İmalat Sanayi Sınıf Atlamakta Zorlanıyor…

Türkiye’de sanayileşme geç başladı. Hızlı gelişti. Şu anda imalat sanayi ekonomiye yön veren en önemli güç. Ekonomiler geliştikçe hizmet sektörünün ekonomideki payı artıyor. Ancak hizmet sektöründeki gelişmeler de eninde sonunda sınai üretimde işler yolundaysa süreklilik kazanabilir. İstisnalar yok değil. Sadece turizmle, bankacılık geliri ile ayakta durabilen istikrar adaları var elbette. Fakat bu coğrafyada ve bizim ölçeğimizde bir ekonomide sanayi olmadan ayakta kalmak zor.

Cari açık…

Son dönemin en şaşırtıcı gelişmesi cari açıkta görülebilir. Kurla ithalat düzeyi arasındaki ilişki sadece tüketim mallarını etkilemiyor. Aynı zamanda yatırım mallarının ithalatında yani Türkiye’nin uzun dönemli gelirinde de fark yaratıyor. Şirketler kesimindeki öz kaynak sorunu ortada olduğuna göre kredi seviyesi de ikinci bir dinamik olarak karşımızda. Kur artarken hem kredi girişi ve maliyeti arttı hem de ihraç mallarının pazarlarında toparlanma hızı sanayi için kafi gelmedi. Bu katmerlenmiş olumsuzlukların yansımalarını simüle etmeye çalışalım.

Ekonomik büyüme için elde kalan tek kaynağın net ihracat artışı olduğu bir dönemde yatırım malı ithal edememek orta ve uzun vadede sorun olabilir. Cari açıkta asıl gelişme bugüne kadar alışılagelmiş dinamiğin tersine, cari açıktaki artışa karşın ekonomik büyümede yeterli artış hızının yakalanamamasıydı. Tersini düşünürsek, açık azaldığında küçülmeyi veya yavaşlamayı tescil etmiş olacak. Türkiye ithalat yapamadığı için cari açığın seviye kaybetmesi zaten test edilmiş bir hipotezdi. Bu defa açığa karşı esnekliği azalmış bir büyümenin nasıl gelişeceğini test edeceğiz.

İmalat sanayinde sorun büyüme değil kalite mi?

Yatırım yapma imkanları azalan bir imalat sanayinde ayakta kalmanın yollarından biri ölçeği büyütmek. Türkiye ekonomisi sanayileşme macerası içerisinde bir iki kez aynı hataya düştü. Biri 1960’lardaki devlet destekli planlı kalkınma döneminde. Bir tanesi de 1980’lerde başlayıp 1990’ların sonuna kadarki süreçte. İki süreçten ilki de ölçek büyüterek ve iç piyasa rekabetinden kaçınarak; ikincisi sadece ölçek büyüterek sürdürülmeye çalışıldı. Başarısız oldu. Şimdiki dönüşüm ihtiyacı, endüstriyel üretimden yeni nesil sanayi sonrası toplumun ihtiyacı olan ürünlerin üretimine geçiş için gerekli altyapıyı hazırlama süreçlerinde odaklanıyor.

Kısa vadede mevcut üretim tesislerini yaşatmak için yapılması gereken iyileştirme yatırımlarını sürdürebilmek önemli. Ancak zorunlu bir dönüşümün gerektirdiği insan ve teknoloji daha çok içeriden temin edilecek kaynaklarla var edilebilir. İnsan kaynağında, eğitim, kadın istihdamındaki artış gibi yapısal sorunları defalarca yazmış olduk. Yeni girişimciler yoluyla üretilecek yeni teknoloji ise daha kolay sonuca ulaşmaya uygun bir yöntem. Türkiye ekonomisinin şu anki kaynak yelpazesi bakımından çabuk sonuç olmaya yatkın olan yöntem de bu.

