Türkiye için bir ‘Kırmızı Pazartesi’ daha…

Rıza Sarraf veya Zarrab‘ın mahkeme beyanları ortaya çıktıkça Márquez‘in 1982’de  Nobel Edebiyat ödülüne layık görülen romanı Kırmızı Pazartesi (Crónica de una muerte anunciada: İşleneceğini Herkesin Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü) pek çok defa olduğu gibi yine hatırıma geldi.

Bir cinayet soruşturmasındaki tanıklıklardan yola çıkarak faillerin maktulü öldürme teşebbüsünün pek çok tanık tarafından çeşitli aşamalarda ayan beyan gözlemlendiği ama cinayete engel olunamadığı trajikomik bir dille (yahut ben öyle yorumladım) anlatılıyor bu romanda. 

Türkiye için bir ‘Kırmızı Pazartesi’ daha… yazısına devam et

Politika Bienal’i mi takip ediyor: ‘İyi Bir Komşu’

15. İstanbul Bieaneli’nin teması ‘İyi Bir Komşu sanat aracılığıyla insanları ‘komşuluk’ ve ‘iyi komşuluk‘ üzerine düşündürmeyi amaçlıyor. Ama Türkiye gibi bir ülke söz konusu ise iyi ‘bir’ komşu yetmez. İyi ‘birkaç’ komşuya ihtiyaç duyulur.
Bienal’de iyi bir komşu fikri elbette tek bir sanat dalı tarafından işlenmiyor. Resim, müzik, enstelasyon, video, fotoğraf gibi pek çok dal söz konusu temanın etrafında zihinsel bir örgü yaratmaya çalışıyor. İyi birkaç komşunun tek bir alanda, Batı karşıtlığında bir ortalamaya sahip olması da yetmez; başka ortaklıklar, ekonomiden sanata, milli değerlerden manevi değerlere, finans, yönetim üslubu gibi pek çok alanda bir ortak yaşam anlayışı gerekiyor ki yeni paktlar üzerine bir dış siyaset takip edilebilsin. İç siyaset de yeni dengeye uyum sağlasın.    

Habil’le Kabil’den Beri Değişmeyen Senaryo ya da Bir Provokasyonun Düşündürdükleri

Provokatörler 6-7 Eylül‘ün yıldönümünü pas geçtiler ama 12 Eylül‘ün yıldönümüne yetiştiler! Aysel Tuğluk‘un annesinin cenazesindeki olaylardan ve sonrasında yaşananlardan bahsediyorum. Diriler yetmedi mezardakilere dahi nefret kusan söz konusu patolojik seviyesizliği, küçük farklarla kardeşi Habil‘i öldüren Kabil‘le benzer düzeyde görebilir miyiz, diye soruyorum kendime.

Ama durun, daha da ötesi var.

Bekledim ki birileri hatırlatsın, belki ben göremedim. 1955 yılındaki 6-7 Eylül olaylarında Şişli ve Balıklı’daki Rum-Ortodoks mezarlıklarına da zarar verilmişti. Buralarda mezar taşlarının parçalanmasıyla yetinilmemiş, mezarlardan çıkarılan kemikler de kırılmış ya da yakılmıştı. Hatta bir olayda, yakın zamanda ölmüş bir kişinin bedeni mezardan çıkarılarak bıçaklanmıştı.*

Demek ki provokatörlerin mezarlıklara, kabristandaki olayların yaratabileceği hassasiyete karşı kadim bir ilgisi ve bilgisi var! Habil’le Kabil’den Beri Değişmeyen Senaryo ya da Bir Provokasyonun Düşündürdükleri yazısına devam et

Yapay Zekâ – Yatay Zekâ Tartışması Nereye Gidiyor?

Son birkaç aydır bilim ve teknoloji ile ilgili şaşırtıcı haberlerin ardı arkası kesilmiyor. Bir sabah ‘insan embriyonunda kalp hastalığına yok açan DNA’nın değiştirildiğini, ertesi gün Dünya şartlarını sağlayabileceği düşünülen 7 ayrı gezegenin keşfedildiğini öğreniyoruz.

