Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

Yeni Bir Denge Aralığı Oluşuyor…

Yeni bir denge aralığı oluşuyor

Ekonomik aktivitenin artması veya azalması anlatılırken sık kullanılan örneklerden biridir: Bir bardağın içine atılan ping-pong topu, başlangıçta şiddetli şekilde bardağın alt ve yan kenarlarına çarparak hareket eder. Fakat en kötüsü, hareketin sıklığı ve şiddeti, topu bardağın dışına çıkarabilir. Bu durumu ekonominin aşırı ısındığı zamanlar geldiği noktaya benzetebiliriz. Aksi durumda ise, topun zaman içerisinde bardağın genişliği ve uzunluğuna göre hareketsiz kalması sözkonusudur.

Büyümenin motoru haline gelen sanayi sektörüne ilişkin endeks değerleri seviye kaybetti. Buna karşın kredi arzındaki artış, sektöre paralel bir seyir izlemiyor. Bizde genelde kredi hacmi genişlemesini izleyen dönemler, piyasalar canlanır, doğal olarak talep güçlenir. Bugünlerde yatırımcının ihtiyatlı tutumu sonucu olsa gerek, iktisadi aktivitenin reel boyutunda aradığı karşılığı bulmayan bir finansman imkanı gözlemliyoruz.

Cari açıktaki toparlanmanın nedenleri arasında petrol fiyatlarındaki düşüşün etkisi olduğu kadar, ekonominin daha düşük seviyeli bir denge aralığına geçmesinin payı olduğu muhakkak. Kısa dönemde, özellikle üreticilerin yatırım eğilimini, kapasite geliştirme arzularını sınırlandırdığı bir ekonomik ortam, ara malları dışında yatırım malı ithalatını etkiliyor. İki ucu birleştirdiğinizde, Türkiye için yeni bir ekonomi anlayışına geçişin işaretlerini algılayabilirsiniz.

Özellikle Avrupa ekonomileri ile Türkiye ekonomisini karşılaştırırken mutlaka gözden geçirilmesi gereken konu, iktisadi aktivitedeki aşağı ve yukarı yönlü salınım sınırlarının daralıyor olduğu. Ekonominin bir bütün olarak görünümü dışında, bireyler, firmalar ve yatırımcıların ayrı ayrı dikkatlerini bu noktaya yoğunlaştırmaları gerekiyor.

Avrupa ile karşılaştırmak için…

Avrupa ekonomileri, özellikle kamu açıklarının meydana getirdiği finansal sorunlarla boğuşurken, reel ekonomik ölçülerde %5 sınırını bile aşmadan küçüldüler. Büyürken de %2’leri aşmadılar. Buna karşın, hatırlayınız, Türkiye ekonomisi sadece bir çeyrekte %13,8 oranında küçülmüştü. Avrupa ekonomilerindeki devrevi hareketlerin toplam alt ve üst sınırı arasındaki fark, toplasanız %4’ü geçmedi. Ayrıca, büyüme oranları sıfır dahi olsa ya da varsayalım ki %2 küçülmüş de olsalar, herhalde 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana biriktirdikleri refahı kaybetmiş olmuyorlar. Yazının başındaki örnekten hareketle, Avrupa ekonomilerinin ‘bardağı daha büyük’ diyebiliriz.

Bu şartlar altında, ekonomiler arasındaki güç dengeleri bakımından karşılaştırma yapmanın ölçülerinden biri mutlaka ‘salınımların şiddeti’ olmalı. Avrupa ekonomilerinin finansal yapı haricinde dikkat etmeleri gereken asıl reel sorun, işgücü verimliliği olabilir. İşgücü maliyeti yönünden, ne Asya ile ne de Amerikan pazarındaki çalışma koşulları ile rekabet edemeyen çalışma koşulları var Avrupa’da. Böyle bir sorun ise, tek başına hiçbir ekonomiyi bugün yaşanan krizle baş başa bırakmaz. Aşılabilir.

Tasarruf sorununa farklı yaklaşalım…

Türkiye ekonomisini bugüne dek dış koşullara bağımlı kılan iktisadi davranış bozukluğunun bir ayağı fon akışı ise belli ki diğeri Türkiye’deki risk iştahının yüksekliği. Bugünkü gibi, risk iştahı dengelendiğinde, fon akışı sürse de sürmese de ihtiyacı bağımlılıktan ayıran bir denge noktasına ulaşılabiliyor.

Özellikle gelir dağılımı ve istihdam konusunda atılabilecek adımlar, kısa vadede özel sektörün tasarruf edebileceği fonları azaltacağı endişesi taşıyor olabilir. Doğru; Harcama gücünün yaygınlaştırılması kısa vadede tasarruf hacmini negatif yönde etkiler. Fakat, tasarrufların kullanımında asıl etkili olan faktörü pozitif yönde etkiler. Yani, iktisadi kararların rasyonalizasyonunu artırır. Avrupa’daki krizden sonra, miktarı azalsa da, daha verimli kullanılan tasarrufların daha etkin bir ekonomiyi var ettiği gerçeği, doğruluğu ispatlanmış bir iddia olarak ortada durmaktadır.

Ekonomideki Belirsizlik Algısı Kötümserliğe mi dönüştü?

Ekonomideki Belirsizlik Algısı Kötümserliğe mi dönüştü?

Reel kesim dış piyasaların hareketini gözlemekten bitkin düştüğünde, tüketimin gücü ancak geçici bir süre imdada yetişebilirdi. Euro Bölgesi, ertelediği sorunların faturasını ödemeye devam ediyor. AB ekonomilerine göre pozisyon alan üretim gücü birkaç aylık beklemeden sonra, gerilemenin artık konjonktürel olmaktan çıkıp, yapısallaştığına inanmaya başladı. Sanayi üretimi başta olmak üzere birçok göstergenin iç talebin taşımaktan yorulduğu sınırlara ulaştığı anlaşılıyor.

Merkez Bankası, Nisan enflasyonu karşısında takındığı sıkı para politikası tutumunu, dövizdeki sıçramalara tedbir olarak daha da sıkılaştırdı. Faiz dışındaki tüm enstrümanları kullanarak kredi imkanlarını sınırlama arzusu ortaya konuluyor.