Siyaset ekonominin gündemini belirliyor…

Piyasa ekonomilerinin özellikleri belli. Pazara giriş-çıkışın serbest olduğu, tüketici ve üreticinin erişimine açık, rekabetçi ekonomiler. Fiyatın serbest koşullarda belirlendiği ekonomiler bir de dış sermaye hareketlerine açıldığı zaman bu kurallar daha da olmazsa olmaz haline geliyor. Reel ekonomide mal ve hizmet alım-satımı, maliyet-fiyat ekseninde tüketici tercihlerince belirleniyor. Tüketicinin fiyatı oluşturması için de piyasa ekonomisini var eden bir demokrasi kendiliğinden mevcut sayılıyor. Bu standartlardan herhangi biri bulunmadığı zaman uluslararası sistem ekonomiyi marjinalleştiriyor.  Bu nedenle, sermaye piyasaları, beklentiler ve siyasi faktörlerle fazlasıyla etkileşim halinde.
 Siyasi gündem fon hareketlerini sınırladı…
Aylardır ABD’nin planladığı geri çekilmenin teknik etkileri piyasaları yeteri kadar germişti. Türkiye’nin ekonomik yapı itibariyle bu hareketten fazlasıyla etkilenmeye yatkın olduğu anlaşıldı. Üstüne üstlük Gezi Olayları ve 17 Aralık operasyonu kırılganlığın seviyesini katmerledi.
G-20 Zirvesi’nden ne çıktı?
2014 yılı G-20 zirvesi Avustralya Brisbane’da tamamlandı. İlgili ülkelerin Maliye Bakanları ve Merkez Bankası guvernörleri toplandı. Sonuçta  ‘Brisbane Aksiyon Planı’ ismi verilen bir belge ortaya çıktı. Fakat bu belgede Dünya ekonomisinin görünümü ve gelişen ülkelere ilişkin farkındalığın artması talebinin dışında gerçek bir aksiyonun varlığından söz etmek kolay değil. Hindistan ve Çin’in ekonomik gelişimine paralel olarak sesinin yükseldiği daha önemli bir tespit olabilir.
Amerika ne diyor?
Diplomatik sözlerin arasında, elbette ABD’nin kendi büyüme dinamiklerinin gelişen ülkelerin geri çekilmeye göstereceği duyarlılıktan daha önemli olduğu gibi bir cümle yok. Fakat uygulama, ABD’nin iç piyasasındaki gelişimi öncelik listesinin başına yerleştirdiğini gösteriyor.
Siyaset yükselen faizin etkisini sıfırladı…
Anlaşılan, uluslararası ekonomik kabullerde olağan dışı bir değişim yok. Türkiye ekonomisi radikal bir faiz çıkışı ile dikkat çekmeye başlamıştı ki, siyasi gelişmeler, mali piyasalardan para piyasalarına yansıyan bir hareket, ekonomide yeni bir test sürüşü başlattı. Başka bir ülkede daha yüksek bir volatiliteye sebep olacak krizlerin Türkiye’de ancak küçük çaplı depremler yaratmasının sebebi nedir? Çünkü, son 6-7 aydır krizler zaten satıldı. Özellikle döviz çıkışı öyle boyutlara vardı ki, yeni bir değerlenmeyi iktisadi aktörlerin hiçbiri kaldıramayabilir.
Yerel seçimler kamu harcama düzeyine yansımadı…

Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre Ocak ayı bütçe rakamları son derece olumlu. Her ne kadar Türkiye’de bütçe alışkanlıkları bakımından Ocak ayı her zaman harcamaların düşük olduğu bir dönem olmuşsa da yine de seçim öncesinde önemli bir gösterge. Anlaşılan ekonomi yönetimi, bütçe disiplininden taviz verirse ekonomiye maliyetinin çok ağır olacağını düşünüyor . Yerel seçimlerle Cumhurbaşkanlığı seçimleri arasındaki dönemde kamu harcamalarında bir genişleme ihtiyacı ortaya çıkabilir. 

Geri çekilme mi? Normalleşme mi?

2008 krizinden önce ve sonra bu köşede yazılanlara dönüp baktım. Kriz öncesinde yeterince karamsar, kriz sonrasında gereğinden fazla iyimser yorumlar dikkat çekiyor. Bugünlerde uluslararası basında Türkiye ekonomisinin kırılganlığı ile ilgili yorumlar öne çıkınca ‘acaba maksadını aşan bir kötümserlik baskısı mı etkili oluyor?’ diye düşünmeden edemiyorum.
Önce, kriz sonrasındaki kişisel yanılgımdan bahsedeyim. Mesela; ‘Dünya’da artık geniş likidite dönemi sona ermiştir’ diye bir cümle sarf edilmiş. O günlerdeki hava hatırlanırsa, krizin bir emlak balonuyla başlayıp, zincirleme bir risk yönetimsizliğinden kaynaklandığı anlaşılmıştı. Hükümetler de kişilerin ve kurumların borçlanmalarına çanak tutmuştu. Kriz öncesindeki mahcup uyarılara dahi kulak tıkayan Merkez Bankaları sonrasında söylenenlere hiç kulak asmamış, likiditeyi genişletmeye devam etmişti.
Bugünkü kriz aşırı genişlemenin ürünü…
Kriz sonrasındaki çözümün, bu geniş harcama gücünün piyasadan çekilerek ekonominin üretkenlik düzeyiyle harcama gücünün birbirine yakınlaştırılmasından geçmesini ummuştum. Tam tersi oldu, Dünya ekonomisine yön verenlerin çözüm olarak sunduğu formüllerin tamamı daha çok para basma ve borçlanma üzerine kuruldu. Keynes’e bile rahmet okutacak harcama iştahını tetikleyen hükümetlerden çekilme bekleyen kendi görüşümü, şimdilerde amatörce bir iyimserlik olarak algılıyorum.
Dizayn edilen yeni panzehir, hastalığa sebep olan zehirin güçsüz hale getirilip organizmaya aşılanmasından ibaretti. Gelişmiş ekonomiler sorunlu dönemlerini henüz atlatırken, gelişmekte olanlar hormonla büyüyen bedenlerini beslemek için daha çok gıdaya ihtiyaç duyar hale geldiler. O büyük gün geldi, piyasadaki aşırı likidite geri çekilmeye başlandı.
Diyet veya normalleşmek…
Bugün Türkiye’nin de aralarında bulunduğu yaklaşık 10 ekonominin ana sorunu küresel sermayenin portföy yatırımı iştahındaki problemler. Tersinden okursak, kendi ülke ekonomilerinin normalleşmesiyle nispeten riskli gördükleri ülkelerin ödediği faiz veya menkul değer getirilerine ihtiyaç duymamaları.
Kırılganlığın birinci ölçüsü döviz borcu…
Yazının başında Türkiye hakkındaki görüşler maksadını aşıyor mu? Yabancı basın Türkiye’nin politika atmosferinden yararlanıp yatırımların yönünü mü değiştirmeye çalışıyor? mealinde sorular vardı. FED’in yeni başkanı Yellen’ın sunduğu bir rapor tam da bu sorunun cevabını vermeye uygun bir metin. Ülkelerin kırılganlık sıralamasında birçok kritere yer veriliyor. Ortak nokta ‘döviz borcu’. Türkiye’nin kırılganlıkta üst sıralarda olmasının nedeni de döviz riskinin yüksek olması.

