilerini borç batağına sürükleyen irili ufaklı pek çok ülkeyi Euro içerisinde disipline etmektense, Almanya ve Fransa’nın Euro dışına çıkmaları daha pratik olmaz mıydı?

Bugünkü riskleri hesaba katarak Euro alanına dahil olmayı reddeden İngiltere de ikna edilirse, çok çok güçlü bir ‘çekirdek Avrupa’ coğrafyası ile tekrar düşmüş Euro kullanmaya başladıkları için maliye politikalarında daha sorumlu bir çevre Avrupa, daralan ekonomileri doğal çizgisinde var etmeye devam edecektir. Yunanistan ve İtalya gibi, AB’nin özellikle para birliği nedeniyle fütursuzca kontrol rejimi uygulamak istediği ülkeler, İspanya ve Portekiz gibi henüz muhalif hareketlerin olgunlaşmadığı bölgeler için siyasi tercih bile bu yönde olabilir.

İran’la altın ticareti!…

Uzun süredir dış ticaret istatistiklerini alt üst eden bir konu İran’la Türkiye arasındaki altın ticaretinin hacmi. Doğal ya da beklenen sınırları aştığı için rakamların doğru olmayabileceği yazılıp-çiziliyor. Tabii rakamların yanlış olabileceği haricindeki ihtimallerin de gündeme gelmesi mümkün. Savaş, ambargo gibi ihtimaller ve nedenlerle İran’la Türkiye arasındaki nakit hareketleri, bankacılık işlemleri zorlaştırıldığı için, ticaret erbabı hatta bazen bizzat devletler farklı yöntemlere başvurabilirler. Bunlardan biri de trampa (değiş-tokuş) ekonomisine daha sık yönelmektir. Petrol ihracatı zorlaşan bir İran’la, petrole hem de uygun şartlarla ihtiyaç duyan bir Türkiye arasında, altın-petrol değiştokuşunun, altın alım-satımı olarak görünmesinin bir sakıncası da yok. Yani, rakamların doğru, rakamlara konu ürünlerin farklı olması da imkanlar dahilinde.

İktisadi Aktivite Azalıyor…

İktisadi Aktivite Azalıyor…
Türkiye ekonomisinin lokomotifi reel kesimde yeni bir güven sorunu yaşanıyor.Kapasite kullanımı, sanayi üretimi ve geleceğe ilişkin beklentilerde yavaşlama emareleri görülmeye başlandı. Planlanan yumuşak iniş senaryosunun gerçekleştiği konusunda bir tartışma yok. Günün konusu ‘acaba yavaşlama alt sınırına ulaştı mı?’
Cari açıkta ve enflasyon üzerinde etkili olan bu süreç, bundan sonra artık bir durgunluğa mı sebep olacak? Bu soruların yanıtının verilmesi ekonomi politikası bakımından oldukça önemli. 
Faiz indirimi…
Türkiye ekonomisinin 2012’nin ilk üç çeyreği tamamlanırken kafalardaki soru işaretleri yanıt bekliyor. Merkez, koşulların oluştuğunu düşündüğünde bir faiz indirmini planlayacaktır. Bugüne kadarki uygulamaya bakılırsa, faiz oranlarının aşağıya doğru revizyonu ‘evet, bakın biz beklendiği gibi politika faizini şu kadar baz puan indirdik’ şeklinde olmayacaktır. Aksine, ‘faiz koridorunun alt sınırını indirdik veya faiz koridorunu daralttık’ şeklindeki açıklamaları, ekonominin yeterince soğutulduğuna kanaat getirildiği şeklinde okumak gerekir.
Faiz indiriminin önündeki engellerden en önemlisi Merkez Bankası’nın fiyat istikrarı öncelikli düşünmemesi. Finansal istikrarı da gözeterek ‘döviz kuru’ üzerindeki kontrolünü devam ettirmek istemesi. 
Ekonomiyi ‘yumuşak iniş’e zorlayan koşullar altında, politika yapıcılarının davranışlarını anımsamak yararlık olabilir. Benzer süreci tersine çevirmek isteyen bir ekonomi anlayışı hız ve dizayn itibariyle kredi arzını dolaylı yoldan gevşetmek isteyebilir.
Yine karşılıklar ve bankaların kendi aralarındaki borçlanma faizlerini etkileyerek riski özel sektöre devredebilir. Sorumluluk bakımından rahatlatıcı benzer politika üretiminin sebep olduğu sorunlar biliniyor. Bu defa, özel sektör yurtdışından borçlanma tercihini kullanıyor. 
Dış piyasalarla ilgili olumsuz görüşü gözen geçirelim…
 Yayınlara bakılırsa ABD piyasalarında hareketlenme var. Sanayi üretimindeki artış ve canlanmanın Avrupa’ya geçişi bir kaç aylık gecikmeyle Türkiye’ye de yansıyacaktır. Avrupa’da bankacılık kesiminin sorunları İtalya ve İspanya özelinde yoğunlaştı. Son gelişme Avrupa Merkez Bankası’nın bu ülkelerdeki sorunlu kağıtları toparlayıp faiz indirimi sağlayacağı yönünde.
Türkiye’yi ilgilendiren kısım, dış talepte bariz bir canlanma görülmese de yeni bir kötü haber beklenmediği. Yılsonuna dek iç piyasayı hareketlendirecek bir beklenti de mevcut değil.Bu denklemin zamanlama bakımından çözümü; Türkiye ekonomisinin 2012 sonuna kadar yeni bir talep artışı ile güçlenemeyeceği. 
Algı farklı da olsa…
Günümüz ekonomisinin gidişatı ile ilgili görüşler,borsa-faiz-kur üzerinden oluştuğu için sanayinin sipariş hacminden ya da kapasite kullanım oranlarından söz etmek ‘geri kafalılık’ olarak yorumlanabiliyor. Fakat sonuçta Türkiye ekonomisinin büyüme ve istihdam koşulları üzerinde teknik olarak baskın karakter sanayi üretimi. Finansal piyasalarda her ne olursa olsun, günün sonunda reel ekonominin buyurgan bir karaktere sahip olduğu unutulmamalı. 
Kamu kesiminin hareket tarzını doğru değerlendirelim…
2008’de başlayan kriz sonrasında kamu harcamaları ve kredi politikalarını hatırlayınız. 2008’in son çeyreği de, 2009’un ilk çeyreği’de yani 6 aylık bir dönem ‘bekle gör’le geçti.Tansiyon biraz olsun düşünce, teşvik paketleri açıldı, istihdam desteği politikaları güçlendirildi. Takipteki alacaklar, esnaf politikası gözden geçirildi. 
Devam edelim… 2010’da ekonominin ısındığı herkesce malum olan bir yıl boyunca dış kaynak girişi ve kredi arzının yavaşlatılması ile ilgili adımlar neden sonra atılarak,hız konusundaki yavaşlık, incelikle dizayn edilen politika örgüsü ile giderilmeye çalışıldı. 
Bugün de iktisadi çevrimin alt sınırlarına yaslanıp-yaslanmadığı tartışması yapılırken güçlü bir refleks yerine özel sektörün ve tüketicinin sorumluluğuna dayalı bir çerçeve beklemek daha makul. Konjonktür karşıtı ekonomi politikasının Türkiye’deki görünümü, kamu harcamaları ve vergilerin etkin olarak kullanılmasına elverişli olmaktan çıktı. Vergi artışında da, giderlerin artırılmasında da atılacak kurşun kalmadı sayılır. Yılsonuna kadar yavaşlama eğiliminin korunacağını düşünebiliriz. 

