Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

Geleneksel Milli Gelir Egzersizleri…

Geleneksel Milli Gelir Egzersizleri…

Hafta içerisinde, 3 ayda bir tekrarlanan ‘milli gelir çeyreği’ büyüme performansı ile enflasyon verileri yakın tarihlerde açıklanmış oldu. Ekonomi  yazarlarının neredeyse kutsal ‘3 aylar’ farizalarından biri haline gelen gündemi görmezden gelmesi uygun değil.

Öncelikle, 2011 yılının son çeyreğinde belirginleşen yumuşak iniş süreci tescil edilmiş oldu. Son çeyrekteki döviz dalgalanmaları ve rezerv kaybı ve ilintili döviz girişlerindeki kayıplar, bu beklentinin oluşmasına yardımcı olmuştu. Sürpriz yok. Hükümet de, resmi ağızlardan ve belgelerden (OVP) bugünün algısını oluşturmaya çalışmıştı. Teknik durumla, algı arasındaki farkın en az olduğu süreçlerden birini yaşadık.

*Önceki yılın aynı dönemine göre

**Bir önceki dönem sonuna göre

Beklentiler dahilinde oluştuğuna göre, ‘Milli gelir rakamları ile ilgili orijinal olan ne var?’ diye baktığınızda’,  yılın tamamlanması ile netleşen beklenti ve riskleri tekrarlayabiliriz.

·         Dış açık azaldıkça, olumsuz katkısı da azaldığı için, milli gelirde göreli bir iyileşme yarattı.

·         Milli Gelire katkı bakımından sektörler ve harcama grupları bakımından önemli farklar oluşmuyor. Mesela, özel tüketim harcamalarında beklenen daralmayı görmek mümkün değil. Kastettiğim, harcama seviyesi değil. Harcamaların milli gelir içerisindeki payı değişmiyor. Önümüzdeki günlerde problem olabilecek bir konu olmaya devam ediyor.

·         Özel kesimin yatırım harcamalarında beklenen daralma gerçekleşebilir.

·         Devlet bütçesi konjonktür karşıtı ya da bir stabilizatör rolü oynamaya devam edecek gibi görünüyor. Ekonomi ısındığı zaman, harcamalarını azaltmaya, durağanlıkta ise piyasayı destekleyen adımlar atabiliyor. Kamunun, bütçe yönetiminde genel iktisadi ortamı kolladığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

·         Kısa vadeli ve döviz cinsinden borçlanmalarla ilgili sürprizlere açık olmak gerekiyor.

Sektörel tercihler…

·         İmalat sanayinin ve inşaatın lokomotif gücüne dikkat çekilebilir. İmalat sanayinin milli gelire katkısı 2011’in ilk yarısına göre kısmi bir düşüş gösterse de yıl genelini %24’le tamamladı. İnşaatta da %5’in üzerindeki katkı seyri devam ediyor.

·         İstihdam olanakları düşünülerek, her iki sektörde hareket sağlayacak teşviklerin ivedilikle gündeme getirilmesi yerinde olacaktır. Zira, imalat sanayinde ve inşaatta sermaye yoğunluğu yüksek değil. Oldukça rekabetçi bir iş ortamı oluşmuş görünüyor. Bu alanlarda, bir ölçek planlamasına ihtiyaç olabilir. Sermaye yoğunluğunun artması, kaliteyi, verimlilik ve karlılığı artırabilecektir. Aksi halde, bu seviyelerden sonra milli gelire katkı bakımından tıkanıklık gözlemlenebilir.

Enflasyon…

Fiyat artışlarındaki son durum da beklendiği gibi…  Enerji fiyatlarındaki risk gerçekleşti ve devamı da gelebilir. Dövizin tansiyonu düşmüştü,  yeniden yükselmeye başladı. Dövize bağlı girdilerle gıda fiyatlarındaki olumlu fiyat gelişmeleri birlikte ele alınmalı. İki etki birbirlerini nötralize etse bile, enflasyonun yılsonunda planlanan %5’lik sınırı aşması kaçınılmaz görünüyor. Doğalgazla ilgili zammın Nisan ayı hesabına dahil olacağını da gözden kaçırmamak gerekiyor. Doğalgazda zam oranı bu kadar yüksek olmasaydı, Nisan ayı hesabını bahar aylarının tarımsal fiyat düşüşleri dengeleyebilirdi.