Facebook’un eski çalışanı Martinez bir adaya taşınıp yapay zekânın 30 yıl içinde “medeniyeti çökertebileceğini” söylüyor. Söz konusu şahıs kendine yetebilen koşulları hazırlayıp günü geldiğinde gerekirse yüzerek bile olsa Kanada’ya geçebileceği Orcas Adası‘na taşınmış. Martinez‘in asıl bombası ‘şu anda demokrasi ile teknoloji yarışıyor, teknoloji önde gidiyor’ demesi. Mart ayında gündeme gelen Bill Gates‘in ‘robotlardan vergi alınsın’ başlıklı talebini hatırlayınız.

Tesla’nın CEO’su Musk‘la Zuckerberg arasında yapay zekâ merkezli tartışma da konunun nereden nereye geldiğini anlatır gibi. Dünya’nın bir tarafı yağmurla hatta açlıkla başedemezken diğer tarafında yapay zekâyla ilgili görüş ayrılıkları yüzünden iki ünlü, medya üzerinden savaş veriyor.

Belli ki Dünya ekonomik bir dönüşümün eşiğinde ve bunun önemli sosyal-siyasal etkileri olacak. Yapay Zekâ – Yatay Zekâ Tartışması Nereye Gidiyor? yazısına devam et

15 Temmuz’un Ekonomik Maliyeti

Birinci yılını dolduran FETÖ’cü darbe girişiminin ekonomik etkileri yeterince tartışılmadı. Sayısı yüzlerle ifade edilen şehitlerin ve gazilerin acısı, görevden alınanlar, yargılamalar doğal olarak daha ön planda idi. Geldiğimiz noktada bütünlüklü bir analiz için yaşatılan sosyal yıkımın farklı cephelerine ve özellikle ekonomik veçhesine de odaklanmakta yarar var.

Önceki yazımızdan devralarak devam edersek, 15 Temmuz’da darbecilerin hedeflediği toplumsal ve siyasal etkiyi yaratamadıkları gibi umdukları ekonomik etkiyi de meydana getiremedikleri anlaşılıyor. Geçtiğimiz bir yılın ekonomisinin kabaca değerlendirmesi bile darbe teşebbüsü ile ekonomik aktivite arasında ancak sınırlı bağlantılar bulunduğunu ortaya koyuyor.

Hesabı neye göre yapmalıyız?

İlk akla gelen milli gelir olmalı.

Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla ve Temel Harcama Kalemlerindeki Yıllık Değişim (%)

 

GSYİH

Hanehalkı Tüketimi Kamu Tüketimi Yatırımlar İhracat

İthalat

2016/1 4,5 0,9 10,5 6,6 1,4 2,7
2016/2 5,3 4,1 14,4 3,8 -1,9 7,2
2016/3 -1,3 -1,7 5,6 0,5 -9,3 2,1
2016/4 3,5 5,7 0,8 2,0 2,3 3,3
2017/1 5,0 5,1 9,4 2,2 10,6 0,8

Kaynak: TÜİK’ten aktaran Capital Dergisi Temmuz 2017 sayısı

Yukarıdaki tabloya göre 2017 yılının ilk iki çeyreği yılsonu itibariyle %4,5-%5 aralığında büyüme potansiyeline sahip görünüyor. Diğer şartların sabit olduğu varsayımıyla Türkiye ekonomisi darbe girişimi olmaksızın 2016 yılında %4,5 büyüyebilmiş olsa idi fiili büyüme oranı olan %2,9’a göre %1,6 daha fazla bir ekonomik aktiviteye kavuşacaktı.

2016 yılının olası büyüme rakamlarının uygulanacağı milli gelirin 2015 milli geliri olması gerektiğine göre aradaki fark 37 Milyar Lira olarak gerçekleşiyor ki bunun Dolar karşılığı 10 Milyar Dolar’ın biraz üzerinde. (Hesaplamalar yapılırken 30.12.2016 Dolar Kuru olan 3,5192 TL esas alınmıştır.)

Aynı hesaplama şeklini farklı opsiyonlarla yapan Ak Parti Ekonomi İşleri Genel Başkan Yardımcısı Cevdet Yılmaz’a göre zarar 17 Milyar Dolar ve/veya yaklaşık 60 Milyar TL.

Milli Gelir Hesabı Yeterli Değilse

15 Temmuz sonrası dövizdeki dalgalanma fiyatlar ve istihdam üzerinde olumsuz etkide bulundu. 15 Temmuz 2016’da 2,88 TL olan döviz kuru, yılsonunda %21 artışla 3,51TL seviyesine ulaştı. 17 Temmuz 2017 tarihinde de 3,53 TL düzeyini korudu.