Dış ticarette şirketler arası işbölümü…

Hafta içi, cari açığın ve işsizlik rakamlarının mevcut düşüş eğilimini sürdürdüğü açıklandı. Cari açığın finansmanında, sıcak para girişi de, doğrudan yatırım girişi de etkili tabii. İşsizlikte daha radikal bir seviyeye %8’lerin telafuzuna geçişi, yaz aylarına özgü istihdam desteğini ihmal etmeksizin, ihtiyatla karşılamak gerekiyor. Sonuçta iki yönde de beklentinin ötesinde iyileşme kaydedilmiş.

Ödemeler dengesinin finansman boyutuna odaklanırken, açığın karşılanmasının yanı sıra dış ticaret açığının azalmasına da gereken dikkatin yoğunlaşmasını sağlamak gerekiyor. Çünkü, finansman imkanları gerilediğinde reel dengedeki sorun azalarak da olsa devam ederse, yeniden rezerv kullanımına yol açan kur hareketleri oluşabilir.  İkinci bir faktör de, Türkiye’de dış ticaret yapan firmaların verimlilik ve ithal girdi bağımlılığında ezber bozan faktörler tespit ediliyor olabilir.

İhracatta bir zamanlar dillere pelesenk olan kur desteği ihtiyacı, en azından şimdilik gözden düştü. Merkez Bankası rezervlerinin 100 Milyar Dolar seviyesine yükselmesi  kurdaki beklentiyi düşük tutuyor. Döviz rezervlerinin bir bölümü bankaların emanet dövizlerinden oluşuyor da olsa, piyasanın algısını şekillendirmeye yetiyor.

Diğer bir ezberimiz olan  ‘ithal girdi bağımlılığı’nda firma ölçeği bazında değerlendirme yapmak daha doğru görünüyor. Şöyle ki; TÜİK verilerine göre azami 10, 50, 250 ve 250’den fazla çalışan sayısına sahip şirketlerde görülen eğilim, çalışan sayısı arttıkça ithalat içerisindeki payın da arttığı yönünde. Zaten doğal olan bu sonucun yanında, pek de hesaba katılmayan diğer bir gelişme, küçük firmalarına ihracattaki payları ile ithalattaki payları karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor. Büyüklerde, firma büyüklüğünün ihracat payına aynı oranda yansıdığını görmek ise olası değil.

Daha başlangıçta not düşmek gerekebilir: Bahsedilen oran, tam olarak ithal girdi bağımlılığını göstermiyor. Sadece fikir veriyor. Ayrıca, Türkiye genelinde, ithalat toplamı ihracat toplamından fazla olduğu için, toplam ihracat içindeki firma payı ile toplam ülke ithalatı içerisindeki şirket payı eşit dahi olsa, bu oran parasal eşitlik anlamında gelmiyor. İki ayrı büyüklükteki pastadan söz ediyoruz çünkü.

Dolayısıyla, cari dengenin firma ve sonuçta Türkiye lehine gelişmesi için iki oran arasında eşitlik değilse bile yakınsama veya koşutluk denilebilecek düzelme gerekiyor. Küçük ve orta büyüklükteki firmaların ihracat odaklı çalışırken büyük firmalara göre daha etkin ve verimli olduğunun söylenebilmesi için ürün/girdi bazında dış ticaret hadlerinin (ihracat fiyatları/ithalat fiyatları) de bilinmesi bir başka konu.

Dış ticarette firma dengesinden bahsedildiğinde, altı çizilmeye değer bir başka ayrıntı daha var: Mevcut haliyle dahi, ihracat içerisindeki payı ile ithalat içerisindeki payı ihracat lehine fazla olan KOBİ’lerin, üretimlerinin bir kısmını ara malı olarak büyük şirketlere verdikleri gerçeği.

KOBİ’lerden ara malı olarak tedarik edilen girdiler kullanılıp ihraç ürünü haline gelen nihai mallar ihrac edildiğinde, hesabı da büyük firmaların ihracat hesabına yazıldığına göre, büyük firmaların dış ticarete konu mallarda verimlilik ve karlılık değerlendirmesi gereği bir kez daha ortaya çıkıyor. İhraç kaydıyla teslim ile ihracat arasındaki farkı ihmal etmeyelim. Tersi düşünüldüğünde, bu satırların yazarı da dahil, KOBİ’leri sürekli olarak birleşmeye ve kurumsallaşmaya yönlendirmek, Türkiye’nin dış ticaretini sanıldığı kadar pozitif yönde etkilemiyor olabilir.