Büyüme rakamları sektöre yön gösteriyor…

2011 yılında Türkiye ekonomisinin %8,5 oranında büyüdüğü, Nisan’ın ilk işgünü açıklandı. Türkiye ile birlikte Çin ve Asya çevresindeki küçük ekonomiler de hızlı gelişen ekonomiler. Afrika’da ve Ortadoğu’da da benzer dönemsel hızlanmalar beklemek gerekiyor. Küresel ekonomiden bu kadar ayrışan gelişme hızları, sektörün üretim ve dağıtım döngüsüne dair bazı işaretler taşıyor.

Öncelikle büyümenin niteliği ve devamlılığına değinelim. Özellikle Asya ve Ortadoğu’da atıl kapasitelerin varlığı bu ülkeler için büyük bir fırsat. Bence küresel ekonominin gelişme hızı ile rekortmen ekonomilerin aktivitesi bu bakımdan karşılaştırılabilir değil. Atıl kapasitelerin bulunduğu, sermayenin dağılmadığı, işlenmemiş toprakların, küçük yatırımlarla harekete geçebilen büyük iktisadi gücün bulunduğu benzer ekonomiler, her zaman bir büyüme refleksi vermişlerdir.

Rekabetçi işgücünün,  geniş iç pazarların ve rekabetçi dış ticaret şartlarının bir araya geldiği coğrafyaların ortalamanın üzerinde gelişmesi kadar doğal bir ekonomik ortam olamaz. Afrika ve Ortadoğu’da ise çeşitli nedenlerle neredeyse durma noktasına gelen iş hayatının kımıldanması, baz etkisinin yardımıyla %50’lere varan artışlar getirebiliyor.

Türkiye özelinde 2011 yılının sonundan bu yana ekonomi yönetiminin de seslendirdiği yumuşak iniş senaryosu halen gündemde. 2012’nin ilk çeyreği için beklentiler gerçekleşmiş görünüyor. Bugün itibariyle, %4’lük büyüme hedefi bu bakımdan gerçekçi. Yumuşak inişle birlikte perakendecilik sektörünün, çevresel şartları nasıl fırsata dönüştürebileceğini anlamak gerekiyor.

Büyüme hızı bakımından küresel ekonomiden ayrışan ekonomilerin hangi makroekonomik imkanlara sahip olduğunu bildiğimize göre, sıra, bu pazarların tüketici profilini hatırlamaya geldi demektir.

Dünya’nın Doğu’sundaki hızlı büyümenin insani fotoğrafını hep birlikte izliyoruz. Benzer süreçlerde, büyüyen gelir, iyi dağılmadığı için, pazarın geniş bir tüketim skalasına kavuşamadığı malum. Büyüyen gelirin büyük bölümü, stratejik sektörlerdeki maddi yoğunlaşma nedeniyle genellikle en büyük ilk dört- beş yatırımcının hanesine yazılıyor.

Tüketime değil yatırımlara yönelen gelirin, yüksek tasarruf hacmi sayesinde oluştuğu, yıllara sari gelire dönüştüğü anlaşılıyor. Yani, hızlı büyüme, -diğer şartlar sabitken- bir süre daha devam edecektir.  ‘Kitlelere yayılan, yüksek standartlara haiz bir kalite algısının oluştuğunu göremiyoruz’demiştik. Ama, az sayıda girişimcinin olağanüstü gelirlerini harcarken,  lüks tüketime ağırlık verdiği muhakkak. 

Olağan beklenti, gösteriş harcamaları, lüks konut ve taşıt edinme, turizm harcamaları merkezinde toplanıyor. Bu anlamda, Doğu’nun lüks tüketim fuarlarına ilgisinin artacağı, lüks tüketimi ‘öğreneceği’ bir on yıl, sektörün gündeminde olmalı.