TÜFE Haziran 2016 sonu itibariyle %7,64’den 2017 yılının aynı ayında 10,90’a, Yurtiçi ÜFE 2016 Haziran’ındaki %3,41’lik seviyesinden %14,87’ye sıçradı.

Merkez Bankası Ortalama Fonlama Faizi 13 Temmuz 2016 itibariyle %8,20’lik seviyesinden 12 Temmuz 2017’de %11,95’e dayandı.

17 Temmuz 2017 tarihli Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri Raporu’na göre 2016 yılı Haziran ayında 7,9 Milyar TL açık veren bütçe, 2017 yılı Haziran ayında 13,7 Milyar TL açık verdi.

Buna karşın BIST 100 (TL) endeksi 2016 yılının Haziran sonu itibariyle 76.817 seviyesinden, 17.07.2017’de 106.217’i gördü.

TÜİK’in açıkladığı Nisan 2016-Nisan 2017 karşılaştırmasına göre işsizlik geçen yılın aynı döneminde %9,3 iken 2017 Nisan’ında %10,5’i dahi yeni gördü. Cari dengenin Milli Gelire oranı 2016’nın Mayıs’ında %-3,8 iken, 2017’nin aynı ayında %-4,4’e ulaştı.

Kamu açıkları ve diğer kampanyalarla telafi edilmeye çalışılan kayıplar, özellikle turizme, dayanıklı ve dayanıksız malların tüketimine yansıdı. Makine teçhizat yatırımlarını, sanayi üretimini aylarca kilitledi veya belirsizliğe itti.

 

Çeyrekler İtibariyle Yatırım Harcamalarında Değişim (%)

İnşaat Makine ve Teçhizat Diğer Aktifler
2016/1 5,6 9,5 0,1
2016/2 4,5 0,5 18,2
2016/3 5,0 -3,9 -12,8
2016/4 3,5 -0,4 2,4
2017/1 10,0 -10,1 8,7

Kaynak: Capital Dergisi Temmuz 2017 sayısı

 

Döviz atakları, elinde yangın tüpü ile dolaşan bir Merkez Bankası’nı, döviz borcu nedeniyle uykusu kaçan iş dünyasını, fiyat vermekte dahi zorlanan bir ihracatçıyı ekonominin merkezine oturttu. Her şeye rağmen atlatılan travmaya oranla kısa sürede darbe teşebbüsünü izleyen Pazartesi gününden itibaren ekonomide kurumlar işlemeye devam etti. 43 ilde 965 şirketin, 107 kişinin mal varlıklarına el konuldu. Aktif büyüklüğü 50 Milyar TL olan bu şirketler aynı zamanda 50 bin kişilik bir istihdamı temsil ediyordu.

 

Göstergeleri Alt Alta Yazdığımızda Ortaya Çıkan Fotoğraf

Elbette olumlu ekonomik göstergelerin tamamı 15 Temmuz’a rağmen başarılmış olmadığı gibi olumsuzlukların tümü de 15 Temmuz’un ekonomide yol açtığı istikrarsızlıklarla ilişkili değil. Ama konu ’15 Temmuz’un ekonomik etkileri’ gibi genel bir soruna odaklandığında diğer koşulları sabit kılmak teknik tabiri ile ceteris paribus (diğer tüm durumlar sabitken) demek zorundayız.

Darbe girişimini teorik olarak ayrıştırmak mümkün görünüyorsa da örneğin Fırat Kalkanı Harekâtı’nı, FED’in dört yıldır süren faiz artırım senaryosunun artık sahneye konma zamanı gelmeden hemen önce gelişmekte olan ülkelerle birlikte Türkiye ekonomisinin de yararlandığı küresel finans akımını, Euro Bölgesi’nde de Dünya ölçeğinde esen pozitif gelişmeleri dışlamak; Katar Krizi’ne gösterilen refleksi ve referandum sonuçlarını yok saymak da mümkün değil.

Aynı şekilde, özellikle kamu harcamalarının, istihdam kampanyasının, kamu alacaklarının tahsilinde sağlanan ödeme kolaylıklarının, Kredi Garanti Fonu ile sağlanan desteğin büyüme üzerindeki etkilerini, piyasaya sağladığı morali ve likiditeyi bir kenara etkisiz eleman olarak yazmak da doğru olmayacaktır.