Sürpriz değil ama bu konulardaki algı her zaman musibet-nasihat sıralamasına sadık kalarak oluşturuluyor. Sadece Türkiye’de değil Dünya’da da öyle. Döviz riskinin çeşitli açılımlarından en bilineni, tabii ki cari açığın milli gelire oranı. İkincisi, Türkiye’nin şansını fazla zorladığı özel sektörün döviz yükümlülüklerinin yüksekliği. Sanıldığının aksine, politik ortamın katkısı Türkiye’nin sorunlu ekonomiler arasında sayılmasında hatırı sayılır bir değişken değil. Kamu borcu yüksek olsa belki yine bir IMF ve stand-by anlaşması gündeme getirilecekti. Bu defa dövizi bulması gereken daha çok bireyler ve şirketler. Farklı bir deneyim olacağı anlaşılıyor.

Faiz ve kurun işletmelere etkileri…

Faiz haddindeki artışın finansman maliyetini etkilediği ortada. Döviz cinsinden borçlanabilen firmalar zaten orta ve büyük ölçekli olanlar. Geçtiğimiz haftalarda yazıldığı gibi büyükler döviz pozisyonlarını da kapatmış görünüyorlar. İthalat alanında ağırlık taşıyan şirket tipleri de döviz borçlanabilen firma boyutları da büyükleri işaret ediyor. Şu durumda döviz konusundaki sorun kümesine asıl dahil olanlar yurtiçinde üretim yapan sanayi kuruluşları ve zincirleme olarak hanehalkını temsil eden yığınlar.
Enflasyon yoluyla hanehalkına transfer edilen maliyet artışı ücretlerde etkisini gösteremiyor. Ücretlere yansıyan enflasyon farkı geçmiş fiyat artışlarına endekslendiği için en az altı aylık bir süre bekleyecek. Yurtiçi satışları ağırlık taşıyan firmalardaki sorunun başında üretici fiyatlarını tüketiciye yansıtmakta zorlanmaları olacak.
Bireylerin alım gücü erozyona uğruyor…
Gıda ve enerjideki fiyat artışları genel tüketim kalıpları üzerinde ağırlık taşıyor. Gelir artışı geçmişe, gider artışı geleceğe göre oluşan bir hanehalkı bütçesi harcamalarını daraltmaktan başka bir çözüme gidemeyecek. Kredi kanallarına erişim bakımından karşısında faiz oranındaki artış var. Dolayısıyla harcamaların mevcut seviyesini koruması mümkün görünmüyor.
Stagflasyon kelimesini hatırlayan var mı?
Resesyon tabiri iki çeyrek üst üste devam eden ekonomik küçülmeyi ifade ediyor. Bugüne kadar büyümedeki yavaşlamayı konuştuk ama diğer olasıklıkları da tartışmak mümkün. Ekonomideki daralma genellikle fiyat seviyesinde de gerilemeye sebep olur. Eğer enflasyonla birlikte durgunluk-işsizlik döngüsüne girilirse adına stagflasyon denen bir süreç gündeme gelebilir.
İyimser tahminler bile potansiyelin gerisinde…
Düşük büyüme ile resesyon arasında bir tahmin yapılacaksa Türkiye ekonomisinin düşük büyüme rayında ilerleyeceğini öngörmek gerekiyor. Çünkü geçen yıl düşük bazlı bir büyüme performansı görüldü. Ölçümler düşük büyümeye göre yapılacak.
Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme hızının %4,5 civarında olduğu hesaplanıyor. Son yıllarda potansiyelin gerisindeki büyüme hızlarını kabullenen bir kamuoyu oluşmuştu. Ekonomi yönetimi de iş dünyası da geçici bir süre fedakarlıkların gerekliliğini benimsemişti. 2014 yılı ekonomisi potansiyeli büyümenin %4,5’un gerisinde mevzilendiğini düşündürüyor. Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye ekonomisinin kaynak sorununa verimlilik problemi de eklenmeye başladı.
Bir sıçrama için sadece para akışı yetmeyebilir…
Ekonomide zor zamanların geride kalması için bazen sadece fon transferi yeterli olmaz. Avrupa Merkez Bankası bir faiz artışı konusunda ayak direse de ekonomik çevrim hızlandıkça Euro’nun değerini koruma refleksi geliştirmesi kaçınılmaz olacaktır. Şimdilik ABD pazarına karşı bir dış ticaret rekabeti sağlamak için sürdürülen düşük faiz politikası kalıcı olmayacak. Son tahlilde Dünya ekonomisindeki büyüme, Türkiye’de reel sektörü pozitif, dışarıdaki faiz artışları nedeniyle fon akışını negatif etkilemeye başlayacaktır.
Hareketsiz kalmanın en ağır maliyeti işsizlik olabilir…