AVM yatırımları ile markaların toplu girişi, süper ve hiper marketlerle ortak planlanan geniş yatırımlar, cazip fırsatlar sunacaktır. İmalat sanayi bakımından, henüz barış ve istikrar gözetiminin sürmesi gerekiyor.

Bu süreçte, Türkiye’nin büyüme oranını kontrol altında tutması gerekiyor. Zira, daha az enerji tüketerek aynı oranda büyümek mümkün değil maalesef. Hızlı büyüdükçe ve büyümek için döviz ihtiyacı da enerji tüketimi de artmaya, döviz değeri yükselmeye devam edecektir Türkiye’de. Diğer hızlı büyüyen ülke ekonomileri dış ticaret fazlası verdikleri için, Türkiye’nin açık olduğu risklere muhatap değiller.

Bizim maliyetimiz, petrol üreticisinin geliri…

Petrol fiyatları arttıkça, Ortadoğu ve Körfez Ülkeleri zenginleşiyor. Türkiye’de reel ve finansal sektörün, zenginleşen coğrafyalardan para ve sermaye piyasalarına akan fonu çekmek, lüks perakendeciliğin estetik, fiyat ve kalite oryantasyonu (bazen de ‘oryantalizasyon’!) sağlamak gibi bir zorunlulukla karşı karşıya olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yok.

Türk Ticaret Kanunu’nun getireceği yararlar ve maliyetler…

Türk Ticaret Kanunu’nun getireceği yararlar ve maliyetler…

Kamuoyunda uzun süre tartışıldıktan sonra yasalaşan Türk Ticaret Kanunu  değişiklikleri yeniden gündeme geliyor. 1 Temmuz 2012 tarihinden itibaren yürürlük kazanacak pek çok madde,  şirketleri ve sahiplerini yakından ilgilendiriyor. Özellikle şirket sahipleri ile firmanın tüzel kişiliği arasındaki ilişki değişiyor. Hürriyeti bağlayıcı cezalarla, para cezalarıyla desteklenen bir davranış değişikliği zorunluluğu getiriliyor.

 Bu tür değişiklikler, bugüne dek muhasebecileri, mali müşavirleri, firmanın üst düzey yöneticilerini daha çok ilgilendirirdi. Formalitedeki yenilikler, çoğunlukla şirket sahiplerinin şirket ile olan parasal ilişkisinin içeriğini değil biçimini değiştirirdi.  Kanundaki düzenlemeler bu kez niteliksel, işin aslına dair olanları öne çıkarıyor.

Şirketlerde ‘kimin eli, kimin cebinde?’ sorunu…

Özellikle, işletme ile iş sahibi arasında bir türlü anlaşılamayan, ‘kimin eli kimin cebinde’ sorununa çözüm getirilmeye çalışılmış. Muhasebenin temel varsayımları arasında, ‘işletmenin kişiliği varsayımı’nın türevleri diyelim bu kurallara. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, iş sahibi ya da sermaye sahibi bizzat işi idare etiği için, bu ayrımın anlaşılması kolay değil. Ama, şöyle anlatmaya çalışalım; işletme, sahibinden, müdüründen, yöneticisinden bağımsız bir iktisadi ünite. Ürettikleri, kullandığı üretim faktörleri, para ve sermaye akımı ile başlı başlına bir birim.

Yeni kanun bu ilkeyi oturtmak için müteşebbisin işletmeden borç almasını yasaklamış. Çünkü, işletme ile muhatapları arasında, şahsa endeksli bir temas kurulması istenmiyor artık. Bankasıyla, vergi idaresiyle, küçük, büyük ortaklarıyla, işçisiyle, sendikasıyla irtibatında işletmenin sahip olduğu hak ve menfaatlerin korunması gerektiği düşünülmüş. En başta işin işletme sahibinden korunması, aynı zamanda, sermaye sahibini de işletmenin vereceği olası zararlardan muaf tutmuş oluyor aslında. Tersini düşünürsek, işletmeden borç almak da borç vermek de kurallara bağlandığına göre, karşılıklı olarak kuralsız temasın önlenmesi hedefleniyor.  Muhasebede meşhur ‘Ortaklar Cari Hesabı’nın nasıl kullanıldığını bilenler biliyor zaten.