15 Temmuz Sonrası Ekonomide Atlar Ters Yöne Koşuyor

Darbe girişiminin Türkiye ekonomisine etkilerine ekonomik ve finansal göstergeler bakımından yaklaşıldığında bugünkü ekonomik tabloyu hangi kritere göre değerlendirmeliyiz? İdeal bir ekonomiye göre mi yoksa darbe teşebbüsü önceki şartlara göre mi?

Tabii ki 15 Temmuz öncesi koşullara bakarak karar vermek daha doğru olacaktır.

Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları olduğu gibi avantajlı davranış kalıpları da olduğu muhakkak. Çabuk toparlanmak, tüketici ve reel kesim güveninin konjonktüre hızlı ve sert refleks gösterip dönüşler konusunda kısa zamanda aynı esnekliği sağlaması en belirgin iktisadi karar modeli.

2016 yılında sadece Temmuz’u da kapsayan üçüncü çeyrek ekonomide küçülme ile sonuçlanmıştı. Resesyon kapsamına girmesi için ekonomide üst üste iki çeyrek küçülmenin görülmesi gerekiyor. Bugünün tablosunda ekonomik güven endeksi, PMI, kapasite kullanımı, reel kesim güven endeksi, tüketici güveni, enflasyon, büyüme ve kamu açıkları hep birlikte yükseliyor. Anlaşılan o ki yılsonunda hızlı bir büyüme, çift haneli bir enflasyon, kriterlerin (Maastrich) altında ama alışılmışın üstünde bir kamu açığı, makul bir cari açık ve yine çift haneli bir işsizlik görülebilecek.

Enflasyondaki yıllık %9,79’luk seviye Aralık ayına kadar artıp yüksek baz nedeniyle yılın son ayında düşecek. Kamu açıklarında yapılandırmadan gelen ciddi tahsilatlar nakit dengesine katkıda bulunacaktır. Küresel ekonomide uzun süredir aranan büyüme eğilimi, döviz ve emtia fiyatları üzerinde baskıyı artırıyor. Merkez Bankası, gıda fiyatlarının enflasyon üzerindeki baskısının hafiflediğini ama küresel ekonominin koşullarına uygun politikanın 2018 başına kadar faiz indirimine izin vermediğini bilerek sıkı para politikasını sürdürecektir. Keza, resmi ağızlardan da sıkı para politikasının destek gördüğü anlaşılıyor.

Öte yandan, kamu ekonomisi açık vererek talebi desteklemeye devam ediyor. 2008 krizi sırasında benzer bir açık politikası izlenerek iç talebin hareketlenmesi sağlanmıştı. Bu dönemde de doğru olan maliye politikası uygulandı. Çelişik görünen, bu defa para ve maliye politikalarının ters yönde hareket etmesi. Ekonomi yönetiminin önceliği büyümeye verdiği görülüyor.

Enflasyonla mücadelede tek başına para politikası yeterli olmayacağına göre önümüzdeki yılın başına dek hızlı büyüme konjonktürüne ağırlık veren siyasal tercihin enflasyonla kamu açıklarını ikincil sorunlar olarak göreceğini tahmin edebiliriz.

15 Temmuz sonrası ekonomik şartların, en sert etkisini 2016 için büyüme oranındaki potansiyeli sınırladığı, enflasyon üzerinde etkisini ise daha belirgin biçimde döviz kurundaki geçişkenlik üzerinden %2 ile %3 arasında fiyat artışı şeklinde gösterdiği anlaşılıyor. İşgücüne katılımın artması nedeniyle işsizlik oranına olumsuz etkiyi ölçmek ya da tahmin etmek mümkün değil. Reel sektörün yatırım kararları ve turizm sektöründeki radikal negatif değişimin ise salt 15 Temmuz’a ilişkin ayrıştırmalarla açıklanamayacak kadar geniş bir şekilde ele alınması gerekiyor. Aynı tarih aralıklarında Rusya uçak krizi ve Avrupa ülkeleriyle yaşanan görüş ayrılıkları turizm ve doğrudan yatırımları etkilediği kadar, küresel iştahın artması da ters yönde taktik fon girişlerini artırmaya devam ediyor.

