Kıdem Tazminatı Fonu…

Kıdem Tazminatı Fonu ile ilgili tartışmalar sürüyor. Kıdem tazminatı, özellikle Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen şirketlerin gündem maddelerinden biri. Şirket satın alma ve birleşmelerinde tüm aktif ve pasifleriyle devralınan firmaların tazminat yükleri yatırımcıları ürkütüyor. Çalışanlar bakımından kıdem tazminatı daha da hayati önem arz ediyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın işçi ve işveren kesimleriyle görüşmesi devam ederken, pek bilinmeyen ‘Kıdem Tazminatı Fonu’ konusu oldukça yeni bir başlık.
Türkiye’de gönüllü tasarruf sistemi…
Yine makroekonomik sorunlardan bakarak tartışmaya çalışalım. Acaba devlet güvencesi dışında bir Kıdem Tazminatı Fonu sistemi sağlıklı işler mi? Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) gibi bir çalışma güvencesi çalışanlara hitap eder mi? Çalışanlar zorunlu olarak maaş ve ücretlerinden kesilen işçi paylarını belirli bir fona kendi iradeleriyle aktaracaklar mı?
Bugünkü Türkiye ekonomisi için kolay değil…
Yukarıdaki soruların cevabı ekonominin yapısal özellikleriyle ilgili. Aile bütçelerinin durumu, iktisadi davranış kalıpları da diğer faktörler. Türkiye ekonomisinde zorunlu harcamaların oranı ve hanehalkı borçluluğu bu seviyedeyken kıdem tazminatında ‘gönülllülük’ esasına geçmek doğru değil. Bir çok çağdaş ekonomiye göre hanehalkı borçluluk oranının ortalamanın altında kaldığı söyleniyor olsa da.
Bugünkü sistemin sakıncaları neler?
Türkiye’de işgücü verimliliği düşüyor. Sadece işgücü değil diğer üretim faktörlerinden sermayeninki de. Bir başka deyişle, geçtiğimiz on yıl boyunca atıl kapasitelerin değerlendirilmesi ve sermaye akımının yardımıyla kaydedilen mesafenin sonuna gelindi.
İşgücü verimliliğinin artması için yapılabilecek pek çok reformun başında eğitimli işgücünün artması geliyor. Ancak orta ve uzun vadede sonuç alınabilecek bir alan. Fakat eğitim seviyesi yüksek genç işsizlerin çalışma hayatına kazandırılması için de hızlı kapasite artışlarının devamına ihtiyaç var. Tüm dünyada tempolu büyüme dönemine en azından bir süre mola verildiğine göre, kısa vadede verimlilik artışı tek bir şekilde sağlanabilir:  Genç ve eğitimli işsizlerin kendilerine göre daha az eğitimli olanların yerine istihdam edilmesi. 
Kıdem tazminatı sisteminin bugünkü yapısı, istihdam piyasasının mobilitesini azaltan başat faktörlerden biri. Çalışma sermayesi güçlüğü çeken firmalara bir de yeni istihdam için gerekli boş kadroları yaratma ödevi verilirse bu yükün altından kalkamayacakları düşünülüyor.
Çalışanlar kazanılmış haklarına sahip çıkmakta haklı…

Kıdem Tazminatı Fonu konusunda taraflar ve müdahillerin ittifakla kabul etmesi gereken ‘kazanılmış haklar’. Bundan sonrası için de yeni veya ilk istihdamda uygulanabilecek alternatifler tartışılabilir. Yine de Türkiye ekonomisinin mevcut şartlarında tümüyle seçimlik bir Kıdem Tazminatı Fonu uygulamasının pratik bir yöntem olduğunu düşünmüyorum.

Tüketici Hakları ve Tüketim Hakkı

Geçtiğimiz hafta kabul edilen Tüketici Hakları Yasası henüz Resmi Gazete’de yayınlanmadı. Ana hatları ile tüketicinin şikayet konusu pek çok alana değindiği söylenebilir. Özellikle kredi şartları ve kredi kartları ile ilgili düzenlemeler beklentinin de ötesinde haklar sağlıyor. Yasa yürürlüğe girdikten sonra ayrıntılara değinmek daha doğru olacak. Fakat yasama organının tüketici hakları ile tüketim hakkı alanındaki vizyonuna bakmak daha objektif bir tutum olacaktır.

Tüketici hakları ile ilgili düzenlemeler gündeme gelmeden hemen önce kredi kartlarında taksit sayısının sınırlandırılması konuşuldu. Bu kapsamda kredi kartlarının limitleri ile kart sahiplerinin gelirleri arasında uyumun sağlanması, kart sayısına bakılmaksızın tek bir limit uygulanması gibi düzenlemeler kamuoyuna sunularak tartışılmaya devam ediyor.

Makro planda ekonomi yönetiminin kredi artış hızı konusundaki görüşleri defalarca vurgulandı. Ekonomi politikasını inşa edenler kredilerdeki gelişmeleri dikkatle takip edip artışın beklentilerin ötesinde olduğunu beyan ettiler. Paralel bir zaman diliminde portföy yatırımlarında azalma ve enflasyon oranındaki artışlar tüketim gücünü sınırlandırma noktasında gözle görülür baskı oluşturdu.