İşletme, ekonomik ve sosyal çevresi olan bir iktisadi ünite. Aynı zamanda, coğrafi, teknik ve fiziken de sağlıklı kılınması gereken bir yarı kamusal  varlık kazanıyor şimdilerde. Varlık ve yükümlülüklerinin, gelir-gider akımının, nakit akımının şeffaf olması, bu bakımdan önemli. Diğer işletmelerle ilişkilerde, hatta tüketicilerle arasındaki hukukunda tabi olunan mevzuat da sahibinden bağımsız duruma geliyor.

Mevcut geçiş vergi yasalarında hedeflenmişti…

İşletmelerin hesap sistemi ve muhataplarla  ilişkiler bakımından sağlıklı sonuçlar yaratacak bir düzenleme. Daha önce, vergisel yönden ele alınarak ‘transfer fiyatlandırması’ ve/veya ‘örtülü kazanç dağıtımı’, ‘örtülü sermaye’ şekilleriyle mevzuata girmişti. İşletme sahibinin şirkete verdiği borçlar, şirketten çektiği değerler, kendisinin ve yakınlarının aldığı ücretler gibi pek çok alanda hesap hareketleri ile sorun çözülüyordu. Bu defa, vergisel içeriğin dışında, teşebbüsün kendi hesabını bilmesi amacıyla yürürlük kazanmış oluyor.

Denetçi atanmasında uyulması gereken kurallar, her bir firmanın web sitesi kullanma zorunluluğu gibi maliyet doğuran başka pek çok düzenleme de aynı yasanın içerisinde mevcut.

Sonuç…

Mevzuat sorunları giderilir. Şirketler gereken uyumu sağlarlar. Fakat, anlaşılması gereken asıl hususu işletme sahipleri kendilerine sormalı.

Bir işletme olarak biz bu işlem maliyetlerine katlanabilecek miyiz? Bu düzenlemelere uygun bir mali yapımız var mı veya hedeflenen yapıyı kurabilecek miyiz ? Bu soruların cevabına göre, bazı şirketlerin şahıs işletmelerine, şahıs işletmelerinin de şirketlere dönüşmesi gerekebilir. 

Önümüzdeki iki üç yıl içerisinde Türkiye’deki iş hayatında, sermaye- yoğun işletmelerle emek- yoğun işletmeler arasındaki çizgi kalınlaşacak.Bazı şirketler için büyümek kadar, aynı seviyede kalmak veya küçülmek de uygun kararlar olabilir. Şartlar bu yönde gelişiyor.

‘İyi Ekonomi’…

‘İyi Ekonomi’…

Bugünlerde “iyi ekonomi” deyince aklınıza ne geliyor?  Daha çok, ‘istikrarlı’ olan. ‘Stabil’olan ekonomik bir tablo, halk tabiri ile ‘arıza çıkarmayan’ bir iktisadi yapı tarif ediyor değil mi? ‘iyi ekonomi’yi. Buradan hareketle doğru ‘ekonomi politikası’ da, istikrarsızlıkları önleyen, mevcut istikrarsızlıkları kararlı bir dengeye taşıyan para ve maliye politikaları bileşimi anlamında kullanılagelmiş oluyor. Tabii ki doğru yaklaşım, salt istikrar üzerine kurulu tariflerden oluşmamalı. Herşeye rağmen, varsayalım ki tanım doğru…

İyi ekonomiyi bu yönüyle tarif ettiğinizde, moda tabirle ‘makro sakıngan’lara, istikrarsızlığı önleyici ve stabilizatörlere konsantre oluyorsunuz. Ekonominin amaçlarını sıralarken, tüketicinin ortasında küçücük kaldığı dairelerin en dış halkası ile meşgul olup, görünürde daha önemli işlerle uğraşıyorsunuz.  “Önleyici hekimlik”le ilginiz, alakanız yok. Akut problemler bu denli baskın olunca da kronik hastalığa çare bulmakta zorlanılıyor.