Bu konuyu irdelemeye devam edelim…

Ekonomi ve Siyasette ‘Fesat’ Teorisi

Gençliğimde, kahvehaneye yeni gelen genç üniversitelinin “staja başlangıç sınavı”nı geçmesi için altından kalkması gereken zor ve açık uçlu bir yorum cümlesi vardı: Yap bakalım bir Türkiye tahlili. Hadi diyelim ki 12 Eylül öncesi Türkiye’sinin koşulları, politik arkadaş gruplarına dâhil olmayı bile öylesi seviye tespit sınavlarını olağan saymayı gerektiriyordu. Şimdi n’oldu da komplo teorileri bu kadar ucuzlayıp çoğaldı?

Halk arasında ‘komplo teorisi’ olarak kullanılıyor. Pakistanlı düşünür Hamza Alavi‘nin tabiri ile ‘toplumun fesat teorisi’ üçüncü dünya ülkelerinin ya da halkayı geniş tutarsak gelişmekte olan ülke insanının her toplumsal olayı dış güçlerin, entrikaların kontrolünde yaşanan süreçler olarak yorumlaması ve bir ‘fitne’ olarak görmesi olarak tanımlanabilir.

Ekonomide dışa bağımlılık gerçeği, bu yorumu bir yanlış yorum olmaktan çıkarıp düpedüz nicel boyuta taşımıştır. İşin kötüsü, 15 Temmuz sonrası beka sorunu da artık bir teori değil gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır ve siyasette, ‘fesat teorisi’ olgusal hâle geldiğine göre, iktidarın, muhalefetin, idarenin, sivil toplumun ve bireylerin yararlanması gereken geniş bir tarihsel perspektife göz atmak gerekecek.

Ekonomi ve Siyasette ‘Fesat’ Teorisi yazısına devam et

Faizin Lobisi-Hobisi-Fobisi

Türkiye ekonomisinde faiz tartışması 2013 yılından bugüne bazen bir soluk arası verilse de yoğun şekilde devam ediyor. Başbakan Binali Yıldırım‘ın bankacılara ‘son uyarı’ mahiyetinde olduğunu ifade ettiği konuşması konuyu başka bir boyutu ile yine gündeme getirdi. Bankacılara sert ifadelerle ‘reel sektörün sesine kulak vermeleri’, ‘tefecilik yapmamaları’ kamuoyu huzurunda tebliğ edilmiş oldu. Başbakan, aksi halde elbette bir kamulaştırmadan değil ekonomi yönetiminin sahip olduğu enstrümanların kullanılacağından söz ettiğini de ekledi.

Faiz haddi neden yükseliyor?

Hükümetin yılbaşından bugüne ekonomiyi canlandırmak için yaptığı hamleler sonuçlarını gösteriyor. Vergi ve sosyal güvenlik teşvikleri, istihdam kampanyası, Kredi Garanti Fonu aracılığıyla binlerce şirketin kredilendirilmesi, TL’ye dönüş kampanyası, kamu alacaklarının yapılandırılmasında süre uzatımı gibi tedbirler bir bütün olarak özellikle referandum öncesine dek sonuç verdi. Büyüme rakamlarında da beklenen hareketin sağlandığı anlaşılıyor. Ancak, son yayınlanan ekonomik güven endeksindeki aşınma ‘can suyu’nun en azından tüketici düzeyinde devam etmekliğini öngörüyor. Faizin Lobisi-Hobisi-Fobisi yazısına devam et

Kim, niye harcama yaptı da ekonomi %5 büyüdü?

TÜİK, 2017 yılının ilk üç ayına ilişkin büyüme oranını açıkladığından bu yana ekonomi otoriteleri arasında devam eden usul tartışması azalmış görünüyor. Akademik veya piyasa kökenli tahmincilerin neredeyse hiçbiri %5’lik bir oran öngörememişti. Tahminler genellikle %3 ile %3,8 gibi geniş bir aralıktaydı ve %4’ün üzerine çıkan büyüme tahmini yok gibiydi.

Tahminlerle açıklama arasında beklenmeyen farkın ana kaynağı tabii ki yeni endeksin veri kaynaklarıyla ilgili. Özellikle sanayi üretimi tahmini konusunda Maliye Bakanlığı’nın beyan verileri kullanılmaya başlandıktan sonra kamunun hata payı ihmal edilebilir derecede azalmış görünüyor.