Hafta içi açıklanan ödemeler dengesi verilerine bakılırsa portföy yatırımlarındaki sorun devam edecek gibi görünüyor. Avrupa Merkez Bankası’nın beklenmedik faiz indirimi karşısında kur savaşları yeniden alevleniyor. Bir taraftan FED de likiditeyi sıkılaştırma kararını öne alabileceğini açıkladı. Özetle, Türkiye’deki tüketim gücünün temelinde yatan dış sermaye girdisi üzerindeki baskı sürüyor.

İç piyasada tüketim ve yatırım iklimini canlı tutan kamu harcamaları ve ihracat fazlası ayakları çalışmayınca, harcama gücünü TL kredilerinden başka bir yöntemle enjekte etmek maalesef mümkün değil. Zira döviz kurundaki istikrarsızlık yabancı paralar üzerinden borçlanmayı makul olmaktan çıkardı. Merkez Bankası da enflasyona yeniden odaklandığına göre parasal sıkılaştırma politikasından taviz beklemek uygun değil.

Sonuç olarak, tüketici hakları gittikçe genişleyen Türkiye ekonomisinde tüketim hakkı paralel bir gelişme gösteremiyor. Tüketim hakkını genişletmek için arz cephesinde yeni bir şey olabilir mi? diye soralım. Reel sektör özellikle döviz cinsinden borçlanarak sürdürdüğü yatırım harcamalarının geri dönüşünü sağlayabiliyor mu? İhracat pazarlarında aksama sürüyorken bu soruya ‘evet’ yanıtını vermek zor. İç piyasada da enflasyon kaynaklı maliyet baskısı cazip satış fırsatları sunmayı güçleştiriyor. Üreticilerin azalan tüketim potansiyelini geliştirebilecek enstrümanları hareket geçirmesi için üzerlerindeki finansal baskının biraz olsun hafiflemesi gerekiyor.

Türkiye ekonomisi potansiyel büyüme hızının gerisine mevzilenerek açıklarını kapatmaya çalışıyor. Açıkları telafi etmeye çalışırken bir taraftan AB müktesebatı gereği ve kamuoyunun şikayetlerini dikkate alarak tüketici haklarında ilerlemeye kaydetmeye devam ediyor. Fakat, ekonomik güç ile sosyal ihtiyaçlar arasındaki makas da gittikçe açılıyor.


İçeriye Odaklanmak…

Sadece merkez ekonomilerin değil, Dünya ekonomisindeki gelişmelerin tamamının Türkiye ekonomisi için risk oluşturmaya devam ettiği görülüyor. Geçtiğimiz günlerde Sayın Ali Babacan’ın da gelişen ekonomilerdeki büyüme hızının Türkiye için risk oluşturduğu beyanı bir teyit. İçeride bazı konulara yoğunlaşılması için de yeni bir fırsat. Şu tasarruf sorununu yaza yaza bitiremedik mesela. 
Devlet bu konuda vergisel fedakarlıkların yanısıra kredi kartları alanında yeni düzenlemelere hazırlanıyor. Acaba yeterli mi?  

Tasarrufla ilgili pek çok sözün başında daha az tüketim var. Tüketim de gelirin fonksiyonu. Gelir artarsa tüketim artar. Çoğalan bir gelirin daha düşük bir yüzdesini tüketmek sabit bir gelirin içindeki tüketim oranından fedakarlık etmekten daha kolaydır. Dolayısıyla artan gelirden tasarruf etmek de…
 Ama gelirin sürekli olarak artmaya devam etmesi için kapasitenin artması yani yatırım yapabilmek gerekir. Yatırım da tasarrufların varlığına bağlıdır. Gelir-tüketim-tasarruf spiraline  bu açıdan bakmak okuyucu için daha uygun olabilir.
 Kimi fiziki yatırımında kullanmak için tasarruf eder. Kimi finansal getiri elde etmek için. Bazısı da ihtiyat saiki ile tüketimden vazgeçer . Türkiye ekonomisinin bugünkü seyrinde tüketmek ise tasarruf etmekten daha karlı. Ekim enflasyonu açıklandığında görüldü ki yılsonu itibariyle enflasyon hedefini tutturmak güç olacak. Enflasyon faiz oranlarının üzerinde seyretmeye devam ediyor. Sonuçta tüketim dalgası ile tasarrufu artan iktisadi aktörler devlet ve nihai ürün üreticileri oluyor. 
Problemi tasarrufa indirgersek…
Türkiye konuyu dallandırıp budaklandırsa, adına, cari açık, enerji ithali, küresel krizin etkileri de dese asıl sorunu olan tasarruf açığını çözemiyor.
Bireysel para yönetiminde ne durumdayız….
Adına finansal okuryazarlık denilen bireysel para yönetimini bir parça daha hayatın içine sokma gereği çoktan doğmuştu. İthal bir kavram. Batı ekonomilerinde temel eğitimin ayrılmaz bir parçası haline getiriliyor. Türkiye’ de bu alanda çalışan akademisyen sayısı sınırlı. Hatta konuyu gazete sayfalarından seslendirenler, TV’den aktaranlar ağırlıkta. 
Türkiye gibi ülkelerde finansal okuryazarlığın önü de sonu da tasarrufa bağlanıyor. Şahsen duymadım ama geçen hafta İktisat Kongresi’nde Türkiye’de tasarruf oranının olduğundan düşük hesaplandığı dile getirilmiş. Parasallaşma derecesi (monetizasyon)artıp kayıtdışılık azaldıkça daha doğru ölçülebilecektir. Doğru ölçtükçe de daha doğru yönetilecek. Gerçek şu ki; yanlış hesaplanıyor olsa dahi aynı yanlış hesaplama yöntemiyle yıllar itibariyle tasarruf oranının düştüğü görülüyor.
Politika kadar tüketici davranışını da önemseyelim…
Yukarıda makroekonomik değişkenlerden bazılarının tüketim eğilimini teşvik ettiğini
görmüştük. Fakat işin bir de Türkiye’deki iktisadi davranış modelleri boyutu var.
Tüketiciyi anlamayan krize giriyor…
Bu yılın Nobel ödülünü alan iktisatçıların varlık fiyatlarının şişmesi konusunda çalışmış olması tesadüf değil. Finansal enstrümanlar çoğaldıkça mali piyasaların reel ekonomi ve aile bütçeleri üzerindeki etkileri artıyor. Sadece ekonomi politikasına yön verenler değil aileler veya birey olarak tüketiciler için de ekonomiyi anlamak olanları anlamlandırmak daha bir zorlaşıp her geçen gün daha da anlam kazanıyor. 
Davranış iktisadı denilen araştırma dalının bu anlama gayretine yaptığı katkı küçümsenemez. Kabul edilmesi güç de olsa anlaşılan insanlar ekonomi ile ilgili kararlarını her zaman ekonomik çıkar motifiyle alıyor değiller. Bir başka deyişle ekonomik sonuç doğuran kararların bir kısmı ekonomi dışı alandan besleniyor. Bu konuya devam edebiliriz.