Durgun ekonomi koşullarında fiyat artışları hem firmaları ve hem de aile bütçelerini zorlayacak. Fakat yerinde bile saysa hayatta kalma becerisini gösteren işletmelerin yeni istihdam sağlaması mümkün görünmüyor.

Kırılgan Ekonominin Günlüğü

Türkiye ekonomisi zor bir dönemden geçiyor. Öncelikle Merkez Bankası’nın faiz artırımı öncesi ve sonrası olmak üzere ekonomide olanları toparlamak gerekebilir. Merkez, kendisinden beklenmeyen bir ölçekte faiz artırdı. %10’luk bir faiz haddini kimse beklemiyordu. Teknik olarak 425 Baz Puan olarak hesaplanan faiz artış gereksiniminin Türkçe meali %4,25 faiz artışıydı. Malum siyasi tartışmalardan dolayı Banka’nın bu beklentiye daha düşük bir artışla yanıt vermesini bekleyenlerdendim. Hemen etkisini gösteren düzenleme, ‘kırılgan beşli’nin diğer üyelerindeki gelişmelerin de direnciyle süreklilik kazanamadı.
Güney Afrika, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve Türkiye’nin içinde bulunduğu grup son dönemlerde ‘Kırılgan Beşli’ olarak anılıyor. Öğleden önce Güney Afrika’daki faiz artışı öğleden sonra Türkiye piyasasını etkiliyor. Aynı anda Amerikan Merkez Bankası (FED) tahvil alım programındaki azaltmaya ilişkin bir açıklama yapınca bu defa faiz artışı neredeyse yirmidört saatte nötralize oluyor.

Merkez Bankası faizi niye artırdı?
Faiz kararından bir gün önce Merkez Bankası enflasyon hedefini %5,3’den %6,6’ya revize etmek durumunda kaldı. Döviz kurundaki sıçrama birinci sırayı işgal ettiği için biraz gürültüye kurban gitti. Enflasyon Hedeflemesi Rejimi uyarınca enflasyon konusundaki son raporu da kamuoyuna açık bir mektupla bildirdi. Aynı konuları defalarca yazıyor olmaktan dolayı rahatsızız fakat mecbur kalıyoruz. Enflasyon Hedeflemesi Rejimi’inde para politikasının enstrümanı faiz haddidir. Hem hükümet hem de Merkez Bankası eğer döviz kurunu çıpa olarak kullanmıyorsa zorunlu olarak faizi kullanmak durumundadır. Bu politikanın başarılı olup-olmaması aynı zamanda maliye politikasının performansına bağlıdır. Bütçede içerik değil de sonuçlar bakımından bir sorun olmadığına göre geriye sadece faiz kalıyor.

Hükümet veya ekonomistler arasında faiz artışına karşı olanlar var ise öncelikle seçilen ‘Enflasyon Hedeflemesi Rejimi’ni değiştirmeleri veya bunu önermeleri gerekir. Faiz silahı sadece döviz kurunu baskılamak için değil aynı zamanda talepteki artışı frenlemek için kullanılır çünkü. Hatta öncelikle talep üzerinde daha etkili olacaktır.

Görülecektir ki; Laf kalabalığında anlaşılmazdan gelinen faiz artışı, zincirleme olarak tüketici kredilerine, kredi-mevduat faizlerine ve oradan toplam talebe yansıyacaktır. Talepteki erozyon da Merkez Bankası’nın birincil hedefi olan fiyat istikrarını sağlamaya yardımcı olacaktır. Enflasyon hedefini tutturan bir Merkez Bankası’nın da kredibilitesi yükselecektir. Merkez, dövizin fiyatlar üzerindeki baskısını hesaplayıp dikkate alarak geç kalan bir oran artırımını gerçekleştirerek doğru bir hamlede bulunmuştur.

Enflasyon Hedeflemesi ‘dövizden bana ne’ anlamına gelmiyor…
Türkiye’de fiyat istikrarına yön vermesi kabul edilen mevcut rejimin başarı şansı döviz çıpasına göre daha yüksektir. Kendi banknot matbaasında basmadığı bir paranın değerini hiçbir ülke tam olarak belirleyemez. Hele bu denli dışa açık ekonomilerde hiç belirleyemez. Bu nedenle enflasyonda ve bütçede başarı önceliğini kenara atmamak daha doğru görünmektedir.

 

 

Enflasyon umut vaat etmiyor…

Geçtiğimiz hafta bu cümleyle özetlenebilirdi: ‘Faiz artışı kurdan çok fiyat istikrarını hedefliyor’. Yıllık enflasyon %7,5-% 8 seviyesini yakaladığına göre gündemin birinci sırasını işgal etmesi gerekiyor. Dövizdeki hareketlilik bu seviyenin korunacağını ima ettiğine göre artık bazı tespitleri seslendirmek yanlış olmayacak.