‘Orta Gelir Tuzağı’

Kavramı ilk olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Mayıs ayında Silikon Vadisi ziyaretinde dile getirmiş. Haberleri tarayınca, Gül’ün ardından Sanayi Bakanı Nihat Ergün, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, MÜSİAD Başkanı Nail Olpak ve İSO Başkanı Tanıl Küçük’ün peşisıra orta gelirdeki tuzağa dikkat çektiği görülüyor. Türkiye, son aylarda belki de daha çok ‘Ortadoğu tuzağı’ ile meşgul olduğundan, ekonomi basını da konuya yeterli ilgi gösterememiş olabilir.

Orta gelir tuzağı nedir?
Herhalde daha kolay anlatılabilsin diye, ekonomi dünyasında “10 Bin Dolar’da tıkanıp, rehavete girmek”, “Orta Gelir Tuzağı” olarak adlandırıyor (muş). Sanırım, atıl kapasitelerin kullanılması, dış tasarruf kullanımı ile büyümenin sınırlarına erişilmesi nitelenmeye çalışılıyor. İşgücünde ve/veya sermayenin verimliliğinde tıkanıklık yaşandığında, tabiri caizse aşırı sulamayla katma değer artışı sağlanamadığı anlatılıyor. 10 Bin Dolar’a takılmak bir neden değil sonuç. İktisatçıların sık vurguladığı ‘yapısal reform’ ihtiyacı dediği konunun sonucu.

Resmi belgelere göre,  2023 yılında 25 Bin Dolar kişi başı milli gelir rakamına ulaşılması hedefleniyor. Derlenen bilgilere bakılırsa; ‘Türkiye’de “Kişi Başına Düşen Milli Gelir” 2007 yılından bu yana kişi başına 10 Bin Dolar dolayında. Hükümetin hazırladığı Orta Vadeli Program’a (OVP) göre 2012, 2013 ve 2014 yıllarında da 10 Bin Dolar dolayında kalacak. Böylece, 2007’den 2014’e 8 yıl boyunca “Kişi Başı Milli Gelir” 10 Bin Dolar seviyesinde seyretmiş olacak’.

Sorun aynı ama farklı görünümleri var…

Büyüme belirli bir oranda takıldığında, cari açık, kur riski arttığında, özel kesimin borçluluğu veya tasarruf oranı sorun olarak göründüğünde, işsizlik ve enflayon oranları katılaştığında, kar marjları daraldığında, partiküler halinde zuhur eden ana soruna değinme gereği hissedildi demek ki. Bilim ve teknolojinin gelişmesi ihtiyacının, firma ve tüketici dengesinin kurulması gereğinin, vergi reformunun, ithal girdi bağımlılığının günün koşullarına göre ısıtılıp servis edilmesi, işte bu ‘yapısal reformlar’ adıyla anılan bir dizi önlemin alınıp-alınmamasıyla ilgili.

Bugün itibariyle tüm kaynaklar seferber edilse, tüm tedbirler de gündeme getirilse, Türkiye’nin 25 yaş üstü nüfusunun ortalama eğitim süresi 6,5 yıl gerçeği ile karşı karşıyayız. Bir kere bu konuyu bir üst başlık olarak yazmak gerekiyor. Eğitim süresi ve kalitesi, sadece işgücünün değil sermayenin verimliliğini de doğrudan etkiliyor çünkü. Ekonomik aktörlerin tümünü, iktisadi aklın bütün safhalarını kapsayan tek yatırım alanı, eğitim seviyesinin yükselmesi.

‘Tesis yok’ veya ‘eğitim şart’ klasiği… 

Yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır: Türk takımları Avrupa Kupaları’nda açık farklarla mağlup olduğu, keza milli takımın ancak şerefli mağlubiyetlerle yurda döndüğü yılların söylemi… ‘Başarılı oluruz fakat tesis yok tesis…’ deniyordu yorum programlarında. Orta gelir tuzağı veya olimpiyatlardaki başarısızlık da benzer bir tartışma çerçevesine girmek üzere. Bu defa tesis de var, tüketici de, işadamı da, yatırımcı da. Ama nitelik sorunu ekonomik yaşamda sayının çok ötesinde etkili olduğundan, tıpkı ‘tesis yok’ günlerindeki gibi ‘bir şey eksik ama ne eksik?’ diye sorulduğunda, hemen ‘ eğitim şart ‘ diye cevap verilebilir.

Dış ticaret açığı daralırken

2012 yılının ilk altı ayında oluşan dış ticaret tablosu, Haziran rakamlarıyla birlikte ortaya çıkmış oldu. Analiz imkanı kazanıp, trend diyebileceğimiz kimliğe kavuştu. Hem ihracat ve ithalatın seyri bakımından, hem de ekonominin geneli için… Çünkü, aylık gelişmeler bir eğilimin ortaya çıkması, yorumlanması için yeterli olmayabiliyor.

Dış ticaret açığı azalıyor. İhracat artıyor, ithalat düşüyor. Mevsim etkisinden arındırılmış rakamlar da aynı gelişmeyi doğruluyor. Peki, nasıl? Uluslararası anlamda üç senaryonun lehte gelişmesi sayesinde…

Petrol fiyatları…

Türkiye’de enerji ithalatının dış ticaret açığı üzerindeki etkisi malum. Petrol fiyatları artarsa, Türkiye’nin dış ticaret açığında artış, azalırsa da yine paralel bir düşüş görülüyor. Türkiye ekonomisinin büyüklüğüne oranla ürettiği petrol devede kulak kaldığından, maalesef realite bu. Bugünkü avantajın yarın dezavantaja dönüşebileceğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Yoksa, ithalattaki örneğin %5-%10 aralığındaki azalmayla dış ticaret açığının %20 azalması mümkün olamazdı.