5. İktisat Kongresi

5. İzmir İktisat Kongresi’nin teması, “Küresel Ekonomik Gelişmeler Çerçevesinde Türkiye Ekonomisi”.
İzmir’de düzenlenen kongreye, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, bakanlar, milletvekilleri, dernek ve meslek odası temsilcileri, işadamları başta olmak üzere 151’i yabancı 2 bin 500 kişi katılıyor. 1 Kasım’da sona erecek olan İzmir İktisat Kongresi’nde dünya ve Türkiye ekonomisine yön verecek konular ele alınacak, 241 panelistin katılacağı 34 oturum gerçekleştirilecek. 

 Bu yazı kaleme alınırken kongrenin ilk günü tamamlanmıştı. Son üç kongreyi ve tarihsel değeri olan 1923’deki ilkini az çok bilenlerden ve 5.’sinin de önemli bir kongre olduğunu düşünenlerdenim. 90 yılda sadece 5 kez yapılan kongrenin ilki bir yol ayrımına işaret ettiği gibi bugünkü de benzer bir sürecin işaret fişeği olabilir.

Türkiye’nin önündeki yol…
2004’deki 4. Kongre’ye göre, Türkiye’nin Dünya ekonomisine eklemlenme derecesi artmış bulunuyor. Bu süreçte Dünya ekonomisi de değişip önemli aşamalardan geçti.  Türkiye’nin geçen 9 yılda AB ile tam üyelik müzakerelerine başlaması önemli bir aşamaydı. Türkiye açısından 2008’deki global kriz de başka bir kırılma noktası sayılmalı. Zira bu krizin ardından, beklendiği gibi bir Dünya Savaşı değilse de ‘Arap Baharı’ adı altında yeni bir ‘tarla açma’, ‘global ekonominin tüketici sayısını artırma’ sürecinden geçildi.
Türkiye’nin komşularını kapsayan bu gelişmeler ilk elde yerel ekonominin ihracat ve pazar olanaklarını geliştirdi. İhracat pazarlarını çeşitlendirdi. Batı pazarındaki daralmanın risklerini azalttı. Bundan sonrası için uzunca bir süre yeni piyasaların aynı süratli yükselişini gözlemlemek zor olacaktır.

Diğer gelişmekte olan ülkeler…
Türkiye ekonomisi bakımından artılarla eksiler aynı sepetin içinde. İmkanlara olduğu kadar risklere de çok yakın bir bölgede. Kriz sonrası parasal  genişleme sürecinde gelen sıcak para ile yelkenlerini dolduran da, parasal daralmanın işaretleri başladığında etkileri en çok hisseden de Türkiye ekonomisi. Afrika ve Ortadoğu pazarlarını arşınlayıp ihracatını artırmak da, bu bölgelerdeki iç çatışmalar veya uluslararası siyasi atmosfer nedeniyle kazançlarını geri vermek zorunda kalmak da bölgedeki bir ekonomi olarak muhatap kalınabilen gelişmeler.

Küresel ekonomi nereye, Türkiye ekonomisi oraya…
Dünya ekonomisi büyüdüğü dönemlerde Türkiye ekonomisi büyüyor. Gelişmekte olan ülkelere yönelik fon akımları ve doğrudan yatırımlar arttığında Türkiye ekonomisinin yararlandığı yatırım hacmi genişliyor. Son yıllarda aradaki bağlantı giderek güçleniyor.

Öyleyse, 5. İktisat Kongresi’nin başlığı da ‘Küresel Ekonomik Gelişmeler Çerçevesinde Türkiye Ekonomisi’ olduğuna göre çağdaş ve gelişmiş bir ekonomik yapı ile Türkiye ekonomisinin ayrıştığı noktaların altını çizmek gerekecek.