Özel sektör çok önceden pozisyon almaya başlamış…
Finansal kesim dışındaki sektörlerin döviz kompozisyonu Çarşamba günü yayınlandı. Özel sektör bugünlerde sık başvurulan bir söylemin aksine döviz açıklarını kapatma konusunda 17 Aralık öncesine uzanan bir görüntü veriyor. Reel kesimin kriz öncesi öngörüsü yüksektir. Özellikle büyük sermayenin iç pazara ilişkin tahminlerinde temkinli davranması normaldi. İthalat üzerinde etkili bir büyük firma profiline karşı, ihraç pazarlarında KOBİ ağırlıklı bir model çiziyoruz. Büyükler ligi iç piyasada talep daralması kokusunu alınca döviz pozisyonunu kapatmakta gecikmemiş.

Dövizin sağladığı rekabet en üst düzeyde ama geçici…
Kurun reel kesime sağladığı rekabet gücü 2006’daki seviyeyi gördü. Reel Kur’un geldiği seviye TL’yi son beş yılda görmediği biçimde avantajlı kılabilir. Sorun şu ki, avantaj kalıcı olmayabilir. Türkiye’de enflasyon arttıkça kurun sağladığı rekabet katkısı azalmış olacaktır. Reel Kur hesabında dış ticaret yapılan ülkelerle Türkiye enflasyonu arasındaki fark dikkate alınıyor. Reel Kur’u aynı seviyede tutmak için Türkiye’de enflasyon arttıkça kurdaki değerlenme ihtiyacı kuvvetleniyor. Kur da enflasyonu tırmandırmaya devam ediyor. Velhasıl ne kur, ne de faiz, ekonominin asıl sorunlarını kalıcı değil geçici olarak çözebilirler. Hatta ancak ertelemeye ehil olabilirler.

Enflasyonda çift haneye dönüşü engellemek için…
2014’ün enflasyon hedefi daha Ocak ayında revize edildi. Yeni hedef %6,6 olunca şu anki %7,5 (düzeltilmiş haliyle 8’e daha yakın) oranından geriye bir esnemenin öngörülmesi mümkün olabilmeliydi. Enflasyonda aylık abartılardan veya iyimserlikten kaçınmak için dikkatle izlenmesi gereken göstergeler belli: Gıda ve enerji fiyatları. Dövizin gıda ve ulaştırma sektörüne etkisi gecikmedi. Enerjideki geçişin yerel seçimin ertesine sarkması daha beklenir bir tercih olacak. Ocak enflasyonundaki sıçramanın tekrarı büyük olasılıkla yaz aylarındaki fiyat düşüşleri ile aynı periyotta dengelenmek istenecektir. İmalat sanayi ve tüketici tercihleri daha düşük bir enerji kullanımını mümkün kılacaktır. Sonuçta fiyatlar genel düzeyinde sürekli bir artışın mı?  yoksa bir sıçramanın mı? görüleceği sorusunun cevabını ekonomi yönetimi verecek.

Finansal istikrarsızlık fiyat istikrarını yuttu…
Sermaye girişinde etkili olan faktörler arasında elbette geri ödeme sorunundan uzak bir finansal iklime sahip olmak ilk sırada. Bunun ölçüsü de cari açık. Son bir-iki yıldır özel sektörün döviz borçları da bir yeni ölçü olarak gündeme gelmeye başladı. İki konuda da eğilimin Türkiye ekonomisi lehine –zorunlu olarak da olsa- geliştiği bir sürece girildi. Düşük büyüme, enflasyon ve işsizlikle mücadele ile kayıplar pahasına net ihracat artışında radikal çıkışlar görülebilir.

 