Doğalgaz ve doğalgaza bağlı elektrik tüketimi – ki doğalgazdan sağlanan elektriğin sanayide kullanıldığını unutmayalım- artı petroldeki dışa bağımlılık, ancak ısrarlı politikalarla, araştırmalarla çözülebilecek sorunlar. Sağlanan fiyat ve az sonra değinebileceğimiz kur avantajının sonsuza kadar devam edeceğini sanmak tabii ki doğru değil. Mesela, İran’la ABD arasındaki gerginlik farklı bir boyut kazansaydı –oldukça yüksek bir ihtimaldi-, bugünkünün tam tersi bir petrol fiyatı seyri görülebilirdi.

Döviz Kuru…

Döviz kurunda geçtiğimiz yılın bugünkü dönemine göre görülen düzeltmeyi ihmal etmeyelim. Özellikle 2011 yılının sonu ile 2012’nin ilk günlerindeki atakları, Merkez Bankası’nın ciddi döviz satışı ile önleyebildiği yazılmıştı. Merkez Bankası’nın o günlerde piyasalara sattığı milyarlarca dolar karşılığı dövize oranla kurun seviyesinin ancak belirli bir düzeyde tutulabildiğini hatırlıyoruz. O günkü rezerv kaybını da… Bu gelişmelerin mazisi, açıklanan dış ticaret rakamlarının hemen altı ile sekiz ay öncesindeki tarihlere raslıyor. Dış ticaret açığındaki azalmanın hesabını yaparken maliyetleri gözden kaçırmayalım.

İç talep canlı değil…

Türkiye ekonomisi küçülmüyor. Devam eden büyüme, hız kaybediyor. Bugüne dek, dış ticaret açığını ancak ve ancak küçülme pahasına azaltabilen bir ekonomi olarak Türkiye’nin iç talepte canlı bir performans sergilediğini söyleyemeyiz. İç talebin canlılığını yitirmesinin, Türkiye ekonomisi açısından daha az ithalat yapılması anlamına geldiği ortada. Bu defa, yatırım malları ithalatında da bir seviye kaybı var ki, geleceği ilişkin beklentilerin resesyon değilse bile düşük büyüme çizgisine kaydığını ispatladığını daha önce de aktarmıştık.

Petrole bağımlı ekonomi, Türkiye’yi Ortadoğu siyasetinin içine çekiyor…

Ekonominin toplam büyüklüğü, Türkiye’yi petrol arzının güvenliği ve petrol fiyatları üzerinde söz sahibi bir siyasetin içinde olmaya zorlayacaktır. Türkiye ekonomisini analiz eden uzmanların bu gerçekliği kavradığı görülebiliyor. Ortadoğu’da Türkiye’ye biçilen rolün ağırlığını artırması için yapılan telkinlerin yanına doğalgaza bağımlılık da eklendiğinde, zor yönetilen bir sürecin içine girildiği anlaşılıyor.

Türkiye’nin güneyinde ve Asya’da petrol ve doğalgazını kendisi üretip ihrac ederek adeta nakit basan, dış fazla veren ülkeler; Batı’sında, tüketim malları üretip (genellikle) Asya’ya satan, mevcut yaşam tarzını devam ettirmek için petrol ve doğalgaza ihtiyacı devam eden ekonomiler var.

Bugüne dek Batı ekonomileri lehine gelişen dış ticaret üstünlüğünden sağlanan gelir fazlası, servete dönüşerek mali piyasalara aktarılmıştı. Finansal sistemde oluşan fiktif şişkinlik ekonomik kriz aracılığıyla bünyeden atılınca şimdilerde oyun yeniden kurulmaya çalışılıyor.

Türkiye ekonomisi, Dünya’nın iki kutbu arasındaki adeta trampa ekonomisinin geçiş güzergahında olmakla sağlayacağı katma değeri, büyümek için ihtiyaç duyduğu finansmana eşitlemek zorunda.

Faiz haddinin karşılaştırmalı görünümü

İki yıl öncesinden devralınan gecikmeli tartışma konularından biri ‘faiz haddi’. Bir parça ideolojik alanı kaşıdığı için arada bir yerli yersiz podyuma çıkıp kulise geri dönebiliyor. Bugünlerde gündemde olmasa da yakında mutlaka tartışılacağa benzer. Niçin böyle düşündüğümü anlatmaya çalışayım.

Dünya’da faiz ‘negatif’…

Öncelikle, Dünya’nın önde gelen ekonomilerinde faiz haddi negatif oranlara dönüyor. Yani, tasarruf sahiplerinin paralarını emanet ettiği bankaların ödedikleri faizler enflasyonla karşılaştırıldığında, sonuç pozitif çıkmıyor. Tasarruf ettiği için cezalandırılan bir tüketici, daha çok tüketsin, piyasadaki durgunluk aşılsın isteniyor. Likidite bolluğu da cabası. Bir başka açıdan, bankaların pozitif faizleri ödeyebileceklerine ilişkin endişeler var.

Söz Türkiye’ye geldiğinde, iki yıl öncesinde ekonominin soğutulması için faiz artırımı önerisine sıcak bakmayan Merkez Bankası, faiz haddini artırmaksızın paranın maliyetini artırma yolunu seçti. Evet… Doğrudan faiz oranı (kamuoyunda politika faizi olarak bilinen oran) artırılıp, harcama ve kredi eğilimi sınırlandırılmadı. Fakat, BDDK ile birlikte karşılıklar politikasında, bankaların kendi aralarında yaptıkları fon alışverişinde, paranın maliyetini artıracak önlemler uygulandı. Şahsen beklemediğim biçimde başarılı da oldu bu politika. Faiz haddinin doğrudan artırılması veya yabancı fon girişlerinin vergilendirilmesi daha çabuk sonuç verebilirdi. Ekonomi yönetiminin ve özerk kuruluşların politika tercihi, bankaların kendi aralarındaki likidite eksik ve fazlasını birbirlerine devrettikleri faiz oranlarını değiştirmek yoluyla ekonominin soğutulması oldu. Bir biçimde paranın maliyeti artmış olduğundan beklenen etki biraz daha dolaylı yoldan sağlanabildi.