Türkiye’nin büyük kaynak ayırdığı terör ve enerji sorunlarının ekonomideki ağırlığının azalıp artmasına göre birkaç senaryo düşünülebilir. Fakat üzerinde herkesin mutabık kaldığı anlaşılan işgücü verimliliği, özel sektörün dış kaynak bağımlılığı ve dış açık gibi konularda hızlı adımlar atılması gerekiyor. Yine, kadın istihdamında, girişimcilik ve katma değeri yüksek ürün ihracatı alanlarında da belirgin eksiklikler göze çarpıyor. Yerel kalkınma diğer bir yoğun çalışma alanı olacağa benziyor.

Oyun değişikliği

ABD Başkanı Obama Janet Yellen’i aday gösterince Dünya ekonomisinde beklentiler değişti. Üstüne bir de hükümetin borçlanma tavanı ile ilgili sorunu gündeme geldi. İki sorun birlikte gelişmekte olan ülkelere zaman kazandıran gelişmeler. Parasal genişlemenin sonuna gelindiği ancak geri dönüşlerde uzatmaların oynandığı belli olduğuna göre bundan sonrasında yerel ekonomilerin kendilerini olası gelişmelere hazırlaması gerekiyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler için ‘daralmaya hazır olmak’ ne anlama geliyor? Çok iyi analiz etmek gerekir.
Faiz oranında sorun devam ediyor…
Hafta içi yapılan toplantıda Merkez Bankası’nın faiz oranını değiştirmediği görüldü. Türkiye’de şu an itibariyle faiz oranı bilinen fonksiyonlarının dışında yabancı yatırımcılara verdiği mesajla anılır oldu. Sürekli aynı şeyi yazıyoruz ama bu faiz haddi bu seviyesiyle ekonomideki asıl şikayet konusu olan tasarruf yetersizliği sorununu çözmeye muktedir değil. Normal şartlar altında bir ülke ekonomisi büyürken tasarruf oranı artar. Türkiye ekonomisi büyüyor fakat tasarruf oranı sürekli irtifa kaybediyor. Bu sürecin müsebbibi de negatif faiz oranı. Enflasyondan daha düşük faiz geliri elde eden tasarruf sahiplerinin tüketime yönlendirilmesi.
Savunma Sanayi lobisi…
Batı basınında bir süredir Türkiye’yle ilgili çıkan haberler güvenlik ve dış politika eksenine kaymaya başladı. İşin siyasi cephesi bu yazının konusu değil. Fakat ekonomik olarak savunma sanayindeki gelişmelerin payını bir ihtimal olarak azımsamamak gerekir. Savunma sanayindeki iç tedarik oranı arttıkça Türkiye’nin benzer haberlerle karşılaşması kaçınılmaz. Türkiye’nin bizzat ürettiği savunma gereçlerinin dışında ithal ettiği ürünlerin coğrafyasında da değişiklik olmaya başladı. Son olarak Çin’den ithal edilmesine karar verilen füze savunma sistemi konusu basında geniş yer buldu. NATO standartlarına uyumu, Türkiye’de üretimi gibi pek çok soru gündemde.
Tek başına füze savunma sistemi ithalatı konusu Batı Bloğu’nun genel bir tavır değişikliğine gitmesine neden olmazdı. Milli Tank Projesi (ALTAY), Milli İnsansız Hava Araçları (ANKA), Milli Helikopter (ATAK), Milli Muharebe Gemisi Üretimi  (MİLGEM) dikkatleri Türk Savunma Sanayi’ne çekti. Özellikle dış satım olanakları olan projeler ve uluslararası tedarik işbirlikleri cabası. Mesela;  Daha 2013 yılının ilk ayında bu köşede; Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Moğolistan ‘Avrasya Askeri Statülü Kolluk Kuvvetleri Teşkilatı’nı kurdu. Merkezi Ankara’da olan teşkilat; kısa adıyla TAKM, sadece Jandarmayı içerecek. TAKM Türk coğrafyasında ‘ilk askeri ortak yapı’ olma özelliğini taşıyor.’ diye yazmışız. (https://www.iktisadivizyon.com/?p=1531.)
Ekonomi ile dış politikanın kesişim kümesinde neler var?

Suriye ve Mısır politikalarındaki görüş ayrılıkları ile birlikte oluşan atmosfer ekonomik konjonktürün desteklediği bir sürece dönüşebilir. Batı ekonomileri geri çekilirken Türkiye’nin alternatif pazarları Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika gibi geniş nüfuslu ve çoğu tasarruf fazlası veren ülkeler. Türkiye’nin yeni oyundaki şansı dış politika ile ekonomik realitenin kesiştiği alanların gittikçe çoğalıyor olması.