Yargı reformu ve yabancı yatırım…

Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yatırım koşullarını sık sık araştırma konusu yaptıklarını biliyoruz. Şirketlerin sektör veya ürün bazında yaptırdığı pek çok araştırma basına yansımıyor. Fakat Türkiye ekonomisinin genel görünümü ile ilgili yapılan/yaptırılan çalışmalara ulaşmak mümkün. Özellikle AB ile tam üyelik müzakerelerinin başladığı son on yıllık süreçte artan yatırımlarla birlikte bu konudaki bilgilerin kamuya açıklık derecesi de arttı. Yayınları izleyenler bileceklerdir. En azından yılda bir iki defa biz de bu köşede yansıttık.
Dış yatırımcının Türkiye’ye bakışında uzun yıllar ‘siyasi riskler’ ön planda tutuldu. Portföy yatırımcısı için yüksek getiri anlamına gelen riskler, doğrudan yatırımcı için hiç de cazip olmayan bir yatırım ortamı sunuyordu. Siyasi istikrarın sağlandığı dönemde de ikinci bir konu olarak ‘yargı reformu’ ilk madde olarak beklentiler hanesine yazıldı.
Şirketlerle doğrudan temas edene dek şahsen çeşitli şekillerde ifade edilen ‘ticari hukuk iklimi’ beklentisinin ne anlama geldiğini anlayabilmiş değildim. Bugün geriye dönüp bakıldığında firmaların Türkiye’de kalıcı yatırımlara imza atmakta ayak diremesini anlamaya olan ihtiyacımız artmış görünüyor.
Firmaların Türkiye ekonomisinde iş yapma kriterleri, yargılama hızından, vergi uygulamalarındaki tarafsızlığa kadar geniş bir yelpazede. Her şeyin başında ‘ticari ve mali hukukta öngörülebilirlik geliyor’ denilebilir. Aksi halde Türkiye ekonomisi, tüketim gücü ve pazar koşulları bakımından gelişmekte olan ülkeler arasında her zaman ön sıralarda yer alabilecek kapasiteye sahip.
Kredi notu ile birlikte beklentiler de yükseliyor…
Spekülasyondan beslenen marjinal yatırımcının ilgi odağı olmakla, kurumsal yatırım fonlarının kanalize olduğu bir sermaye piyasasına sahip olmak arasındaki sınır, kredi notu ile aşıldı. Bir yıla yakın bir süredir kredi notu itibariyle ‘yatırım yapılabilir’ ülke statüsü kazanmışken, ‘Gezi Olayları’ ve ’17 Aralık’, sermaye piyasasını iki kez sallamış oldu.
Reel sektör ve ekonomi kurmayları son iki yıldır gerçekçi büyüme oranları ile sürdürülebilir ekonomik koşullar konusunda ciddi bir sınav veriyor. Siyasi otorite daha az dış kaynak kullanarak büyümenin teorik temellerini atmaya çalışırken yeterli bir kamuoyunu da oluşturmuştu. Dünya ekonomisinin 2014 yılı büyüme tahminleri yükseliyor. Bu süreçte parasal genişlemeye ikame edilecek bir reel büyümenin ipuçları belli olmaya başladı.
Yeni dönemin lokomotifleri…
Dövizdeki beklenmedik gelişme cari açığın hızla küçüleceği bir dönemin kapısını açacaktır. Finansal dış kaynaklarda gerileme görüldükçe toplamda küçülen fakat ihracatı ithalatından çok daha hızlı artan bir dış ticaret tablosu ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin ödemeler dengesindeki risk birikimini bir süre de olsa rafa kaldıracak atmosferin kalıcı olmasını beklemek ise fedakarlığın boyutlarını daha da büyütmek anlamına gelecektir.
2023 hedefleri için…
Kısa ve orta vadede Dünya’daki ekonomik ortamın bugünkü ve bugünkünden daha pozitif olanaklar sunacağı varsayılabilir. Bu şartlar altında finansal manevralarla yol alması gittikçe güçleşen bir ekonomide yapılması gereken birkaç reformu hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Eğitim kalitesini artırmak, kadın istihdamı, işgücü verimliliğinin artırılması, küçük girişimcinin desteklenmesi ve enerjide dışa olan bağımlılığın yollarını aramak.

Kriz tecrübesi tepkileri sertleştiriyor…

Türkiye ekonomisinin kriz tecrübesi saymakla bitmez. Sadece sayı değil çeşitlilik itibariyle de istikrarsızlığın tüm biçimlerinin yer aldığı bir ekonomi sicilimiz var. Döviz kuru ile ilgili tepkinin aşırıya varmasının altında biraz da kötü tecrübeler yatıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu kırılgan ekonomilerin en büyük özelliği istikrarsızlığın kendisini döviz kuru üzerinden göstermesi. Türkiye ekonomisinin kendine özgü artı kırılganlığı yaratan faiz haddi konusunda muhafazakar davranması.

Hiç mi iyi haber yok?

Kasım ayı Sanayi Üretim verileri yeni yayınlandığı için yüreklere su serpti. 2013’ün son çeyreğindeki kayıp, Aralık ayında sert bir düşüş olarak görülecek. Bu arada döviz tırmanırken Dünya petrol fiyatlarının düşüyor olması oldukça önemli. Türkiye ekonomisi bakımından doğalgazın petrolle ilişkilendirilerek fiyatlanması bir avantaja dönüşmüş oluyor. Petrol fiyatındaki düşüşün doğalgaza yansıması elektrik maliyetini de etkiliyor. Elektrik üretiminin yarıya yakını doğalgaza dayalı olduğu için kurdan gelen maliyetin dengelenmesi mümkün olabilir.

Tüketimde sert fren vergi hasılatını etkileyecek…

Geçtiğimiz hafta ekonomi yönetiminin kamu maliyesini çıpa olarak kullanmaktan vazgeçmediğini belirtmiştik. Zamların enflasyona yaptığı negatif katkıdan çok bütçe dengesi tercih ediliyor. Hükümet kaynaklı zamlar Merkez Bankası literatüründe ‘yönetilen fiyatlar’ olarak adlandırılıyor. Örtülü bir ‘bizim sorumluluk alanımız değil’ mesajı da içeriyor gibi.

Döviz kuru, ithalatla birlikte içeride fiyat artışları nedeniyle tüketimi de frenleyecektir. İthalattan Alınan KDV ile Dahilde Alınan KDV hasılatı birlikte düştüğünde ekonomi yönetiminin yeni tedbirler tasarlaması uygun olur.