Mayıs ayı enflasyonu beklendiği gibi yıllık enflasyon hesabını tek haneye düşürünce, paranın yönü yeniden tüketim eksenine doğru yol alacak mı? bilemiyorum. Gerçekçi bir tahmin yapmak gerekirse, piyasaların dar alana göre hesap yapmayı kabullendiği bir ekonomik ortamda, enflasyonla mücadelede yol almak daha doğru bir tercih olabilir. Döviz kredileri de kontrol edilmek istendiğine göre, kurun kontrolüyle daha sert bir dezenflasyon koşulunu veri olarak almak uygundur. Haziran’da gelmesi muhtemel negatif veya çok sınırlı fiyat artış oranları Merkez’in başarı motivasyonunu da artırabilir.

AB ve son günlerde sürpriz şekilde ABD’de dahi reel piyasa güçlüklerinden kaynaklanan bir veri seti kabul görüyor. Petrol fiyatlarının gerilemesinde büyük payı olan bu gelişmelerin fiyat artışlarını göğüslemekte yardımcı olması beklenmeli.

Memur maaş artışlarının belirli sınırların dışına çıkmaması, dış ticaret açığındaki pozitif gelişmeler, küçülen reel aktiviteye karşı hükümetin dikkatli davranmaya çalıştığını gösteriyor. Dış ticaret açığının hesabıyla ilgili sorunların açıkla ilgili bazı mesajları içerdiğini düşünüyorum. İhracat ve ithalat rakamlarının Amerikan Doları ile ifade edildiği uluslararası istatistiklerin, Dolar’la Euro arasındaki çapraz kurda meydana gelen değişimi Türkiye’ye olabilecek en olumsuz şekilde yansıttığı söylenebilir. Euro, Dolar karşısında değer kaybettiği sürece böyle de devam edecek.

İhraç ürünlerinin çoğunu Euro olarak değerleyen bir hesap sisteminde, ihracattaki miktarsal iyileşmeyi Amerikan Doları cinsinden ifade ettiğinizde süreç içerisindeki değer kaybını aynen istatistiklere yansıtmak zorunda kalıyorsunuz. Euro’nun Dolar’a karşı %10 değer kaybı yaşadığı bir dönemde, 100 Euro’luk ihracat tutarınız, reel olarak değişmese de, hesaben %10 daha az artmış görünüyor. Daha önce yazmıştım… Bunun üzerine bir de reel olarak ithalat bakımından Amerikan Doları’na ağırlık veren bir ekonomi olunduğu gerçeği konulduğunda, dış açıktaki iyileşmenin görünürlüğü azalıyor.

Perakende sektörünün önünde her zorlu zamanda olduğu gibi nakit döviz getirisi ve turizm girdisinden sağlanabilecek aktiflere odaklanılması güçlü bir seçenek. Ödemeler dengesindeki ‘net hata noksan’ verilerine bakıldığında, Türkiye’ye getirilen dış kaynaklı döviz tutarı, ekonomiye sürpriz pozitif katkılar sağlamaya devam edebilir.

Not: ‘yazarımızın izniyle avmlife.com.tr sitesindeki 5.6.2012 tarihli yazısından alıntılanmıştır’

Futbolun Yunanistan’ı Olduk…

Futbolun Yunanistan’ı Olduk…

Şike tartışmaları ile meşguldük. Golü, mali kriterlerden yedik. Ekonomik kural ve aslında anlayış değişikliğini çözemediğimiz çağdaş futbol dünyası, Türkiye futbolunu yavaş yavaş bünyesinden dışarıya atıyor.

UEFA; Beşiktaş, Bursa ve Gaziantep kulüplerinin bir yıl süreyle Avrupa kupalarından men edildiğini duyurdu. Bu yaptırım, temyiz yolu açık bir karar da olsa şike tartışmaları devam ederken önemli bir konu olarak gündemde yerini korumalı. Çünkü, bu defa UEFA tarafından dikkatle seçilmiş sözkonusu üç kulüp nezdinde, Türk futboluna verilen mesaj şu: ‘Bu iş böyle gitmeyecek’.

Ceza alan kulüplere isnat edilen suçlar birbirinden farklı ama ortak yön belli: Mali disiplinsizlik. Beşiktaş’a verilen ceza, mali kriterler arasında yer alan bilgilerde yanlışlık bulunması nedeniyle ‘kesilmiş’. Satır aralarından anlaşıldığı kadarıyla, mali formlar şekil olarak herhangi bir eksiklik taşımıyor olsa da içeriğinde doğru olmayan beyanlar bulunuyor. Mesela, ‘borcum yoktur’ dediğiniz ve bu taahütü imzaladığınız halde, yapılan araştırmada, taahütün düzenlendiği ve içerdiği tarihler itibariyle borcunuz bulunduğu tespit ediliyor.

Vahim hatalar…

Bu tür hatalar veya yönlendirmeler her zaman yapılabilir. Futbol dünyasında son derece normal de karşılanabilir. Ama, alınan duyumlara göre, UEFA’nın Türkiye’den yapılan kulüp beyanlarını TFF’yi de pas geçerek bağımsız danışmanlara yönlendirmek zorunda hissettiği gerçeği artık güven erozyonu değil, tümüyle güvensizlik göstergesi. Yanlış beyanların ve aksaklıkların kulüpten sonra TFF’yi ve UEFA bürokrasisini geçerek doğrulatılmaya ihtiyaç duyulması sonucunda ortaya çıkarılan ‘hata’ların varlığından bahsediliyor.

Düşünün ki, sözkonusu bilgiler mali müşavirler (SMMM) tarafından hazırlanıp, yeminli mali müşavirler (YMM) tarafından onaylanıyor. Ardından kulüp yönetimince en üst düzeyde onaylanıp, TFF’ye ve oradan UEFA’ya gönderiliyor. Kulüp halka açık olduğunda, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) gibi kuruluşlar da bilgilerin muhatabı ve kullanıcıları oluyor. Tüm bu aşamalardan geçerek sunulan evrakların gerçeğe uygun olmaması, UEFA açısından sistemin külliyen mali suça iştirak konusunda ittifak etmesi anlamına geliyor.