Yabancı yatırımcı için Türkiye’deki faiz getirisi artıyor…

Türkiye’de faiz haddi ile ilgili olası tartışmaların bundan sonraki eğilimini belirleyecek sorun da bu noktadan itibaren başlıyor. Türkiye ekonomisinin finansal dengesi ile reel dengesi bakımından farklı faiz algıları oluşuyor. Yabancı yatırımcı için Türkiye’de faiz oranı artmış olmasa da getirisi artmış oluyor. Çünkü, Batı ekonomilerinde faiz oranları da, enflasyon oranı da Türkiye’ye göre negatif seyir izledi. Aradaki faiz farkı açıldığı için Türk finansal piyasasının faiz getirisi yükselmiş oldu. Dolayısıyla, daha yüksek faiz ödeyen bir ekonomi olarak fon akımının kesintiye uğramasına engel olundu.

Faiz oranının finansal piyasaların yönü bakımından muhtemel etkileri kabaca yukarıdaki gibi ama reel sektör açısından farklı olabilir. Türkiye’deki tasarruf artışının sağlanması için tasarrufların tüketime göre daha cazip kılınması gerekiyor. İşin içine enflasyon da girdiğinde, bugünkü faiz seviyesi finansal açıdan yeterli, reel sektör bakımından ise yatırımcıyı destekler yönde. Fakat tasarruf etmeyi kolaylaştıran bir faiz haddi mi? İşte orası tartışmalı. Sanırım tasarruf seviyesinin artışı için en iyi yöntem, gelir artışı üzerinden sağlanacak tüketim fazlasının ekonomiye tasarruf olarak kazandırılması olacak.

Döviz kuru ile faiz haddini veya altının getirisini karşılaştıran nadir ekonomiyiz…

Faiz haddinin, tasarruf sahibi açısından Türkiye ekonomisine özgü bir başka kerteriz noktası, ‘döviz kuru’. Enflasyon haricinde döviz kurunun tasarruf hacminde bu denli etkili olmasında tasarrufçunun psikolojisi var tabii ki. Uzun süre devam eden enflasyon ve ‘para ikamesi’, Türkiye’deki tasarruf sahibinin alışkanlıklarını şekillendirmiş durumda. Avrupa ekonomileri ortak bir para birimi kullandıklarından, döviz kuru üzerinden yapılabilecek ekonomik düzeltmeleri fırsat olarak değerlendiremezlerdi. Zira, hiçbir ülke tek başına devalüasyona giderek ekonomisini daha rekabetçi kılamıyordu. Türkiye’deki tasarruf sahibinin faiz haddi ile ilişkisi bu bakımdan giderek daha da orijinal hale geldi.

Öncelikle döviz kuru tatminkar bir getiri sağlamaktan uzak seyrettiğinde (reel kur düşük olduğunda), mevduat ve diğer formel enstrümanlara yönelmeyi uygun görüyor. Yahut, tüketimden vazgeçmenin bedelini yeterli bulmuyor. Bu nedenle özellikle Türkiye ekonomisi sözkonusu olduğunda, faiz oranını, karşılaştırmalı, çok boyutlu ve dinamik bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekiyor.

Ekonominin direnç noktalarında baskı oluşuyor

 Ekonominin direnç noktalarında baskı oluşuyor…
İşsizlik oranının tek hane olarak açıklanması medyada yeni bir bakış açısı geliştirme olanağı sağladı. Büyüme oranı ve cari açık düşüşteyken, işsizlik oranı nasıl olur da aşağıya doğru seyreder? sorusu yanıtlanmak isteniyor.

İlk akla gelen, işsizlik oranı hesaplanırken dikkate alınan değişkenlerin durumu: İşgücüne katılım oranı. Yani çalışma yaşında ve yeterliliğinde olup çalışmak isteyenlerin, 15-64 yaşlarındaki nüfusa (işgücü) oranı. Türkiye’de bu oran, henüz %50 dahi değil. Nüfusun önemli bir bölümü, tercihini çalışma hayatının dışında kalma yönünde kullanıyor. Bu durum, istatistiklere işsizlik olarak yansımıyor. İşsizlik oranı, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartları gereği, çalışma yaşında, işgücü yeterliliğinde, çalışmak isteyen, son üç ay içerisinde iş arama konusunda resmi makamlara başvurmuş ve bir iş olanağı doğduğunda 15 gün içerisinde çalışmaya başlayabilecekler üzerinden hesaplanıyor.

Dolayısıyla, işsizlik oranının neyi ifade ettiğini düşünürken, AB ülkeleri veya ABD gibi ülkelerle Türkiye arasında hesaplama tekniğinin aynı olduğu varsayımıyla -ki ayni-, toplumun davranış kalıpları bakımından farklılık bulunduğunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Herşeye rağmen tutarlı bir hesaplama yöntemi bir fikir verecektir. Bu bakımdan, %9’luk sınırın yeniden görülmesi hayra alamet diye düşünüyorum. Yazının başındaki koşullar, yani büyüme ve cari açık bugünkü durumundayken normal şartlarda işsizlik oranının %1’e yakın oranda düşmesi, sık görülen hallerden değildir. Fakat, bu kez iki etkenin aynı anda iş bulma lehine geliştiğine şahit oluyoruz. ‘Tarım dışı istihdam’ ve ‘işgücüne katılım oranı’nın seyri, işsizlerin azalmasına katkıda bulunuyor. Kriz sırasında aile bütçesine katkı amacıyla çalışmak isteyen nüfusun, işgücünden çekilmeye başladığı bir dönemde olabiliriz.