İlk Çeyrek Büyümesi Beklentileri Yükseltti

15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası ertelenmiş tüketimin realize edilmesi, 2017 yılının ilk çeyreğine taşındı. Başlayan kur artışının TL cinsinden fiyatlara yansımadan baştan savılması sıcak paranın tüketime çevrilmesiyle mümkün olabilirdi. Faiz seviyesinin tasarruf sahibini tüketimden uzak tutacak bir seviyede oluşmadığı, tüketicinin de ilk çeyrekte süreli vergi indirimlerinden yararlanmak için elini çabuk tuttuğu anlaşılıyor. Kim, niye harcama yaptı da ekonomi %5 büyüdü? yazısına devam et

Yenilikçi Ekonominin Önündeki Fırsatlar ve Tehditler

Sanayi üretimi ve olumlu büyüme istatistikleri moral verse de gündeme kanmayıp, orta gelir tuzağı ve yüksek katma değerli üretim konusunda ısrarcı bir yazar kitlesi olduğu anlaşıldı. Sürdürülebilir büyüme için yapısal reformlar teşhisi çiğnene çiğnene sakız oldu. İçi boşaltıldı. “İhracatta yüksek katma değerli ürün payının artırılması” hedefi ise daha net ve analitik bir bakış açısının eseri gibi görünüyor. Zira Türkiye ekonomisi yetersiz büyürken bile borçlanmaya devam eden bir iktisadi üniteler bütünü.

Şirketlerinden fertlerine ve hatta kamu kesimine kadar taviz vermeksizin hem harcamak, hem de yatırım yapmak istiyoruz. Tasarruf açığı olan bir ekonomide tasarruflarla yatırım miktarı teorik olarak eşit olacağı için borçlanmadan yatırım yapmak mümkün değil. İçeride zaten tasarruf eksiği var iken de bu borcu dışarıdan almak zorunda kalıyoruz. Söz konusu kaynağı borç değil ürün bedeli olarak tahsil etmek daha avantajlı olacağından borç aldığımız mecralara kendi piyasalarında bulamadıkları veya bulsalar da bizim verdiğimiz fiyata ulaşamadıkları ürünleri satmak zorundayız. Bunu başardığımızda borçlanmadan büyüme imkânına kavuşabiliriz. Veriler böyleyken, ekonomik şartlardan daha çok bir zihniyet devrimine ihtiyaç olduğu anlaşılıyor.

Yenilikçi Ekonominin Önündeki Fırsatlar ve Tehditler yazısına devam et

NATO Zirvesi Sonrasında Artan Riskler

Gündelik ekonomik göstergeler ile biriken riskler arasındaki dengede ibre bugünlerde yine güncel olandan yana. Ancak Türkiye’nin güneyinde kaynayan kazanın açıktan açığa Türkiye aleyhine geliştiğini görmezden gelmek doğru olmasa gerek: NATO Zirvesi’nde ABD’nin talebi doğrultusunda NATO güçleri IŞİD karşısında kullanılacak. Uluslararası güçler IŞİD’den ele geçen bölgeleri eski sahiplerine yani Araplara verecek. Bu arada ABD tarafından IŞİD’e karşı YPG’yi kullanarak sürdürülecek mücadele için söz konusu terör örgütüne teslim edilecek silahların listesi Kongre’ye sunuldu.

Lojistiğinden siyasi karar mekanizmalarında sağlanan örtülü işbirliğine kadar tüm gelişmeler Türkiye’nin güneyinde ciddi bir harekât başlayacağını ve Kuzey Irak’taki sorunların daha fazla silahlandırılmış bir YPG tarafından çözülmek(!) istendiğini gösteriyor. Devamında Türkiye’de tutunmaya çalışan PKK güçlerinin de silah yardımından yararlanacağı aşikâr. Muhtemelen Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit eden bir YPG-PKK hareketi sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’taki YPG mevzilerine müdahale edeceği de tahmin ediliyor. İşin içine NATO da girdiğine göre BM ile birlikte bölgede yeni bir yapısal değişimin hedeflendiğini ayan beyan görüyoruz.

NATO’nun bu düzeydeki müdahalesini Balkanlar’daki dağı(tı)lma sürecinden anımsıyorum.

NATO Zirvesi Sonrasında Artan Riskler yazısına devam et