Bursaspor ve Gaziantepspor’a verilen cezalarda bonservis ödemesindeki sarkmalar gerekçe gösteriliyor. Mayıs ayının başında Beşiktaş Kulübü Başkanı Fikret Orman’ın bizzat yaptığı ve gerçekçi bulunan savunmaya karşı verilen para cezası ile cezaya konu eylem ve işlemlerin 5 yıl içinde tekerrürü halinde, 2 yıl men cezası verileceği uyarısına, yine aynı UEFA’nın Disiplin Müfettişleri tarafından itiraz edildi. Beşiktaş’a, işte bu son itiraz sonucunda 1 yıl men cezası veriliyor. Üç kulüp için de, Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi (CAS) yolu açık.

Beşiktaş’ın haricinde hedef olarak seçilen diğer iki kulübe daha önce çeşitli mali suçlar kapsamında yerel otoritelerce yapılan operasyonları hatırlayınız. Zaman zaman mali polisin, Mali Suçlar Araştırma Kurulu (MASAK)’nun kulüpler hakkında çalışmalar yaptığını duyduk ve gördük.

Benzer disiplinsizliklerin, aslında pek çok Türk kulübünde hali hazırda devam ettiğini herkes gibi UEFA da biliyor. TFF hayli hayli biliyor ki, UEFA Lisans Başvurusu zaten TFF’nin bilgilendirmesi ve kontrolü ile sağlanıyor. Cezalara konu olan problemlerin, başvurudan, lisanslamanın tamamlanmasına kadar her aşamada resmi ve gayriresmi müdahil olan TFF’nin bilgisi dışında kalması mümkün değil. Hatta, bu işi kuralına, özüne uygun yapmaya çalışan kulüplere ekstra destek sağlayan bir federasyondan dahi söz edilebilir.

Nedir bu kriterlerin amacı?

Okuyucuyu uzun teknik detaylara boğmak yerine, belki de UEFA’nın mali kriterleri ile ne amaçlandığını anlatmaya çalışmak gerekiyor. Daha önce ‘mali kriterler’ şeklinde özetlenen finansal yönetim ilkeleri, 2012-2013 yılından itibaren ‘finansal fair-play’ olarak adlandırılıyor.

– Futbol endüstrisine dışarıdan kaynak girişi yapılması istenmiyor. Yani, bir kulüp ‘kara para aklama mekanizması’ olarak kullanılıyorsa, girişler, henüz kaynak seviyesinde kesintiye uğratılmış olacak.

– Kulüplerin bütçe açığı vermesi engellenmeye çalışılıyor ki; açık olmayınca usulsüz kaynak girişi de olmayacaktır. Kulüplerin sahip ve yöneticilerinin kulübü önce borçlandıracak şekilde işlem ve eylemlerde bulunup, ardından kişisel alacaklı haline gelerek, sürekli-kadrolu yöneticilik vasfını kazanmaları engellenmek isteniyor.

– Bütçenin girişi de çıkışı da kontrol altına alındığında, arkasından sportif açıdan doğru yönetilen kulüplerin kendiliğinden ortaya çıkacağı anlaşılabilir. Bütçede karşılığı olmayan bir transfer yapamadığınızda zorunlu olarak altyapı ve oyuncu tespitinde dikkatli davranacak yöneticiler başarılı olabilecekler.

Kurallar, nihayetinde rekabet eşitliğini amaçlıyor….

UEFA’nın finansal fair-play uygulamasından amaçlanan, öncelikle rekabet eşitliğinin sağlanması. Haksız rekabetin önlenmesi için mali kaynak ve harcama alanında öz kaynak geliştirme mekanizmasının özendirilmesi…

Şike ile ilgili sonuçlardan önce mali disiplini öne çıkaran bir cezalandırma anlayışı ile üç konu amaçlanmış olabilir. İlki; ‘mali disiplin sağlanmadan, şike, teşvik, bahis vesaire gibi konular her zaman gündemde kalacaktır’ gerçeği hatırlatılıyor. İkincisi; Dünya ve özellikle Avrupa kamuoyuna, ‘bakın Türk kulüplerine ne ağır cezalar verdik, şike ile ilgili verilecek ceza konusunda beklentinizi yüksek tutmayın’ mesajı veriliyor olabilir. Son ve en kötü ihtimal, bu cezalar, ‘mali bilgilerden dolayı bu cezaları veriyor isek, şike ile ilgili konuda müsamaha beklemeyin ve hazırlıklı olun’ uyarısı olarak okunabilir.
http://www.manisahabergazetesi.com.tr/v2/koseyazisi-523-Futbolun-Yunanistani-Olduk.html

AB Ekonomilerinde Otorite Boşluğu…

AB Ekonomilerinde Otorite Boşluğu…

Ekonomik kriz baş gösterdiğinden bu yana AB alanındaki 11 hükümet yerini yenilerine bırakmış. Başat ekonomiler arasında lider değiştirmeyen ABD ve Çin’in krize tepki verme süreleri daha etkin ve verimli oldu. Türkiye de yeni hükümetlere karşın yönetim tarzında değişikliğe gitmeyen ülke ekonomilerinden. Ekonomik krizler, liderlere, iktidar partilerine bilinen maliyetini ödetiyor.  Ayrıca, bölgede, ülkelerde meydana gelen iktisadi yavaşlama, tarihin tekerrürü ile işsizliği yabancı düşmanlığına dönüştürüyor.

 AB ekonomilerinin sorunlara palyatif çözümler getirmeye çalıştığını daha önce bu köşede paylaşmıştık. Türkiye ekonomisini derinden etkileyen bu dalgalanmaların seyri, başta ödemeler dengesi olmak üzere, ekonomik büyüme ve istihdam dengelerini etkiliyor. 2011 yılı son çeyreğinden itibaren daralmaya başlayan marjların, Yunanistan başta olmak üzere borç yapılandırmaları ve piyasaya likidite pompalanması yolu ile ertelendiği periyodun sonuna geldik. Avrupa’daki siyasi atmosfer, Merkel-Sarkozy ekürisinden birini yolcu etti. Yunanistan’da ise hükümet kurulmayınca yeni bir seçimin kapıda olduğu anlaşılıyor.