Direnç noktaları demiştik… Ekonominin üst üste hızla büyüdüğü yıllarda dahi işsizlik oranının %10’un altına düşmesi Türkiye’nin beş-altı yılını aldı. %9’luk işsizlik oranı ile ilk kez karşılaştığımızda hemen arkasından gelen kriz, işsizliğin dirençli bölgesini yine %10’a çekmiş oldu. Bugünkü noktadan sonra işsizlikle mücadele daha hassas ve istikrarlı bir mücadele gerektiriyor. Kıdem tazminatı ve yeni yatırım gibi konularda çalışanın hakları ile yatırımcının risk iştahını dengelemenin yolları aranabilir. Tüm kesimlerin katılımıyla, müktesep hakların korunduğu, yatırımları destekleyip, işsizliğin ekonomi üzerindeki yükünü hafifletecek bir kesişim noktasını kamu kesiminden başka tespit edebilecek otorite mevcut değil. Çok önemli bir çalışma olarak masada bekliyor.

Bütçe…

Türkiye ekonomisinin önemli direnç noktalarından bir diğeri kamu bütçesi. Yıllardır örnek gösterilen Türkiye bütçesinin sonuç hesapları bakımından özenilecek durumda olduğu söylenegeliyor. Bu toplam görünüm, finansman kalitesine ilişkin değerlendirmelerin dikkat çekmesini önleyebiliyor. Haziran’a ilişkin sorunun bir kısmı geçen yılki vergi taksitlendirmesinden gelen peşinatların ve taksitlerin oluşturduğu güçlü baz etkisi. İkincisi de azalan cari açıkla birlikte tahsilatında düşüş görülen vergi kalemleri. Bütçenin gider kalemlerinde altyapı harcamalarının devamından başka, telafi edici harcama artışlarını görebiliyoruz Gider yönünde ani ve telafi edici artış, gelir yönünde de benzer azalış aynı aylara denk geldiğinde bütçe dengesinin geçici olarak sarsıldığı anlaşılabilir. Toplumun ve kamu yönetiminin bu durumu bir trend olarak görmesi doğru değil.

Nüfus…

Nüfusla ilgili son değerlendirmeler gözden geçirildiğinde ekonominin bir başka hassas alanında stabilite gözlenebiliyor. Teknik olarak mevcut nüfus artış hızının bugünkü seviyesi, nüfusu makul bir seviyede tutmaya elverişli. Türkiye ekonomisi için nüfus girdisi, birer tüketici, birer seçmen, birer üretici olarak bireyin dengeli gelişme koşullarına uyarlanmaya uygun olmalı. İşsizlikle mücadele de, büyüme de demografik yapının imkanlarıyla sınırlı.
http://www.manisahabergazetesi.com.tr/v2/koseyazisi-611-Ekonominin-direnc-noktalarinda-baski-olusuyor.html

Hızlı Büyümeden Potansiyel Büyümeye

Hızlı Büyümeden Potansiyel Büyümeye

2012 yılı başlamadan önce yazılmış olanlara tahminlere göz attım. Türkiye ekonomisi için öngörülen büyüme oranlarının en düşüğü ile en yükseği arasındaki fark ürkütücüydü. IMF, revize ede ede bir hal oldu, ama yurtiçi kuruluşlar da ne yapacağını bilemez halde ve genelde %2 ile %4 arasında bir tahmin aralığında saf tuttular. Tahminlerin bu denli tutarsız olmasında yurtdışındaki ekonomik koşulların rolü büyüktü. Rota az çok belli de olsa, henüz temkinli olanlar çoğunlukta. Bana kalırsa, 2012’nin ilk çeyreği için geçerli olan büyüme, bu yılın ilk altı ayı bazında da geçerlilik kazanacak.

Türkiye ekonomisi ile ilgili çok önemli iki faktörü nihai olarak belirleyemiyoruz maalesef. Biri, petrol fiyatları, diğeri sermaye girişi. İster doğrudan sermaye, ister portföy yatırımı olarak gelsin yabancı sermaye akımına karşı günün sonunda nötr bir duruş sergiliyor Türkiye ekonomisi. Ekonomi yönetimi, tahmin ve öngörülerini çerçeve içine aldığı Orta Vadeli Plan’da (OVP) %4’lik bir hedef belirlemişti ki, yukarıdaki iki bilinmeyenle ilgili senaryolardan en doğrusunu seçmiş olacak. Fiili rakamlar bu aralıkta oluşmaya başladığına göre, Türkiye ekonomisinin aslında potansiyel büyüme oranına doğru evrildiğini görmek gerekiyor.

2012: Düzeltme Yılı…

Potansiyel milli geliri, sahip olunan kaynakların mevcut teknoloji ve işgücü seviyesi ile değerlendirildiğinde oluşan gelir olarak tanımladığımızda, Türkiye için uzun dönemli ortalamalara başvurmak yerinde olabilir. Piyasa ekonomisine geçişi baz alırsak, Türkiye ekonomisi %5 civarında bir büyüme haddini mümkün kılacak olanaklara sahip görünüyor. Bu oranı aşan, ikiye katlayan yıllar, hatta peşi sıra seriler yakalamak mümkün olabiliyor. Ama ardından, dış açık, dış borçlanma, enflasyon, sert devalüasyon tehlikeleri bir arada veya farklı bileşimlerde meydana geliyor ve nihayetinde ekonomi küçülüp, ortalamada yine aslına rücu etmiş oluyor. Bu açıdan, 2012’yi aradaki düzeltme yılı olarak başarılı dahi bulmak mümkün.

Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme oranında karar bulması, içinde bulunduğumuz döneme dair birkaç noktanın daha altını çizmiş oluyor:

– 2012’nin ilk çeyreğindeki %3,2’lik büyümede özel kesimin iç talebinden kaynaklanan bir katkı yok. Net ihracat katkısı, dış talep koşullarının Türkiye için önemini vurgulamış oluyor. Ekonominin denge düzeyine ilerlemesinde daha az tüketen bir Türkiye ekonomisi, daha çok tüketen bir Avrupa şartını görüyoruz.