Önümüzdeki üç yıl…

2014-2016 yılının Orta Vadeli Program’ı (OVP) yayınlandı. Geçen yıl olduğu gibi gerçekçi analiz ve hedefleri temel alan bir program olduğu söylenebilir. Eskinin 5 Yıllık Kalkınma Planı artık yerini OVP’nın yönlendirdiği bir yapıya bıraktı. Dünya ekonomisi, gelişmekte olan ve gelişmiş ekonomilerin bugünü ve geleceği bu belgede analiz ediliyor. Yapılan tespitlerden sonra 3 yıllık bir ekonomik panorama içerisinde hedeflere nasıl ulaşılacağı ayrıntılandırılıyor. OVP özelsektöre de bir öngörü imkanı sağlaması bakımından önemli.
OVP’nin temel varsayımları Dünya ekonomisi’ndeki dönüşümün Türkiye ekonomisine yansımaları üzerine kurulu denilebilir. Gelişmiş ekonomilerdeki sorunların Türkiye ekonomisine yaptığı olumsuz etkilerden uzun uzadıya bahsediliyor. Özellikle Türkiye’nin ihracat pazarlarındaki sorunlar ile ABD ekonomisinin likiditeyi daraltma çabaları da başat faktörler olarak vurgulanıyor.
OVP, Türkiye ekonomisinin kendine özgü dinamiklerini olabildiğince dikkate almış mı? Uluslararası ekonomik yapıyı veri kabul ederken fazla cömert mi davranmış? diye sorulabilir. Öncelikle uzun süre görmezden gelinen birkaç yapısal sorunun plana dahil edildiği söylenmeli. Özeleştirinin dozunda bir miktar ilerleme yok değil. Mesela Toplam Faktör Verimliliği (TFV)’ndeki kayıpların tespiti vurgulanarak ‘farkındayız’, ‘çözüm arıyoruz’ mesajının verilmesi gerekiyordu. Gereği de yapılmış görünüyor. Aynen tasarruf sorununda olduğu gibi.
Hedefler…
Büyüme oranında bu yıl olduğu gibi 2014 yılı için de %4’lük oran korunmuş oluyor. 2015 ve 2016’da sırasıyla %5’lik hedefler konulmuş. Hükümetin büyüme hedefleri, gereğince ihtiyatlı. Türkiye ekonomisi için yeterli büyüme oranlarının %4,5’un üzerinde olması gerektiği biliniyor. Geçtiğimiz zorlu ekonomik koşulları da dikkate alırsak telafi edilmesi gereken bir büyüme aralığının oluştuğu, bundan sonra da oluşacağı görülebilir.
Enflasyonla ilgili tahminleri maalesef fazla iyimser buldum. 2014, 2015 ve 2016 için %5,3, %5 ve %5’lik oranlar belki en az 1 ile 1,5 puanlık sapmalar gösterebilecektir. Keza, kamu genel dengesinin GSYİH’nın -1,0’inden -%0,5’e gerilemesi, bir başka deyişle yarı yarıya azalması bugünkü şartlarda olanaklı görünmüyor. Özellikle faiz haddindeki artış kamunun fon ihtiyacını da etkileyecektir.
Kronik sorunlara baktığımızda cari açık ve işsizlikte genel beklentilerin üzerinde tahminler yapıldığı rahatlıkla söylenebilir. 2014 için %6,4’lük cari açık oranı ve %9,4 oranında bir işsizlik oranı düşük büyümeyle eşleştirildiğinde, ihtiyatın ötesinde, kötümser bir senaryo olarak algılanabilir. Türkiye ekonomisi 2014 yılında %9,4’lük işsizlik oranının altındaki oranları rahatlıkla yakalayabilir.
Talepteki artış nasıl sağlanacak?
Talep cephesindeki öngörülerde de fazla iyimserlik veya tutarlılık sorunu olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Örneğin kamu açıklarının milli gelire oranının düşeceği beyan edilerek buna uygun bir biçimde kamu talebinin de azalması beklenebilirdi. Oysa, kamu talebinde yıllar itibariyle istikrarlı bir artış öngörülmüş (2014; %2,4, 2015; %3, 2016; %3,4). Özel kesim talebinin de aynı oranlarda (2014; %11,4, 2015; %11,9, 2016; %12,7) artması hedeflendiğine göre bu defa toplam tasarrufun nasıl %13,8 den iki yılda %16’ya çıkacağı anlaşılmaz oluyor.
Dış kaynak girişinde azalma beklenen bir dönemde toplam tüketimin ve tasarrufun aynı anda artması ve bu arada enflasyonun da düşürülmesi mümkün olsaydı hepimiz bu temenniye katılabilirdik. Bütçeyle ilgili ayrıntılar bugünlerde bir başka duyuruyla açıklanacak ama daha şimdiden sosyal güvenlik açığı ile güvenlik bütçesindeki artışın altı çizilebilir.
OVP’deki makroekeonomik hedefler, teker teker bakıldığında ihtiyatlı ve gerçekçi, fakat bir veri seti olarak tutarlı değil.