Türkiye’de dış açığın azalması, bütçe açığını tetikliyor…

Bu tablodan çıkan birkaç sonucun yansımaları Türkiye ekonomisine de sirayet edecek gibi görünüyor. Daha şimdiden döviz kuru yeniden hareketlenmeye başlayıp, ithalatı ve enflasyonu tehdit etmeyi sürdürüyor. Dış açıktaki azalma sevindirici. Dış açığın azalması ile büyümenin tersine ilişkisi bugünkü şartlarda tercih edilir bir pozisyon olabilir. Fakat, Türkiye’nin kendine özgü vergi sisteminde çelişik biçimde dış açık azaldıkça bütçe dengesi bozulabiliyor. İthalden Alınan KDV hasılatı, vergi gelirleri içerisinde önemini korumaya devam ettiği için, kamu bütçesi ile ithalat seviyesi ilişkisini umulmadık biçimde abartılı boyutlara taşıyor.

İşsizlikte Şubat ayı rakamlarına geçmeden önce, Avrupa’daki inişli-çıkışlı senaryonun nasıl seyredeceğini öngörmeye çalışmak gerekecek. Yukarıda belirttiğim gibi, AB ülkelerinde koalisyonlar ve düzenli lider değişiklikleri zaten bir süredir yapısallaşmıştı. Aslında, işler iyi giderken dikkat çekmeyen bu hususlar, kamu giderlerinin genişletilebildiği iktisadi atmosferde sadece su yüzüne çıkmıyordu. Sonuçta, genişlemeci maliye politikasını yönetmek, tek parti iktidarında olduğu kadar koalisyonlarda da zor değil.

Hatta, daha çok sosyal harcamaya dayalı bir kamu yönetimini öngören anlayış, çok partili hükümetler için çimento işlevi bile görmüş olabilir bugüne dek. Bugünün ekonomi politikasının koalisyonlar ve liderler bakımından sorun oluşturan yönü, bütçe kısıtlamalarını onaylamak zorunda olmaları. Sosyal bütçeleri kesintiye uğratmak, sıkı bir maliye politikası uygulamak üzere vergi artışı sağlamak, klasik reçetelerin ilk maddeleri. Ayrıca, Euro’nun liderliğini yürüten Almanya’nın Avrupa Merkez Bankası olanaklarını belirli şartlara bağladığı açık açık yazılıp-çiziliyor.

Yunanistan Euro’dan çıkarsa…

Yunanistan özelinde yaşanan, aslında yalınlıkla ifade edilmekten kaçınılan bir sorun. Para politikasını Almanya’ya, maliye politikasını ülke hükümetlerine bıraktığınızda, hükümetler bol keseden dağıttıkları olanakların bedelini Euro’nun devalüasyonu yoluyla ödetmeyi tercih ediyorlar. Doğal olarak, riski AB ülkelerinin tümüne paylaştıran , getiriyi oya tahvil eden sistemin çökmemesi mümkün değildi. Nitekim, iflas bayrağı çekilince, seçimden çıkan sonuçlardan bir hükümet dahi teşekkül edemiyor.

Sonuçta, Yunanistan’ın önünde iki seçenek var;

Devalüasyon veya işsizlik.

Birincisi Drahmi’ye dönerek, ikincisi Euro’da kalıp istikrar programı sınırları içerisinde kalarak mümkün olabilir. İlki siyaseten sürdürülebilir; Euro’da kalınırsa küçülen bir ekonomiye rıza gösterilir. İkisinin de Türkiye ekonomisine bir yararı olmayacaksa da, Euro’nun değer kaybı sonucunda Avrupa lehine gelişecek dış ticaret avantajının Türkiye ekonomisine getireceği maliyet, Euro’dan çıkan bir Yunanistan’ın kazanacağı rekabetçi ekonomi kimliğine göre daha yüksek olur. Türkiye ekonomisi, çıkarları gereği, Yunanistan’sız bir Euro alanını tercih etmeli gibi görünüyor. Üstelik, peşinden Kıbrıs Rum Kesimi’ni de sürükleme ihtimali de varken…

Euro değer yitirme eğilimi sürdürdükçe, ABD Doları’nın itibar kazandığı, Türkiye’nin ithalatında Dolar’ın payının yüksek olduğu dikkatten kaçmamalı.

Şirketlerin karlılık ve tasarruf politikası

Yumuşak iniş stratejisinin yönetiminde risk olarak göze çarpan birkaç konudan yeterince söz açılamıyor. ‘Gündem müsait değil’ veya ‘daha o konuyu işlemedik Hocam’ tadında bir anlayış hakim. Firmaların, özellikle reel sektörün döviz cinsinden borç yükünün çözümünde neler yapılabilir ( Ödemeden çok, oluşum sürecine odaklanarak tabii)?

Öncelikle, döviz kurunun üst bir banda yerleştiği  dönemde konuşulması gerekiyor borç stokunun. İkinci olarak, dış ticaret hadlerinde (ihraç ürünlerinin fiyatlarındaki yüzde değişimin ithal ürünleri fiyatlarındaki yüzde değişime oranı) aleyhte gerileme, özel kesimin dış borçlanma trendini, trend olmaktan çıkarıp kronikleştirebilir. Diğer bir alan ise, firmaların genelinde, satış, fiyatlama ve finansal tutum bakımından bir problem olup-olmadığının belirlenmesi gerekiyor. Yukarıdaki üç ihtiyacın tamamı, özel sektörün dış borcu olarak yansıdığı için ele alınmaları kaçınılmaz olmalı.

Ekonomi yönetiminin sıkça ortaya attığı ‘tasarruf yetersizliği’ sorunu…

Tasarruf yetersizliği deyince de akla hemen hanehalkı tasarrufları geliyor. Firmaların tasarruf alışkanlıkları ile ilgili esaslı bir veri olmadığı için , milyonlarca tüketicinin tüketim-tasarruf alışkanlıkları tartışılırken, veri bakımından el altındaki şirketlerin tasarruf düzeyi henüz hak ettiği yeri bulamıyor. Belki de bu konudaki araştırmaların henüz yeterli düzey ve sayıda olmadığındandır.

Rakamlara boğulmadan söylemek gerekirse, anlaşıldığı kadarıyla (ortaya konulan değil anlaşılan) Türkiye ekonomisinde firma tasarrufları yeterli değil. Şirket tasarrufu deyince, kabaca, kârdan, kâr dağıtımı ve vergiler düşüldükten sonra kalan tutarı anladığımızı not edelim.