– Türkiye ekonomisinin bu ölçülerde büyümesi, fren yapması, geçen yılki hızlı büyüme rotasından etkilenen bir vaka. Son aylarda görülen kapasite kullanım oranlarındaki kayıplar, yaratılan aşırı kapasitenin atıl kalmasıyla oluşuyor. Hesaplamalarda, 2011’in aynı dönemine ait bazın çok yüksek olduğunu hatırlayalım.

– Enflasyonda Nisan’daki sıçramanın ardından oluşan gerileme beklentisi boşa çıkmadı. Yılın ikinci yarısı enflasyon bakımından umutlu görünüyor. İç talepteki temkinli tutum devam ederse, enflasyonun bugünkü seyrine sadece uluslararası fiyatlamalar değil talep bakımından da destek var demektir. Reel sektörün geleceğe ilişkin beklentileri arasında kendini kanıtlamış öngörü araçlarından biri kapasite kullanımı ise, diğerleri sipariş ve stokların durumu olabilir. Sipariş ve stokların seyri, mevcut büyüme seyrinden aşırı bir sapma göstermiyor.

– Kamu maliyesinden iç talebe destek gelmesi beklenmemelidir. Bazı gelir gruplarındaki erozyona, giderlerde artış da eklendiğinde, faiz dışı dengenin belirli bir oranda fazla vermeye devam etmesi için gereken sıkılaştırmayı öngörmek mümkün. Türkiye ekonomisinin asli kaynaklarını en verimli biçimde değerlendirdiğinde oluşacak potansiyel büyüme haddi, vergi politikasındaki değişimi daha kaliteli bir içeriğe doğru zorlayabilir. İthalden alınan dolaylı vergilerin ağırlığı, vergi hasılatını, dış açığın artmasına bağımlı kılıyordu. Dış açık seviyesini yitirdikçe, ithalden alınan vergilerin yerine ikame edilecek gelir unsurlarını gözden geçirmek yerinde olabilir.
http://www.manisahabergazetesi.com.tr/v2/koseyazisi-594-Hizli-Buyumeden-Potansiyel-Buyumeye.html;
http://www.avmlife.com.tr/makale/35/trend-potansiyel-buyume.html

 *Yazarımızın izniyle avmlife.com adresinde yayınlanan

4.7.2012 tarihli yazısından alıntılanmıştır

İki buçuk savaş

İki buçuk savaş

Soğuk savaş döneminin savunma bütçesinde kullanılan risk hesabıydı. Bir süre daha dikkate alınıp şimdilerde terk edilen bir söylem: ‘Türk ordusu, aynı anda 2,5 savaşın içerisinde varlığını sürdürebilecek güçte olmalı’. İkiyi veya üçü anladık da buçuğu ne ola ki? Biri Yunanistan, bir diğeri Suriye, buçuk ise Kıbrıs meselesinin yol açabileceği savaş veya çatışma ihtimaliydi. Değişen şartlar içerisinde Suriye riski soğumaya yüz tuttuğunda, iki buçuğun biri gitmiş geriye bir buçuk kalmış oldu. Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin içinde bulunduğu ekonomik durum sonrasında, sıcak savaş ihtimalinin neredeyse sıfıra düştüğünü düşünenler de yok değildi. Konu bilfiil savaş hali değil de risk olunca, ekonomik krizin gölgesindeki seçim kampanyası sırasında söylenenleri duyduk.

Yunanistan seçimleri öncesinde, marjinalize edilmiş de olsa ‘İstanbul’u, hatta işi iyice ilerletip İzmir’i yeniden alacağız’ diyen, işin içine Neo-Ortodoks Helenistik sos katıp ekonomik krizden siyasi çıkar elde etmek isteyen siyasetçiler yeter sayıdaydı. Şimdi, Suriye aynı hesabı yapıyor. Kaybettiği ulus bütünlüğünü, militarist otoriteryenizmin bütünleştirici siyasi ortamında arıyor. Erozyona uğrayan güven duygusunu, kaybedilen ekonomik imkanları, agresif tavırlarla telafi etmeye çalışıyor.

Türkiye’nin karşılaştığı riskleri, hele de ulusal bağımsızlık veya haklarının gasbedilmesi dışındakileri, ekonomik ve siyasi gündem nezdinde değerlendirmek gerekir. İlk bakışta, Türkiye’nin en uzun kara sınırı olan Suriye’yle gerçekten savaşması gerekiyorsa, savaştan kaçınması gerekmez. Aynı şekilde, Suriye’deki haksızlıkları tespit etmek, bu konuda Suriye yönetimini uyarmak da doğru bir yaklaşımdır. Buna karşın, Suriye’yi özellikle Batı’dan gelecek bir ‘kurtarma!’ operasyonunun yol açacağı zararlara karşı da uyarmak, işgalden korumak gerekir. Zira, Suriye’nin Türkiye’ye ciddi bir zarar vermediği bir koşulda yapılacak olası NATO operasyonu, Türkiye’yi uzun süreli bir riskle karşı karşıya bırakır.

Savaşın bedeli…

Bugünün savaş maliyetleri, bizzat savaşta kullanılan silah ve mühimmat bedelleri ile ölçülemiyor demiştik. Bir önceki yazıda, insan unsurunun hesaplanamayan bir kaynak tahsisi olarak dikkatlerden kaçmaması gerektiğini de vurgulamıştık. Konu devletlerarası savaş olduğunda, ekonominin gelişmişlik seviyesi ile doğru orantılı bir biçimde maliyet de artacaktır. ‘Asimetrik savaş’ gündeme geldiğinde, ekonomik gelişmişlik negatif etkide bulunur. Suriye ile Türkiye arasında yaşanacak bir savaş sonrasında, Suriye belki daha çok silah, mühimmat veya beşeri kaynak kaybeder. Ama, bu kaynakların Suriye’ye direkt maliyeti dışında, ne menkul kıymetler borsasında hisse değeri kayıpları, ne bankacılık sisteminde erozyon, ne de geleceğe ilişkin beklentilerin bozulması gibi dışsal maliyetleri oluşmaz. Zira, saydıklarımın hepsi, şu anda sıfır noktasının bile altında sayılabilir Suriye için.