Denge Arayışı Devam Ediyor…

Hafta içi gelen dış ticaret ve enflasyon verileri Türkiye ekonomisinin yönü konusunda yeni dönemin ipuçlarına bir yenisini daha ekledi. İhracat %12,9 yavaşlarken, ithalat %3,4 oranında geriledi. Dış ticaretin kompozisyonunda da Avrupa ağırlıklı pazara dönüş yaşanıyor. Enflasyon %7 dolaylarında gerçekleşmeye devam ediyor. Eylül ayı enflasyonunun beklenenden düşük geldiğini görmemize rağmen fiyat artışlarının kontrolü bir süre daha gündemi meşgul edecek gibi.
TL değer yitirdikçe ithalatın gerilemesi alışılagelmiş bir gerçek. Büyüme oranı ile cari açık arasındaki bağ da bir başka Türkiye ekonomisi klasiği. Açık vermeden büyümeyen bir ekonomide döviz kuru tırmanırken ihracatın gerilemesi ise problemin zor bölümü. Euro bölgesindeki sorunlar devam ettikçe ihracat artışı sınırlı olacak. Çünkü Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun sorunları alternatif pazarların ihracat üzerindeki etkisini zayıflattı.
ABD’nin durumu Avrupa’yı etkiliyor…

Amerikan ekonomisindeki toparlanmanın FED dilindeki ölçüsü belli. İşsizliğin %6,5, enflasyonun %2’ler düzeyinde oluşması durumunda Amerikan Merkez Bankası ekonomiyi yeterli ölçüde genişlemiş buluyor. FED diğer dünya merkez bankalarının aksine işsizliği de bir referans değeri olarak kabul ediyor. Enflasyonla ilgili sorun ise bizdekinin tam tersi, fiyatlarda artışı arzuluyor olmaları. ABD’de fiyat artışları neredeyse sıfır düzeyinde ve ekonominin belirli bir ivmeye ulaşmadığı yönünde argüman olarak görülüyor.
Bu noktadan hareketle parasal genişlemenin yavaşlatılması ve nihayetinde likiditenin geri çekilmesi kararı konusunda zamana yayılmış bir program oluşuyor.
ABD ekonomisinin bazı sorunlu harcamaları karşılaması için ihtiyaç duyduğu borç tavanının karşılanamaması hükümet faaliyetlerinin askıya alınmasına neden oldu. Hükümetin ‘kapanması’ Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için pozitif bir gelişme. ABD ekonomisi istikrardan uzaklaştıkça FED’in faiz artırımı ve piyasadan nakit çekme işlemi de gecikiyor. Türkiye gibi pazarlardaki sıcak para tedavülüne devam ediyor.
Öte yandan, Amerikan ekonomisi dengeyi sağlamakta geciktikçe birincil ihracat pazarımız Avrupa piyasasında işler yoluna giremiyor. Finansal açıdan lehimizde, reel ekonomi bakımından aleyhte bir pozisyon alınmış oluyor.
Karşıtlıklar uzlaşmaya dönüştü…

Başta belirttiğim cari denge-büyüme karşıtlığı düşük oranlı büyümelerin maliyetinde artışlar olduğunu gösteriyor. Ekonomi, GSYİH’nin %6,5’u oranında bir cari açık %6 ve üzerinde büyümeleri finanse ederken bugün ancak %4 çizgisini taşıyabiliyor. Devalüe olmuş bir Türk Lirası ihracat artışında bir sıçramaya sebep olurken bugün ancak düşüş hızı azalan bir dışsatım mümkün hale geliyor. Gittikçe daralan bir banda sıkışan iktisadi değişkenlere alışmak gerekebilir.
Yeni yasama dönemi…

TBMM’nin yeni yasama döneminin açılışında Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ekonomi hakkında söyledikleri son derece dikkat çekiciydi. Altı çizilmesi gereken iki sorun da yeterince vurgulanmış oldu. İlki, tasarruf oranının yetersizliği, ikincisi, beşeri sermaye ve teknolojinin geliştirilmesi konusu. Geçtiğimiz yıllarda ‘orta gelir tuzağı’ konusundaki saptamayı hatırlatan yine Sayın Cumhurbaşkanı’ydı. Ekonomide teknik konuların devletin en üst düzeyinde dile getirilmesi alınması gereken tedbirler konusunda konsensüs sağlanması sürecini hızlandırabilir.  

Gelir Dağılımında Son Durum…

2012 yılının Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması hafta başında yayınlandı. Gelir dağılımı rakamları her yayınlandığında bahsettiğimiz üzere bu konuda iki oran ve/veya katsayı çok önemli: Gini katsayısı ve P80/P20 denilen oran. Gini katsayısı ekonominin borsa endeksiyle ölçüldüğü bugünün dünyasında keyifleri kaçırabilen bir katsayı oluyor Türkiye için. Çünkü yıllardır kademe kademe iyileşme görülse de Türkiye’deki gelir dağılımında problem olduğu belli. Son araştırmaya göre yine bir önceki yıla göre 0,002 puanlık bir iyileşme görülüyor. Fakat yine de OECD üyesi ülkeler arasındaki sıralamada sondan üçüncüyüz. Nüfusun en çok gelir elde eden %20’si ile en az gelir elde eden%20’si arasında 8 katlık fark korunuyor. Çok düşük düzeyde olsa bile gelir grupları arasında alt kısımdan ortaya doğru bir güçlenme görünüyor.
Bölgesel farklılıkların durumu…