Yani, hanehalkının tasarrufu nasıl harcanabilir gelirinin bir türevi ise, firma tasarrufu da kâr tutarına bağlı olarak değişiyor. Yine aynı mantıkla devam ettiğimizde, Türkiye’de gelir artışına paralel olarak hanehalkının finansal yükümlülük oranı artıyorsa, şirketlerin borçlanma olanaklarına başvurma eğilimi de artıyor.

Şirketlerin tasarruf eğiliminin artmasıyla dış kaynağa bağımlılıklarının azalması sağlanmalı. Firma yönetici ve sahiplerinin tasarruf kararlarını etkileyen unsur kâr marjı olduğuna göre, uluslararası karşılaştırmalara başvurulabilir. Uluslararası karşılaştırmalara göre karlılık konusunda Dünya’nın gerisindeyiz. Halka açık şirketlerle ilgili araştırmalar kayıt altında ve tutarlı verileri içerdiği için güvenilir sayılmalı. Buna karşın, Türkiye’de faaliyet gösteren ve halka açık olmasa da bilançoları ve gelir tabloları incelenen  binlerce şirket var. Firmaların toplu mali tablo analizlerinden elde edilen sonuçlar, genel kanının doğru olduğunu, kârlılık konusunda alınacak uzun bir yolun varlığını gösteriyor. 

Özellikle, global krizin başlangıç (2008) ve etkisinin nispeten azaldığı  (2010) yıllarının karşılaştırılması, asıl faaliyetlerden elde edilen değil  faaliyet dışı maliyet-gider unsurlarının kontrolünden  veya faaliyet dışı gelirlerin artışından kaynaklanan bir finansal tercihi gösteriyor.

Sayıların gösterdiği kadarıyla, firmalar tasarruf etmek isteyince gerçekten ‘tasarruf’u, yani üretim maliyeti yerine öncelikle diğer giderlerden kesintiye gitmeyi tercih ediyorlar. Zira, satılan malın maliyetinin satışlara oranı yıllar itibariyle neredeyse sabit kalıyor.

Yüksek katma değerli üretim ve satış derken, yıllardır aslında daha kârlı ve sofistike ürün ve üretim tercihi söylenegeliyormuş. Firma tasarrufunun artmasında yığın üretim modelinin terk edilmesi ve kâr marjının artırılması tek seçenek. Türkiye ekonomisinde şirketlerin öz finansman olanaklarını zorlaması gerekiyor.

Kredi notu tartışması…

Kredi notu tartışması…

Enflasyon konusunda yüksek bir oran beklentisi oluştuğunu geçen hafta yazmıştım. Açıklanan oran, beklentilerin de üstüne çıktı. Tekrar tekrar belirtilecek olursa, Mayıs’tan itibaren enflasyon oranında bu denli yüksek bir baz oluşmayacağını tahmin ediyorum. Nedenler arasında en önemli olanı, geçtiğimiz yılın (2011’in) enflasyon oranlarının Mayıs ayından itibaren yüksek oluşu. 2012 Mayıs’ından geçerli olmak üzere, 2012 yılının fiyat artışları geçen yılın yüksek oranlı artışlarına göre çok yüksek seviyeli görünmeyecek.  

S&P derecelendirme kuruluşunun değerlendirmesi, not değişmemiş de olsa ivmenin değiştiği anlamına geliyor. Üzerinde ittifak sağlandığı üzere, derecelendirme kuruluşlarının ipliği pazara çıktı. Bu işi hakkıyla yapmadıkları, objektif olmadıkları, özellikle kötüye gidiş konusunda uyarı mekanizması işlevini yerine getirmedikleri anlaşıldı. Buna karşın, kendi içinde tutarlı bazı yanlışlıkları sürdürerek günü kurtarmaya çalıştıkları ortada. Türkiye dışındaki pek çok ülke de aynı dertten müzdarip.

S&P’un gerekçesi…

Kredi derecelendirme kuruluşları, sadece mevcut durumu değil olası riskleri de dikkate alma konusundaki başarısızlıklarını, şimdilerde aşırı temkinli derecelendirmeyle bertaraf etmeye çalışıyorlar. Fakat, Türkiye ile ilgili son değerlendirmede sadece riskleri konu edip, alınan önlemlerin görmezden gelindiği anlaşılıyor. Yoksa, Türkiye ekonomisinin ‘tasarruf yetersizliği ve kısa dönemli sermaye akımlarına duyarlılığı’ başlığı uydurma değil. Risk unsurlarının karşısına, ekonominin soğutulmaya başlandığı 2011’in son aylarından bugüne dek gündeme getirilen ve uygulanan politikaların yazılmaması açık bir hata.

Reel değil finansal derecelendirme…

S&P’un, Türkiye ekonomisini, dış talep koşullarını yani küresel ekonomideki yavaşlamayı gerekçe göstererek ele aldığı anlaşılıyor. Bu yaklaşım da yanlış değil tabii ki. Ama, Türkiye’nin ihracat pazarları daralıyorsa ithalat gereği de azalıyor ki, bu da aynen döviz ihtiyacının seviye kaybetmesine imkan sağlıyor. Dolayısıyla, kuruluş, kendi raporundaki gerekçenin kalıcı olamayacağını belirtmediği için, analizini bizzat yanlışlamış oluyor. Kaynaklara duyarlılık konusunda, enerji fiyatları daha tutarlı bir argüman olurdu.

Bir yanlış anlama…

S&P, Türkiye’nin notunu düşürmedi. Aynı not içerisindeki ‘pozitif’ eğilimi ‘durağan’a çevirdi. Ekonominin, aksi yönde ivmelenmiş olduğunu analiz etmiş bulundu.  Haklı olup-olmadığı ayrı bir konu.  Şahsi fikrim, Türkiye’nin kredi notu ile ilgili değerlendirmenin doğru olmadığı şeklinde. Aksine, bugünkü öngörü, 2011 yılının son çeyreğinin başında verilseydi, ancak tutarlı olabilirdi. Nitekim, büyüme hızı yavaşladı da.

Bu işe bir çözüm bulunsun artık…

Ülkelere değil, şirketlere yönelik hizmet veren bazı bağımsız denetim kuruluşları, geçmişte tasfiye oldu. Bazısı isim değiştirdi. Ortaklıklarla, satın alma veya birleşmelerle yapı değişikliklerine giderek güven tazeleme yoluna gittiler. Yanlışların, sansasyonların bedelini hep birlikte ödediler.