Belirsizlik yatırımcıyı tedirgin ediyor…

2014’ün başında iyi veya kötü bir ekonomik atmosferden çok belirsizlik tarifi öne çıktı. Türkiye ekonomisinin sermaye akımlarına duyarlı yapısı istikrarsızlığa olan tepkisini sertleştiriyor. Euro Bölgesi’nde ve ABD’de görülen ekonomik toparlanma ihracat imkanları açısından umut verici. Fakat Türkiye’nin döviz ihtiyacını reel akımların karşılığında ülkeye girecek ödeme imkanlarıyla kapatması mümkün değil. Özel sektörün uluslararası bankacılık sistemine olan borcunu döndürmesi için ekonomi yönetiminin yapacağı açıklamaların psikolojik destek vermesi gerebilir. Çünkü derecelendirme kuruluşları özel sektörün kur riskini vurgulamaya başladılar bile. Gecikilmiş de olsa bu noktaya dikkat çekildikçe ‘zararın neresinden dönülse kardır’.

 Kriz tecrübesine dönelim…

2008 Eylül’ünde başlayan global krize verilen tüketici tepkilerini anımsatmak istiyorum. Krizin merkezinde ABD ve zincirleme olarak AB ekonomisi vardı. Fakat, Türkiye ekonomisi önce eksi %13,8’lik bir tepki ile harcamalarda sert bir düşüş sağladı. Daha sonra bu rakam eksi %14,3 olarak revize edildi. Böyle bir küçülmeyi krizin merkezindeki ülkelerde dahi görmüş değildik.

Bugün tüketim ve yatırım kararlarında durağanlığa prim vermek tümüyle isabetsiz bir öngörü sayılamaz. Fakat dövizdeki tırmanışın bir bölümünde spekülatif davranışların etkisi olduğuna eminim. Ekonomiye ilişkin algı yönetiminde paniğe yol açılmaması yönünde alınacak tedbirlerin var olduğunu düşünüyorum.

Faiz ve dövizdeki oynaklık giderilecek mi?

Geçtiğimiz hafta yazıyı bitirirken döviz ve faizin 2014 yılı için getirebileceği yüklerden bahsetmişiz. Her ikisinde olası bir %10’luk artışın 2014 büyümesinden %1 fedakarlık anlamına gelebileceğini eklemişiz.

Geçtiğimiz hafta yaşanan olaylar borsa ve döviz kuru üzerinde ciddi etkide bulununca 2014 yılı tahminleri üzerine biraz daha kafa yormak gerekebilir.

2011 yılının son günlerine benziyor…

2011 yılının son günlerinde benzer bir kur sıçraması yaşanmıştı. Merkez Bankası çok sert bir müdahaleyle kuru bir hafta önceki değerine geri döndürmeyi başarmıştı. O günlerde siyasi gelişmelerde bugünkü yoğunluk bulunmuyordu. Buna karşın piyasalarda cari açığa ilişkin kaygılar ön plandaydı. Özel sektörün döviz ihtiyacı için yıl sonu itibari ile piyasadan çekmek istediği yabancı paralar da kuru yukarıya çekiyordu. Kur tırmanmaya başladıkça bir miktar spekülatif hareket de görüldü. Sonuçta toz duman dağılınca döviz kurunda stabilite sağlandı.

Bugünkü sorun abartılıyor mu?

Ekonominin reel değişkenlerinde büyük çapta bir değişim yokken bugünkü değer kaybını anlamak kolay değil. Döviz üzerinde biriken bir risk olduğu malumken bir de üzerine siyasi gündem eklenince olanlar oldu. Merkez de tıpkı 2011 yılı sonunda olduğu gibi aslında toplamı 6 Milyar Dolar’lık bir paket açtı. Salı günü itibariyle bir hafta içerisinde 3 Milyar Dolar’lık bir paket açıldığını, 2014 yılı Ocak ayında da 3 Milyar Dolar’lık döviz tutarının piyasaya sürüleceğini açıkladı.

2,1045 rekor ama sürpriz değil…

Önümüzdeki hafta faiz oranında sürpriz bir artış sağlanması durumunda neler olabilir? Noel tatili dolayısıyla kapalı olan yabancı piyasalardan tatil dönüşü agresif hareketler beklenebilir. FED’in geri çekilmesi ile faiz artışı birbirini dengelerse geriye sadece yılsonu hareketi ile ayranı kabaran piyasanın eklediği %10 – %15 kalır.

Kredi artışını kontrol etmek önem kazandı…

Para politikasının bugüne kadarki duruşu kredi artış konusunda niyet beyanından ibaret kalmıştı. Yılın son bölümünden itibaren verilen hedeflere uyulmasını sağlayacak tedbirler de gelmeye başladı. Kredi kartları, tüketici kredileri gibi alanların yanısıra faiz silahının etkili olabileceği bir alan da kredi artışları.