Seçmen tüketici…

Kriz yaratan ekonomiden, sürdürülebilir ekonomiye geçiş için tüketici odaklı politikaların dışındaki seçenekler kalıcı çözümleri getirmeyecektir. Çünkü, tüketici aynı zamanda seçmendir. Fiyat mekanizması aracılığıyla üretime de yön verir. Seçmen olarak, kamu harcamalarının artmasını, kendisine sunulan kamu hizmetinin daha kaliteli ve çeşitli olmasını talep eder. Fakat, hizmet bedelinin karşılanması konusunda cimridir.

Aynı zamanda,  daha az vergi ödemeyi vaad eden projelere oy vermeye meyillidir. On yıllar önce adına ‘Kamu Tercihi Teorisi’ denilen bu teori fazlasıyla liberal bulunsa da realite böyle. Devamında, bugün aldığı hizmetin bedelini bugün ödemek istemeyen seçmenin, devleti vergi yerine borçlanmaya, kendisi yerine gelecek nesillere fatura etme eğilimine sahip olduğu da ortaya çıkmış olur.

Tüketici, üretici, kamu kesimi ve finansçının saat farkı: Paris, İstanbul, Ankara, New York…

Bahsedilen güdülerin, ‘politik aktörler için de geçerli olduğu açıktır’, demiştik. Siyasi irade, daha çok hizmet sunarak, finansmanını daha sonra sağlayan bir kamu otoritesini yönetmeyi yeğlemektedir. Tüketici ile üreticinin arz-talep bakımından zaman döngüsü de günün ekonomik koşullarına göre oluşuyor.

Sürekli, yeni ürün, mevcut üründe yenilik arayan tüketim ayağı, üreticinin giderek artan bir yatırım-yeni ürün-yatırım stoğu sarmalına girmesini, amortisman süresi kısalan yatırım maliyetine katlanmasını zorunlu kılıyor. Kamu kesimi gibi, üreticiler da artan finansman ihtiyacını-maliyetini karşılamak zorunda kalıyor. Rekabet nedeniyle, ek maliyet, bir sonraki yeni ürünün maliyetine eklenebiliyor. Gecikmeli maliyet-fiyat yansıması, ürün ömrünü kısaltıyor. Tüketici,  önünde bir sınır olmadığı için, kredi arzını tüketime dönüştürmekte sakınca görmüyor.

Balonun şişmesinde finans kesimi etkili…

Talep cephesi, hem tüketici hem seçmen vasfıyla, kamu kesimini ve üretici kanadını siyasi ve ticari ürün mal ve hizmet arzını artırmaya motive ediyor. Bu güdülenme, ‘vergi gelirleri ile karşılanamayan kamu harcamaları’, ‘şirketler için öz kaynaklarla finanse edilemeyen yatırım giderleri’ anlamına geliyor. Finans kesimi ise her üç alan için de fon transferi yapmak zorunda kalıyor.

Nakit akımı, sermaye birikiminin yoğun olduğu yerlerden, sermaye ihtiyacı olan piyasalara aktığı sürece sorun yoktu. Fiyat-değer uçurumu açıldıkça, aradaki farkın gelişmekte olan ülkelerden transfer edilmesi mümkün oldu. Bileşik Kaplar Yasası getiriyi azalttıkça da, şişen sanal fiyatlara göre yapılmak istenen kar realizasyonu için gereken nakdin temin edilmesi mümkün olamadı.

Nüfus yaşlandıkça…

Son olarak, beklenen yaşam süresinin uzaması da nüfusun bir kısmını üretimin dışındaki tüketiciler olmaya itiyor. Hem kamu hizmet arzında hem de ticari ürün tüketiminde artış bekleyen bir başka popülasyonu da bu kümedekiler oluşturuyor.