Küresel ekonomik kriz sonrasında, başarısızlıkları dillere destan olan kredi derecelendirme kuruluşlarının sahip değiştirdiğini, kapandığını veya yapısal önlemlerle güçlendirildiğini gözlemleyemedik. Yukarıda da belirttiğim gibi, sadece koşulları ağırlaştırıp, değerlendirmelerini sertleştirdiler. Ama, artık güven zedelendiği için analizleri ciddiye alınmamaya başladı.

Bu konuda henüz fırsat eldeyken, uluslararası toplumun ortak bir çözüm geliştirme ihtiyacı devam ediyor.

Satış Stratejisinde Revizyon…

Satış stratejisinde revizyon 
Bugünün şartlarında, düşük bazlı denge içerisinde yol almanın, klasik rekabetçilik defterlerini karıştırmaya bağlı olabileceği görülüyor.

Bir iki yıldır firma dışındaki şartlara odaklanan tahmin ve öngörü sistemi, şirketin içine bakmayı unutturdu adeta. Küresel şartlar, yerel piyasaların, ülke ekonomileri de bir bütün olarak satış beklentilerinin çerçevesini çiziyordu. İyi-kötü daha düşük çıktılı bir stabilite de olsa, stratejilerin de yeni dengeye göre revize edilmesi gerekiyor.  

Sular bulandığında ‘mavi okyanusun keşfi’ kulağa hoş gelen çözümlerin en güzeliydi. Makroekonomik şartların bağlarından, rakiplerin rekabetçi fiyat baskısından kurtulmak için de. Niş pazarlara, ürün yeniliklerine yönelmek, ‘hayatta kalan’ girişimcinin seyir defterine kaydedilebilecek başarılardan en önemlisi olabilirdi. 

Bugünün şartlarında, düşük bazlı denge içerisinde yol almanın, klasik rekabetçilik defterlerini karıştırmaya bağlı olabileceği görülüyor. Maliyet avantajı yaratmak, müşteri ilişkilerinde devamlılık sağlamak, tedarikçiyi sıkı tutup, rakipleri gözlemlemek… 


 Satış ekipleri sahaya çıktığında karşılaşacakları manzara aşağı-yukarı böyle olduğuna göre, kar marjlarındaki fedakarlığı özkaynaklardan devşirme olasılığı da artmış demektir. Kredi şartlarındaki değişim negatif yönde veya nötr. Yeni yatırım olanakları için rekabet avantajı, işletmecinin finansal erişim imkanlarıyla doğru orantılı. Özkaynaklarını korumuş olan girişimcinin konumunu sürdürmekten öteye geçerek pazarda şans yakalaması  oldukça kolaylaşabilir.
 

Revizyonu hayata geçirirken…
Strateji denilen anayasa, revizyon şartlarına karşın gözden geçirilmez ise anlamını yitirip bir temenniler manzumesine dönüşebiliyor. Ekonomik tablonun günden güne değiştiği günümüzde, tahmin ve öngörü kabiliyeti zayıfladıkça, değişimin kabulü olağan ama stratejiye ve oradan uygulamaya odaklanması sık rastlanmayan durumlar. 

Toptan ve perakende ticaret gibi, Türkiye’de sermaye yoğunluğunun düşük, rekabetin yoğun olduğu sektörlerde finansal erişim, mali piyasaların hareketi yönünde belirlenen pasif bir kabul olarak mı sürüp gidecek?. Yoksa, her firmanın varlık ve yükümlülüklerine özgü mali tablo eksenli bir yöne mi? Bugün için trend ikincisine doğru. Dolayısıyla, özsermaye ve çalışma sermayesi kontrolünün sıkı tutulması gerekiyor. 

Kaynaklardan bir diğeri insan kaynakları, mevcut ürünlerin karlılığı sözkonusu olduğunda verimli bir gelecek vaat edebilir. Yatırım iştahının bir parça kenarda tutulduğu dönemlerde, personelin klasik ürünlerde satış hacminin artırılmasına yönlendirilmesi de daha yönetilebilir olacaktır. Çekirdek işe odaklanmak, sadece satış alanının değil, üst düzey yöneticilerin de kendilerini konforlu hissettikleri bir çalışma tarzı.
 

Yönetsel enerjinin, müşteri ilişkilerine, ciro-maliyet döngüsüne yöneltildiği, öze dönen bir perakendeciliğin, yıllar itibariyle genlerine hızlı büyüme ve değişim nakledilmiş sektörün tansiyonuna iyi geleceğini  düşünüyorum. 


Enflasyon dalgasının fiyat rekabetinde firmalara bir stratejik derinlik kazandıracağını söylemeye gerek yok. Ürün fiyatlama konusunda – içinde bulunduğumuz dönemde- ücretlerle paralel bir gelişme görülebilir. Ücretlere gecikmeli olarak yansıtılacak fiyat artışlarının, ciroların, mümkün olduğu kadar çalışma sermayesi olarak tutulabilmesi, fiyat ayarlamalarının ardından, peşin satış – vadeli satış dengesinin kurulabilmesine bağlı. Vadeli satışlarda faiz haddi ile birlikte ücretlerin ve üretim maliyetlerinin yükselme eğilimi kesinlikle dikkate alınmalı. Bu dikkat, fiyat artışlarının sürekli olmayacağı kabulünü de içermeli. Özetle, kampanyaların ‘bugünkü değer’in doğru ölçümüne özgülenmesi gerekiyor.

 

Enflasyon Beklentisi…

Bugün (Perşembe) günü açıklanan enflasyon raporu “malumun ilanı” olarak okunabilir. Merkez Bankası Başkanı Sayın Erdem Başçı’nın konuşmalarında Nisan Ayı’ndaenflasyon oranının zirve yapacağı söylenmişti. Doğalgaz ve elektrik zamlarının fiyat artışlarına geçici bir dönem olağandışı ivme kazandıracağı anlatılıyordu. Nisan’dan sonra özellikle işlenmemiş gıdadaki fiyat yapısı, olası zirveye yeniden tırmanılmasını engelleyecektir. Mevsim şartları ve yağış durumunun da olumlu gelişmelerde katkısı olacaktır.