Sonuç…

Türkiye’nin ekonomik görünümü üzerinde son derece etkili olan siyasi gelişmeler ne yönde gelişir bilinmez. Bugünkü spekülatif çıkışları abartmadan yorumlamaya duyulan ihtiyaç her zamankinden fazla. Aynı şekilde, dış açık ve dalgalı kur rejimi uygulanan bir ekonomide faiz silahını çekmekten başka bir çözüm de ufukta görünmüyor. Döviz kurunun da 2,10’un üzerinde bir zeminde stabilite kazanacağını düşünmek gerekiyor.

 

2014’e doğru…

FED’in geri çekilme kararı ile Türkiye’nin hedeflenen büyüme çizgisinde kaldığı haberleri ekonomide son bir haftanın dikkat çekici gündem maddesi. Türkiye’nin büyüme rotasına bu açıdan bakıldığında gelişme olumlu karşılanabilir. Uzun süreli ortalama büyüme oranlarının yarım puan altında bir çizgi Türkiye için yeterli mi? Dünya ekonomisinin içinde bulunduğu ortamda yeterli.  Peki sürdürülebilir mi?…
İşte 2014 için izlenmesi ve değerlendirilmesi gereken problem bu noktada odaklanıyor.
Yakınsama için erken mi?
OECD’nin 2014 büyüme tahminlerini de içeren raporu henüz Kasım ayında yayınlandı. Dünya ekonomisinin önümüzdeki yıl büyüme tahmini %3,6. Türkiye ekonomisi için bir bağımsız değişken olarak global eğilimler son derece önemli. Reel büyüme kadar finansal gelişmeler de ülkenin büyüme projeksiyonlarına birebir yansıyor.
Türkiye ekonomisinde büyüme giderek Dünya ekonomisi ile yakınsama eğilimini artırıyor. Bugüne dek global ekonominin büyüme oranından çok yönünden etkilenen yurtiçi piyasalar artık boyutuyla da doğrudan ilintili hale geliyor.
Sonuçta ,entegrasyon arttıkça risklerle fırsatlar eşitlenmeye başladı.
FED sonunda pimi çekiyor…
Bu yazı kaleme alınmadan bir kaç saat önce FED’in geri çekilme kararı yayınlanmış oldu. Bu şartlar altında finansal piyasalarda beklenen sürecin işlerlik kazanması kaçınılmaz. Türkiye’nin de içinde bulunduğu pek çok gelişmekte olan ülkenin döviz girişlerinde ciddi bir maliyet artışı görülebilir.
Bütçe hariç Türkiye ekonomisi…
Kasım ayı bütçe gerçekleşmeleri Türkiye ekonomisinin ‘nakit fazlası’ veren bir ülke ekonomisi olarak bilinen kaydını bir kez daha tescillemiş oldu. 2014 için elimizde Dünya’ya yaklaşan bir büyüme oranı sağlanmasında en büyük destek kamu maliyesinden gelmeye devam ediyor. Seçim öncesi bütçe dengesinde ciddi bir değişim olabilir mi? Bekleyip göreceğiz.
Devlet bütçesi haricindeki makro değişkenlerin durumu Dünya ekonomisinin referans değerlerine pek de uygun değil. Ödemeler dengesinde, enflasyon ve işsizlikte sorunlar devam ediyor.
Özel sektör ve hanehalkı hedeflerini gözden geçirmeli…
Fon transferinin azaldığı yıllarda ortalama değerleri yakalamak güç. Sadece genel büyüme oranı değil doğal olarak reel sektör de şartlardan etkilenecektir. Özellikle dolar kurundaki yükseliş özel sektörün borç ödemelerini ve yatırım harcamalarını zorlaştırabilir.
Reel sektör kadar aile bütçelerini de etkisi altında alan asıl unsur kredi genişlemesi. Net sermaye girişi ile kredi artışı arasındaki doğrudan bağlantı 2014’ün ilk yarısında kendisini iyiden iyiye belli edecektir.
2014’ü kamu harcamaları ve net ihracat katkısı kurtarabilir…
2014 yılı için hedeflenen büyüme oranı %4 olarak alındığında önümüzdeki seçenekler belli. Özel sektör Dünya ekonomisindeki iyimser unsurlardan döviz devşirecek. Azalacağı veya artmayacağı anlaşılan portföy yatırımlarının boşluğunu ihracat artışı ile dolduracak. Seçim atmosferi kamu yatırım harcamalarının büyümeye katkısını artırabilecek.
Faiz ve kurda beklenen…
Döviz kurunda FED’in çekilme kararı ne denli etkili ise, döviz borçlarını ödemek üzere yabancı para talebini artıran özel sektörün finansal tutumu o kadar baskın olabilir. Hatta 2014 başlamadan tıpkı iki yıl önce olduğu gibi yılın son günlerinde küçük atak girişimlerine karşı uyanık olunmalı.

Merkez’in rezervleri şimdilik spekülatif hamleleri göğüsleyecek boyutta. Ancak yılbaşından sonra dövize talep devam ederse uzun süre direnmek istemeyip, faiz artışı ile döviz girdisini artırmaya girişen bir MB görmek yüksek bir ihtimal. Faizde bant yükselebilir. Kurun ve faizin sıçrama niteliğinde olmayan yükseliş trendi kazanması 2014 ekonomisinin büyüme oranında 1 puanlık bir fedakarlığı gerektirecektir.