Hikayenin başı unutulmadıysa, zincirleme kazaların, tüketici tercihinin önünde reel sınır bulunmayışı noktasından başladığı anlaşılacaktır. ‘İyi ekonomi’ için ‘mikro sakınganlar’ın devreye alınmasında yarar var. Bu konuya devam edebiliriz.

Avrupa’da kriz sonrası senaryolar…

Avrupa’da kriz sonrası senaryolar…

Uzun boylu tartışmaya gerek yok. Teoride anlaşamıyoruz. Peki, Dünya’daki ödeme krizlerini bertaraf etmenin yolu olarak kullanılan yöntemin, niçin er geç enflasyona veya başka bir krize yol açacağını nasıl anlatabiliriz?  Batı’da, ekonomi öğretiminde ilköğrenim seviyesinde başvurulan eğitim yöntemine başvuralım.

 Modeli biraz değiştirerek aktarayım. Varsa, hatalar bana ait:

Enflasyon oyun şeklinde anlatılıyor. İki grup öğrenciye, harcayabilecekleri 5’er adet boncuk veriliyor. Karşılığında ise,  ihtiyaçlarına göre, satın alabilecekleri birer adet kalem, oyuncak, silgi, defter, oyun CD’si alabiliyorlar. Gruplar, parayı temsil eden boncukları ürünlere tahsis ederek değerlendiriyorlar. Mesela, bir grup kaleme 2 boncuk, oyuncağa 1 boncuk, oyun CD’sine 2 boncuk harcamayı planlıyor. Bunun üzerine kaleme daha çok ihtiyaç duyan ikinci grup, kaleme 3, oyun CD’sine 1, deftere de 1 boncuk ayırıyor. Kalemi en çok fiyat veren alıyor. Tabii ki diğerlerini de en çok fiyat veren satın alabiliyor. Talep ettikleri halde satın alamadıkları ürünlere ayırdıkları kaynakları, ihtiyaç sırasına göre aynı mantıkla diğer ürünlere kaydırıyorlar. Sonuçta piyasadaki boncuk miktarı 5+5=10 iken, fiyatlar talebe ve boncuk sayısına göre oluşuyor.

Ürünlerin fiyatı belli olduktan sonra, gruplara eski boncuklara ek olarak 5’er boncuk daha veriliyor. Ürünler (üretim, mal arzı) aynıyken piyasaya 10 boncuk daha sürülmüş oluyor. Gruplar, aynı ürünleri talep ederken, ellerindeki harcama gücüne göre fiyatları artırmaya başlıyorlar. Yani, tüketiciler aynı ihtiyaç seviyesinde, aynı ürünlere daha fazla fiyat ödemeye razı oluyorlar. Bu artış sürekli olduğunda adına  ‘enflasyon’ deniyor. Eldeki boncuklar uzunca bir süre talebe dönüşmeyip ürünler tüketilmediğinde, ‘resesyon’(durgunluk diyelim) meydana geliyor.

Gerçekte tabii ki bu kadar basit bir model değil. Bahsettiğim gibi, bu tarz, belirli bir yaş grubuna özgülenmiş basitlikte.  Ama, fiyat istikrarı denilen olgu, gerçekte de, bugünkü gibi teoride anlatıldığı kadar karışık bir model  de değil.

Üretim seviyesi kısa vadede değişmeyeceğine göre, bankalara milyarlarca Euro likidite sağlanması sizce nasıl bir etkiye yol açacak? ‘Efendim, biz tüketiciye değil bankalara aktardığımız paralardan söz ediyoruz’. ‘Yani, zerkedilen likidite, banka bilançolarını sağlamlaştıracak, piyasalarda bahar havası esecek, güven tazeleyecek’. ‘İlle de tüketime mi dönüşmesi gerekiyor?’

 Hayır gerekmiyor ama, sonunda kredi yoluyla, kamu borçlanma araçlarının satın alınması yoluyla  bir ‘toksik fon’ olacak ortada. Nihai tüketici eliyle değilse, kamu harcamaları veya özel sektörün yatırım harcamalarında kullanacağı krediler olarak sisteme girecek. Bir ‘finansal kaldıraç’ işlevi görecek.