Nisan enflasyonu ile ilgili peşin peşin yapılan açıklamalarla birlikte, fiyat beklentilerini gözden geçirmek gerekecek. Bankacılık kesiminden gelen sinyaller takipteki alacakların arttığı yönünde. Kredi artış hızında da geçtiğimiz yıllara kıyasla daha ılımlı, dengeli bir artış eğilimi gözleniyor.  İç talebin kamu cephesinde ‘bütçe dengesi’ bakımından açıklar beliriyor. Teşvik paketinin muhtemel gelir kaybı etkisini, 2B arazilerinin satışı gibi geçici girişler dengeleyebilir. Bütçe dengesinde açığın süreceği gibi bir beklenti oluşmadığına, ‘sıkı maliye politikası devam edecektir’ beyanına göre, dış talebin artışı dışında bir talep baskısı görünmüyor. ‘Net ihracattaki artış’ın yarattığı girdiler de ödemeler dengesine yaptığı getiriye kurban verilebilir. Çünkü, oradan doğacak döviz ihtiyacı sonucundaki kur baskısı, dönüp dolaşıp yine enflasyonu vuruyor.  

Kapasite kullanım oranı, sektör endeksleri, iktisadi yönelim anketleri, tüketici güveni, reel kesim güveni, sipariş ve cirolar, stok seviyesi gibi faktörler, geçtiğimiz yıla göre ılımlı bir düşüş hedeflenen iktisadi aktivitenin, aşağıya doğru salınımıyla gelinen seviyede bir süre istikrar kazanacağını gösteriyor. Gelinen noktanın, Türkiye ekonomisinin özkaynak yapısına daha uygun bir seviye olduğu anlaşılıyor.

‘Enflasyon Raporu’na bakıldığında, Merkez Bankası’nın yıl sonu enflasyon oranı tahminini %6,5’a çektiği anlaşılıyor. Yılsonu enflasyonunun %70 olasılıkla %5,3 ile %7,7 arasında oluşacağı tahmininin Türkçe meali böyle. Mayıs ve Haziran’dan itibaren fiyat artışlarının absorbe edileceği varsayımını birkaç koşula bağlı görüyorum. Tarımsal üretim, döviz kuru ve Euro Bölgesi’nde bir şok dalgası görülmez ise…

Enflasyonla mücadelehangi ad altında olursa olsun, faiz haddinin, paranın maliyetinin yükselmesiyle mümkün. Adı ‘faiz koridorunun genişletilmesi’ veya doğrudan ‘politika faizinin gözden geçirilmesi’ de olsa sonuç değişmeyecek. Aynı şekilde Orta Vadeli Plan’daki faiz dışı bütçe giderlerinin disiplinli bir şekilde izlenmesi gerekiyor. Önümüzdeki aylar para ve maliye politikası araçlarının enflasyonla mücadeleye yoğunlaşacağı bir dönem olacaktır.

Fiyatlama davranışının geçmişte yaşanan fiyat artışlarına odaklandığı bir ücret-fiyat yapısında, enflasyonla mücadelenin beklentilerin hızla tamirine yönelmesi gerekiyor.  Aksi halde – mevcut enflasyon oranları birikimli olarak gözden geçirildiğinde, ücret zamları ve ürün fiyatlarındaki talepler birbirini tetikleyebilir.

Uluslararası Ekonomi Çevrelerinin Türkiye’ye Bakışı…

Uluslararası Ekonomi Çevrelerinin Türkiye’ye Bakışı…

Bir yıldır Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da meydana gelen olaylar, doğal olarak dış politikayı da şekillendiriyor. ‘Barış ve istikrar ortamı’  Dünya’da diplomasinin en sık kullandığı terim olurken, maalesef kalıcı bir biçimde tesis edilemedi. Ekonomideki güç merkezi değiştikçe de istikrarsızlık salınımları sıklaşabilecek.

Türkiye Dünya’daki değişimleri yorumlarken, yabancı iş aleminin Türkiye ekonomisi ile ilgili değerlendirmeleri hangi noktalarda toplanıyor? Özellikle altı çizilen başlıklar hangileri?

Uluslararası bağımsız kuruluşlar, resmi merciler, yabancı ekonomi yazarları, akademisyenler nezdinde vurgulanan temalar tartıya konulduğunda, kefenin bir tarafında “hızlı büyüme”, diğer tarafında “cari denge” var. Kullanılan tartı hassaslaştıkça, terazide “bütçe” ve “enflasyon beklentisi”, “döviz rezervi” ve “döviz kuru” yer alabiliyor. Çeşitlendirildiğinde “işgücü maliyeti-işsizlik oranı”, “faiz oranı-tasarruf düzeyi-gelir dağılımı” gibi alanları okuyabiliyorsunuz. Belki de “kaynak- harcama dengesi” sorunu denilse en doğru tarif bulunmuş olacak.

Büyümeden başlayalım. 2011 yılının son çeyreğiyle başlayan “iniş” beklentisi beklendiği kadar sert olmadı. Bunda Euro Bölgesi’ndeki tozların halının altına süpürülmesinin çok önemli payı var. Dışarıdan bakıldığında, Türkiye ekonomisinin büyüme beklentisi sürekli yukarıya doğru revize ediliyor. Yabancı uzmanların, Türkiye’de özel sektörün dış borç gelişimine dair kaygılarını ve azalan dış açığa karşın dış ticaret hadlerindeki aleyhte gelişmeleri yabana atmamak gerekir.

Sermaye girişindeki yavaşlama, doğrudan yatırımlar için sözkonusu değil. Doğrudan yatırımlarda geleneksel pazarların Türkiye’ye bakışında tedbirli de olsa iyimserlik görülüyor. Rakamlara göre, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere herkesin dillendirdiği ‘Körfez sermayesinin doğrudan yatırımlara teveccüh göstereceği beklentisi’ henüz gerçekleşmiş değil. En azından 2011, böyle söylüyor. Körfez’in petrol fiyatıyla birlikte kazancı arttıkça, portföy yatırımlarını satınalma ve yeni yatırıma dönüşebilir. Raporlara göre, “uluslararası yatırımcılar, yoğunlukla sağlık, finansal hizmetler, üretim, gıda-içecek, e-ticaret ve enerji sektörleri”ne ağırlık veriyor. Türkiye’nin nüfus yoğunluğu, stratejik sektörleri olduğu kadar perakende alanını da cazip hale getiriyor.