Son dönemde mali federalizm, yerel özerklik şartları gibi konular açılım sürecinin ekonomik ayağı olarak daha da tartışılmaya değer  hale geldi. Bir çok yeni büyükşehir belediyesinin kurulacak olması bir başka başlık. Dolayısıyla bölgesel gelir farklılıklarının giderilmesi için eşitsizliğin boyutlarını hatırlamakta yarar var.
İstatistiki bölge sınıflandırması iller itibariyle değil. İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük iller başlı başına bölge olarak kabul edilmiş. Buna karşın diğer iller bazen iki, bazen beşerli gruplar halinde değerlendirilmiş. Bu haliyle toplam 26 bölgeye ayrılan Türkiye coğrafyasında bölgesel kişi başına katma değer farklılıkları, %20’lik nüfus gruplarına göre hesaplanan kadar eşitsizlik barındırmıyor. Son hesaplanan yıl olan 2010 itibariyle kişi başına gayri safi katma değer Türkiye ortalaması 13.406TL iken, İstanbul’da 20.149TL’lik bir kişi başına gayri safi katma değer oluşumu mevcut görünüyor. Demek ki, gelirin bölgelere dağılımı, nüfus gruplarına dağılımından daha eşitcil. Ezberlerin aksine. Bu noktada, iki istatistiğin doğrudan karşılaştırılabilir olup-olmadığını ayrıca tartışmak gerekebilir.
Bölgesel gelir farklılıkları konusunda vergi istatistikleri, banka mevduat ve kredileri, tahsili geciken alacaklar gibi düzenli yayınlanan başka verilerde daha keskin farkları görmek mümkün oluyor. Bu sebeple bölgesel farklılık konusunu daha derinlikli birkaç boyutta incelemek gerekebilir.
Mali federalizm her zaman avantaj mı?

Bu koşullar altında özerklik, mali federalleşmeyle koşut olarak ele alındığında kısa vadede dezavantajlı  bazı bölgelerin daha da aleyhine sonuçlar meydana getirebilir. Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması ile herhangi bir diğer kişi başına göstergeyi bölgeler itibariyle karşılaştırmaya çalışırsanız kamu kesiminin geliri yeniden dağıtan elini görebileceksiniz. Verilerin sağlığı ve karşılaştırılabilirliğindeki sorunlar rezerv olarak tutulsa bile, bu bölgeler yatırım ihtiyacını özkaynaklarıyla karşılamakta zorluk çekeceklerdir. Zaman içerisinde siyasi değişimlere yol açabilecek bu ekonomik yapının iyiden iyiye irdelenmesi gerekiyor. Bölgesel Kalkınma Ajansları’nın, illerdeki yerel yöneticilerin, bölgedeki iktisadi aktiviteyi artırmanın yollarını arama konusunda en az Ankara kadar çalışkan olmaları şart. 

Büyümenin finansmanı

Hafta içi gelen veriler büyümede beklenmedik bir rakam yakalandığını gösteriyor. %4,4’lük oranın içerisinde özel harcamaların etkili olması başka bir sürpriz. Son aylarda görülen güven kaybının zararlarını gidermek değilse bile bir nefes aldıracak gelişmeler bunlar.
Geçen haftadan devamla düşünürsek Suriye’ye yapılacak olası bir operasyonun askıya alınması dövizdeki baskıyı azaltmış görünüyor. Mayıs ve Haziran aylarını kapsayan ikinci çeyrekteki büyüme rakamı bir parça sıcak paranın çıktığı dönemi de içeriyor. Sanayi üretiminde az da olsa bir kıpırdanma görülüyor. Özel tüketim de arttığına göre değirmenin suyu nereden geliyor? diye sormak gerekecek. 
İçeride kredi artış hızı ekonomik potansiyelin üzerinde bir seyir izliyor. Hedeflenenin neredeyse iki katı bir kredi artışı, tüketicinin borçlanma eğilimini sürdürdüğünü gösteriyor. Diğer seçenek önceki haftalarda  yazıldığı gibi, tüketicinin uzun süren negatif faiz olgusuna intibak etmiş olması. Bir süre enflasyonun altında kalan faiz oranı tasarrufu cazip olmaktan çıkarıp harcamayı teşvik etmiş oldu.
Bu düzeyde bir büyüme oranı kalıcı olur mu?

Pek mümkün görünmüyor. Suriye dışındaki faktörler hala Türkiye’nin yumuşak karnı olan döviz açığının finansmanını zorlaştırmaya devam edecek. Merkez Bankası piyasaya döviz verdikçe sadece döviz satmış olmuyor. Aynı zamanda piyasadaki TL miktarını da azaltıyor. Parasal sıkılaştırma devam ettiği için iç piyasanın genişlemeyi başarabilmesi ancak borçlanmasına bağlı.
Enflasyon hedeflemesi rejiminde kur tahmin edilir mi?

Merkez Bankası yıl sonu dolar kurunun 1,95’in de altında, 1,92 TL civarında oluşacağını beyan etti. Bence hatalı bir değerlendirme biçimi. Bizimle birlikte enflasyon hedeflemesi rejimi uygulayan 27 ülkenin de kuru serbest bırakmasının gayet basit bir sebebi var aslında. 1990’lardaki şartlar çok değişti ve uluslararası finansal entegrasyon kendinizin basmadığı bir paranın değerini sabitleme imkanı sunmuyor. Dünya ekonomisi bu gerçeği teorik olarak kabul ederek enflasyon hedeflemesi rejimini faizi bir enstrüman olarak kullanmak üzere dizayn etti.  Dışa açık ekonomilerde hele gelişmekte olan ülkelerde spekülatif kur hareketlerine maruz kalmamanın veya kur hareketinden en az etkilenmenin yolu, milli paranızın değerini faiz oranı ile kontrol etmek. 2001 krizinin döviz çıpası temelinde oluştuğunu unutmamak gerekir.
Hedef beyan etmenin bedeli ağır olabilir