 Yani, bizim ilköğrenim seviyesindeki basit modelimizle daha berrak bir para algısı oluştuğu anlaşılıyor. Kaynağı olmayan bir harcama aracı, karşılığı olmayan borçlanma enstrümanı yaratırsanız, oluşan dengesizliğin süresi, şiddeti, adı değişebilir. Ama, sebebi bellidir.

Son dönemde yapılan araştırmalar, para arzındaki artışla fiyat artışları arasındaki illiyet bağının eskisi kadar güçlü olmadığını gösteriyor olabilir. Farklı para arzı tanımlarıyla, günün ihtiyaçlarına uygun hesaplamalar yapıyor da olunabilir. Yukarıda belirtildiği gibi, etki, süre, siyasi önlemler, dengesizliklerle ilgili algılar değişebilir de. Ama, günün sonunda, yalın düşünerek, dengeli ve sürdürülebilir bir ekonomik yapının sınırlarının zorlandığını anlamak daha kolay.

“Darbeder” Cumhuriyet’ten Derbeder Demokrasiye İsrail’in Gölgesinde 27 Mayıs 1960

Türkiye’de İsrail’le ilgili sözel kültür geniştir. Sorsanız her önüne gelen İsrail’le ilgili bir düzine hikâye anlatabilir. Birbirinden bağımsız olarak anlatılan her usulsüz İsrail icraatının arkasında, doğruluk payı olduğu kadar, bu devletin dünyaya yaydığı “örtülü operasyonlar ülkesi” imajının da etkisi vardır.

Gündelik değerlendirmelerin yoğunluğu arasında İsrail’in nasıl bir devlet modeli olduğu yeterince vurgulanmıyor. Ekonomik ilişkileri, dünya ekonomisi içerisindeki rolü, bu rolün siyasetlerine etkisi yeterince değerlendirilmiyor.

Her şeyden önce İsrail’in agresif yönetim politikasının ardında, demokratik bir ülke olmaması yatıyor.

Düşünün ki, satın alınan bir toprak parçasında, sadece belirli bir dine etnik olarak mensup, askeri bir devlet var. Bu devletin şeklen siyasi partiler, serbest seçimler, genel oy gibi esaslara bağlı bir demokrasisinin var olması, gerçekten demokratik olduğunu gösterir mi? Gazze’ye yardım götüren geminin saldırıya uğraması 27 Mayıs’ın yıldönümüne yakın günlere denk gelince aklıma bu ve benzeri sorular geldi. “Darbeder” Cumhuriyet’ten Derbeder Demokrasiye İsrail’in Gölgesinde 27 Mayıs 1960 yazısına devam et →

Uğur Dündar: “Krizin İşaretleri Unutulmasın İstedim”

Herkesin işiyle, eşiyle ve siyasetle sanki her zamankinden daha fazla meşgul olduğu bir dönemde hem de ekonomi hakkında bir kitap yazmak nereden çıktı? Kime hitap ediyor bu kitap?

Bu kitap belki de her kitap gibi bilgiyi talep edene hitap ediyor. Bir kitabı okuyan kitaptan bir şey talep etmezse, zaten o kitap okura hitap etmez. Bu kitabın hitap ettiği kitle arasında en çok yarar sağlayanlar belirli bir ekonomi bilgisine sahip olmakla birlikte, bilgileri birleştirmek onlardan anlamlı bir sonuç çıkarmak isteyenler olacaktır. Bir ikincisi bu denli yaygın bir ekonomik krizin öngörülmesi için yeterinden fazla emare varken kolektif bir akıl tutulması sonucunda tüm bir insanlığın nasıl bir görmezden gelme psikolojisine girdiğini vurguluyor.