Anlaşılan, krize rağmen, nasıl Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye ihracatı için geleneksel pazarsa, Türkiye de, AB ekonomilerinin doğrudan yatırım yapmak üzere avantajlı saydığı ülkelerin başında geliyor.

İlk 10 Ülke
(Türkiye’ye Doğrudan Yatırım)  
2011 Yılı Girişi
(milyar dolar)
1
Avusturya
2.23
2
İspanya
2.23
3
Hollanda
1.62
4
Belçika
1.47
5
ABD
1.40
6
Azerbaycan
1.26
7
Fransa
0,98
8
İngiltere
0,91
9
Rusya
761
10
Almanya
605

Euro Bölgesi ve ABD pazarlarında artan parasal olanakların, kendi ekonomileri içerisinde kâra dönüşebilmesi için zamana ihtiyaç var. Türkiye, içeride “yumuşak iniş” senaryosu ile , portföy yatırımları konusunda verimli de olsa, yabancı yatırımcı için şimdilerde cennet olarak tarif edilemez. Üstelik, Euro Bölgesi’nde sütten ağzı yanan fon sahipleri temkinli olmayı sürdürecekler. Küresel Risk İştahı güçlenirken yabancı yatırımcının sürekli getiri sağlayacak doğrudan yatırımları tercih etmesine şaşırmamak gerekir. Ekonomide zor bir yıl beklentisine karşın, yabancı yatırımlarda pozitif trendler gözlenebilir. Son günlerde, Kuzey – Batı Avrupa ve ABD ile ilişkilerin bu çerçeveden de ele alındığı anlaşılıyor. Benzer politika, Türki Cumhuriyetler için de geçerli kılınabilir.

Uluslararası Doğrudan Yatırım Girişlerinin
Bölgeler İtibari ile Dağılımı (2007-2011)
(Milyar $)
2007
2008
2009
2010
2011
2007-2011
Avrupa
12.9
11.3
5.2
4.9
12.3
46.8
Pay (%)
67,8
77,1
83,7
80,0
77,9
75,3
Kuzey Amerika
4.2
0,891
0,312
0,378
1.4
7.2
Pay (%)
22,1
6,0
5,0
6,0
9,1
11,6

Kaynak: YASED

Teşvik Paketi…

Teşvik Paketi…

Geçtiğimiz hafta tanıtımı yapıldı. Henüz kararname, ek liste, tebliğ gibi mevzuat desteği yayınlanmadı. Alınan bilgiye göre Para Politikası Kurulu toplantısının beklendiği söyleniyor. Hangi bölgede hangi sektörler veya alt sektörlerin destekleneceği ve diğer konular henüz net değil. Özellikle,  yatırımların yapıldığı tarih itibariyle nereye kadar geriye götürüleceği, tarih bakımından kapsamı belli olmadan bir şey söylemek erken olur. Yine de özgün yönleri olan, kapsamlı bir teşvik sistemi ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmeliyiz.

Bir defa, bölge sınıflandırılması yeniden ele alınmış. Bir önceki nesil teşvik paketindeki 4 bölgeli sistem terk edilmiş. Sayın Başbakan’ın ifadesine göre, sınıflandırma konusundaki şikayetlerin yoğunluğu yeni kategorileri zorunlu kılmış. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın beyanlarına bakılırsa, geniş katılımlı bir çalışma yapılmış-ki öyle görünüyor-.

İş dünyasını heyecanlandıracak ve istihdam sağlayacak yeniliklerin başında, gelir vergisi stopajının terkini ile sigorta primi işçi hissesi desteği geliyor. Bir başka önemli avantaj, yatırıma katkı tutarının yatırımcının tüm faaliyetlerinden elde ettiği kazançlar üzerinden indirim hakkı sağlanması. Bölgesel eşitsizliği giderme çabaları bakımından en cazip unsurlardan biri olabilir.

Ana stratejinin cari açık ya da ara malı girdi bağımlılığını önleme odaklı olduğu anlaşılıyor. Ekonomi Bakanlığı’nın  tanıtımında vurgulanan tema bu şekilde. Stratejik sektörlerin daha geniş yatırım imkanlarından yararlanması ve asgari yatırım tutarının indirimi sağlanarak avantajlar genele yayılmaya çalışılmış.

Teşvik paketinin içinde dış ticaret dengesinin dışında gözetilen ama zikredilmeyen konu, sermaye yoğunluğunun optimizasyonu olabilir. İstihdam alanında da beklenenin üstünde bir yarar sağlanacağını düşünüyorum.

Sermaye yoğunluğuna geldiğimizde, yapılan hesaplamalara göre bir çok stratejik alanın 3 veya 4 büyük oyuncunun kontrolünde olduğu, bazı alanlarda da rekabet yoğun bir anlayışın hakim olduğu biliniyor. Özellikle enerji, madencilik, demiryolu taşımacılığı gibi alanlarda yoğun ya da tam tersi bir şekilde genel taşımacılık, inşaat gibi sektörlerde dağınık bir girişim perspektifi var. Bir önceki yazıda konuya değinmiş, rekabetin yoğunlaştırılması, bazen de, aksi yönde derlenip toparlanması gereken iş kollarının bulunduğunu belirtmiştim. Yeni teşviklerin sermaye yoğunluğunu dikkate aldığını görmek sevindirici oldu.

Başta da belirttiğim gibi, mevzuat tamamlanmadan, genel bilgilendirmenin dışında söylenecek şeyler eksik kalacak. Bugüne kadar yapılan teşvik düzenlemeleri arasında eksik kalan konuların kesişim kümeleri eklenerek, daha kapsayıcı ve aynı zamanda nokta atışlar yapan bir sistem olduğunu söyleyebilirim. Özellikle ‘altıncı bölge’de, yeterli yatırım miktarı ve istihdam koşullarına uyulduğunda, yapılan yatırımdan daha fazla teşvik sağlanan bir çerçeve çizilmiş*.

*İlgilenenler, http://www.ekonomi.gov.tradresinden, tesvik@ekonomi.gov.tr  ‘ye e-posta yoluyla veya 444 43 63 telefondan farklı bilgilere ulaşabilirler.