Enflasyon hedeflemesi rejimi Merkez Bankalarının şeffaflık ve güven unsuruna dayalı çalışmalarını öngörüyor. Aldıkları kararları, görüşme tutanaklarını, hedefleri açıklayıp, geleceğe ilişkin bir güven aralığını, düşük sapmalarla enflasyonu kademeli olarak kontrol altına almayı amaçlıyor. Seçilen politikanın doğru şekilde işlemesi için kamu otoritesinin piyasayla iddialaşması değil piyasaya güven vermesi gerekiyor.  ‘Ne sakıncası var? Merkez, piyasaları yatıştırmak için dolar kuru beyan edemez mi?’ diye sorulabilir. Edebilir elbette. Sorun da burada zaten. Başarıya ulaşamazsa yüksek oranlı devalüasyonlar ve enflasyon kapıda bekliyor. Hangisinin maliyeti daha yüksek? Kurun bir süre sonra yatışacağını biliyor olmak mı? Yoksa ‘eyvah Merkez bile dövizi kontrol edemedi’ denmesi mi?  

Türbülans-2

 Dolar yeni rekorlar peşinde koşmaya devam ederken öncelikle bu ateşin sönmesi için yapılması gerekenler tartışılıyor. Aksi halde, Türkiye’nin dış politikası ile ekonomik yapısı birbirine uyumlu mu? gibi sorular sormak gerekirdi. Bugün önümüzde bulduğumuz sorunların bir çoğu geçmişte alınan yanlış kararların sonucu olabiliyor zira.
Hafta içinde, Merkez Bankası’nın Dolar’la ilgili müdahale planı örtülü bir şekilde açıklanmış oldu. Merkez, döviz rezervini oluştururken yaptığının tersini yapacak. Bankalardaki mevduatların karşılığı olarak kabul ettiği Dolar’ları bankalarda bırakarak, piyasadaki döviz arzını dolaylı olarak artırmış olacak. Sadece Dolar satış ihaleleri ile söndürülemeyen ateşi bu şekilde oksijensiz bırakacak. Bu politikanın tam anlamıyla başarı kazanabilmesi için sermayenin Türkiye’ye geliş hızı ile gidiş hızının birbirine yakın veya eşit olması gerekiyordu. Şimdilik çıkışlar daha hızlı.
Miktar-Fiyat…
Piyasada paranın değerini etkileyebilecek miktar ve fiyat olmak üzere iki silah var. Miktar ile piyasadaki para miktarını azaltıp çoğaltmayı kastediyoruz. Para arzı, zorunlu karşılıklar, açık piyasa işlemleri gibi çeşitli alt grupları burada sayabiliriz. Para politikasında fiyat da faiz oranı anlamında. Son dönemde faiz oranı, kullanılmak istenmeyen bir enstrüman olarak öne çıktığı için miktarla ilgili politikanın devamı öne çıkabilir. Merkez, miktar-fiyat bileşiminin oluşumunda piyasanın faizde belirlilik ihtiyacını bahane ediyor.
Ekonomi mi dış politikaya uyarlanacak? Yoksa tersi mi?
Dövizin seyri konusunda daha genel bir etken Suriye. Hafta başından bu yana uluslararası kamuoyunun müdahale konusundaki görüşü değişkenlik gösteriyor. Belli ki bir askeri operasyon yapılacak. Uluslararası güçler Suriye ile değil daha çok kendi aralarındaki peşreve devam ettikleri için karar süreci uzamış görünüyor.
Türkiye ekonomisi için önemli olan Suriye’deki belirsizliğin sona ermesi. Bölgedeki karmaşa maalesef Esad’ın gitmesi ile çözülecek gibi değil. Suriye’deki muhalif güçler kendi aralarında bir bütünlük, düzenli bir yönetsel güç olana kadar dağınıklık devam edecektir.
Bu saatten sonra Türkiye’nin dış ticaret hacmi içerisinde devede kulak kalan Suriye ihracatının hesabı önemini yitirdi. Bundan sonraki süreçte ekonomi-dış politika eşgüdümüne dikkat etmek, ekonomiyi dış politika denkleminin içine dahil etmek önemli olmalı. Türkiye vicdan ve insan hakları tabanlı dış politika dizaynının yanı sıra enerji, uluslararası ticaret ve fon akımları eksenli iktisadi değişkenlerin diplomasideki ağırlığını artırmalı.
Ağustos enflasyonu olumlu…
Salı günü açıklanan Ağustos ayı enflasyon rakamları genel endeksi aşağıya çekti. Hafta başında yazmıştım ama Eylül ayı enflasyonu her yıl olduğu gibi bu yıl da yüksek çıkacaktır. Ağustos ayı enflasyonunda ilginç olan ‘çekirdek enflasyon’un seyrinin yukarı yönlü olması. Çekirdek enflasyon, gelecek hakkında daha net fikir verdiği için özellikle dikkate almak gerekir. Enflasyonda ithal girdi maliyetindeki artışların etkisini azaltabilmek önemli. Özel kapsamlı enflasyon göstergeleri toptancı değerlendirmelerin aşırılıklarını dengeliyor. Genel enflasyon rakamlarının gereğinden fazla iyimser ya da kötümser olmaya itebileceği bir döneme giriyoruz.