Kitaptaki yazılar ekonominin sürekli yükselen bir deniz değil, ne taşan ne kuruyan bir sürdürülebilirlik algısıyla yorumlanması talebimizi iletiyor. Ekonomi biliminin sosyal bilimler ailesi içinde yerel şartlarda farklı sonuçlar veren bir altyapı oluşturduğundan bahsediyor. Finansal olgularla reel ekonomik olaylar arasındaki ilişkinin yorumlanma imkânlarını arıyor. Aslında tüm bunları yaparken aslında dünyayı bambaşka bir yer haline getiren ekonomik krizin işaretlerinin unutulmamasını amaçladım. Çünkü bu işaretleri doğru yorumladıkça yeni krizlere daha hazırlıklı olmak mümkün olabilecektir. Uğur Dündar: “Krizin İşaretleri Unutulmasın İstedim” yazısına devam et →

Sahi, İsler Ne Zaman Düzelir?

Uğur Dündar’ın küresel ekonomik krize ilişkin yazıları kitaplaştı.

 “İşler Ne Zaman Düzelir?” isimli kitapta, herkesin kendisinde söz söyleme hakkı gördüğü ekonomik kriz konusunda uzman görüşünü önemseyenlerin dikkatini çekecek öngörü ve yorumlar öne çıkıyor. Okuru yormayan ve farklı açılardan düşünmeye çağıran üslubu ise kitabın en büyük artısı. Kitabın yazarı Dündar, böylece hem meslekten hem de çalışma hayatı dolayısıyla ya da eğitimleriyle ilgili olarak ekonomiye ilişkin orijinal bir bakış açısı kazanmak isteyenlerin işini kolaylaştırıyor.

 Dünyayı saran ve etkisini halen hissettiren krizin sonu nereye varır diye merak edenler için “İşler Ne Zaman Düzelir?” iyi bir alternatif okuma fırsatı.

Çeşitli yayın organlarında, ağırlıklı olarak son iki yılda yayımlanan ekonomi yazılarının bir araya geldiği kitapta toplam 57 yazı ve kitabın yazarıyla yapılmış bir söyleşi yer alıyor. Ekonomik Krize Alternatif Bakışlar üst başlığıyla Manisa Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası tarafından yayımlanan kitabı edinmek için bizimle irtibata geçebilir ya da 0236 239 35 68 nolu telefonu arayabilirsiniz.

“Memleketin hali kötü ama gidişatı iyi”

Herkes işlerin kesatlığından, dünyanın daha kötüye gittiğinden vesaire yakınıyor. Sizce hayat nasıl gidiyor?
Valla bizim dışımızda ve bize rağmen gitmeye devam ettiği çok açık. Yalnızca benim hayatımı değil benim de parçası olduğum “insan hayatı”nı kastettiğinizi varsayarak bu soruyu sorduğunuzu biliyorum. Fakat kaçamak bir cevapla kendimle ilgili kısmı es geçmeme müsaade ediniz: Türkiye’de yaşayan herhangi bir insan kadar mutlu ve herhangi bir insan kadar umutsuzum.

Aslında, Türkler olarak dünyanın sosyal ve ekonomik olarak hızla değiştiği bir dönemi epey derinden ve sarsıcı biçimde yaşıyoruz. Diyeceğim o ki en azından bir konuda herkes hemfikir gibi görünüyor: Yaşanan ekonomik kriz, ekonomik sistem içerisindeki uygulama hatalarının bir sonucu olduğu kadar yeni bir milat da oldu. Hatırlayınız 2000 yılına başlarken tüm dünyada milenyum başlıyor anonslarına rastlanıyordu. Yani beklentiler çok yüksekti ve kökten değişimlerin arifesinde olduğumuz düşünülüyordu. Ama geçen dokuz yıldan sonra hep birlikte tanıklık ediyoruz ki milenyum asıl şimdi başlıyor. Ekonomik koşullar itibariyle de bu böyle, oluşan yeni dengeler itibariyle de. Örneğin, nüfusları kalabalıklaşan ve büyüyen Asya ülkelerinin enerji kullanımlarının artacağı; bu ülkelerin gelir artışı ile birlikte dünya siyasetinde daha etkili olacakları anlaşılıyor. “Memleketin hali kötü ama gidişatı iyi” yazısına devam et →