Suriye ekonomisi, mevcut refah seviyesinden çok da ödün vermeden, savaşın toplumlar üzerindeki ‘tutkal’ vazifesini de cebine koyarak çatışma ortamının dışına çıkıverir. Suriye’nin dış ekonomik ilişkileri, para ve sermaye piyasaları zaten ihmal edilebilir boyutta olduğundan, savaşıp-savaşmamak noktasında, şu anda kendisi için daha önemli olan ‘ulusal bütünlük’ faydasını tercih eder.

Ekonomik gelişmişlik düzeyi arttıkça, ekonominin içinde bulunduğu ağın etkisi genişlemiş demektir. Savaş değil, savaş sonrası ‘intibak maliyeti’ bizatihi daha büyük bir bedel olarak fatura edilecektir. Türkiye’nin Suriye’yle savaş ihtimalini gözden geçirirken, Suriye’ye göre daha farklı ve zamana yayılan bir bedelle karşılaşacağını hesaba katmak zorundayız.

Terör ve ekonomi senaryoları

Terör ve ekonomi senaryoları

Hafta içi meydana gelen terör saldırısının ardından, bölücü terörün yol açtığı yıkıma ilişkin rakamlar yine havada uçuşuyor. Nasıl bir hesaplama yöntemi ile ulaşıldığını bilmediğimiz terörün yaklaşık 30 yıllık maliyeti hakkındaki tahmin aralığı 300 Milyar Dolar ile 1 Trilyon Dolar arasında. Yelpazenin bu kadar geniş olması aslında terörün Türkiye’ye maliyetinin tahmin edilebilir olmadığını da doğrulamış oluyor. Maalesef, hesaba sığmayacak hani eski tabirle mizana sığmayacak zararlar veren bir sorunun hal yoluna girmesi halinde Türkiye ekonomisinin izleyeceği seyri görmek belki maliyetini algılamak bakımından daha anlamlı olur.

Terörün maliyeti hesaplanmaya çalışırken maddi kaynak kullanımını az çok tahmin etmek mümkün. Terörün artıp azaldığı dönemlerde askeri harcamalardaki seyri izlemek, trendleri görmek de mümkün. Fakat, risk devam ettiği sürece herhangi bir terörist faaliyet olmasa da bu harcamalar yapılmaya, tedbirler de alınmaya devam edecek. Devlet olmanın gereği bu. Savunma harcamaları kadar kamu sektörünün tekelinde olan çok az harcama kalemi olduğu için, savunma giderlerinin ne kadarının terörden etkilendiği üzerine çeşitli tezler üretilebilir. İşin aslı, bu maliyetin hesaplanabilir olmadığı. Silahı, mühimmatı hesapladınız, kullandığınız işgücünü nasıl fiyatlandıracaksınız? 20’li yaşlarda bir insanın yaşamına mal olan mücadelesini parasal bir bedelle ölçmek mümkün mü? Değil. Sonuçta, tekrarlamak pahasına, terörün maliyetini hesaplamanın imkan dahilinde olmadığını yazacağız maalesef.

Türkiye’ye musallat olan bu belanın sona ermesi ile ilgili senaryolardan bir çoğu uluslararası arenada tartışılıyor. Suriye’deki sorunlar, Kuzey Irak’taki kaynakların yönetimi, bölgenin geleceği için farklı senaryoların Türkiye ekonomisi üzerine olası etkilerini düşündürebilir. Kuzey Irak petrollerinin geleceği küresel ekonominin istikrarı için kritik önemde. Son zamanlarda Kuzey Irak yönetiminin Türkiye’deki terör sorununa ilişkin önerilerindeki değişim, ibrenin terörün sona erdirilmesinden yana olduğunu gösteriyor. Suriye’deki Kürt nüfusu ile birlikte değerlendirildiğinde yakın gelecekte bu konuda önemli adımlar atılacağı anlaşılıyor.

Türkiye, Kuzey Irak ve kısmen Suriye’nin yeniden inşasında önemli rol alarak uluslararası enerji güvenliğine destek vermiş olacak. Suriye’ye gerçekleştirilecek olası bir operasyonun hareket merkezi olarak Türkiye ve güney komşularının önemsendiği anlaşılıyor.

Petrol üreticisi bir coğrafyanın uluslararası ekonomiye entegrasyonu, bölgedeki iktisadi birikimin Türkiye’ye aktarılmasını sağlayacaktır. Türkiye’nin, terörle ilgili güvenlik tedbirlerini sınır ötesine taşıma kabiliyeti kazanması karşılığında, bölgenin güvenlik ve istikrarını gözetmesi beklenebilir.

Daha önce NATO Toplantısı ile ilgili yazımızda, ekonomik krizin başından bu yana batılı toplumların savunma harcamalarına karşı geliştirdiği refleksten bahsetmiştik. Bu durum, Türkiye’nin güvenlik operasyonlarına güç kazandırıyor. ABD ve AB ülkeleri, güçlerini sahadan çekmeye başladıkça Türkiye’nin göreli etkinliği artmaya devam ediyor. Savunma giderlerinin yüksek olması, Türkiye ekonomisi için bir veri iken Batı’lı seçmenin hassasiyeti siyasetçileri geri adım atmaya zorluyor. Terörle mücadele bir iç güvenlik operasyonu olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla ekonomiye etkilerine de değişen çerçeveden bakmak gerekiyor.