Roma’dan Soma’ya…

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) bugünkü Avrupa Birliği’nin nüvesi. AKÇT’nun mazisi Avrupa Ekonomik Topluluğu’na, AET de zamanla Avrupa Topluluğu’na dönüştü. Uzun yıllar başka bahanelerle ağır sanayinin hammadesi sayılan kömür ve çeliğin savaşını veren Avrupa Ülkeleri savaşmakla bir yere varılamayacağını anlayıp yükselen ABD’ye karşı rekabet üstünlüğünü ele geçirmenin hesaplarını yapmaya başlamışlardı. 2002’deki Euro da en az diğerleri kadar önemli bir adımdı.
2004 yılında Türkiye’nin de imza koyduğu 1957 tarihli  Roma Anlaşması’nın ilk kez imzalandığı yerde AB’nin anayasası sayılan sözleşmeye yeni imzalar atılmıştı. Türkiye’nin yönü iyiden iyiye belli olunca 2009 yılında yürürlüğe girecek Avrupa Anayasası’na imza koyması uygun görülmüştü. Bütün bunları Türkiye’nin demokratikleşmeye dönük yüzünü hatırlatmak için yazıyorum. Demokrasinin işgüvenliği de dahil tüm bir hukuk ve ekonomik sistemini dayandırdığı uygarlık müktesebatından uzaklaştıkça nasıl bir rotaya doğru yol alacağını daha iyi anlamak için…
Gümrük Birliği ve tam üyelik müzakerelerinde takınılan tavır nedeniyle AB’den hiç de haz etmeyen bir vatandaş olarak tam üyelik değil Avrupalılık vizyonunun bir uyum zorunluluğu nedeniyle takip edilmesinden yana oldum.

Soma’dan Toma’ya…

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerine  imza atmayan sayılı ülkelerden biri olduğumuz sıklıkla anons  edilirken, büyümeyle sosyal haklar, ulusal güvenlikle demokrasi arasında salınıp durduğumuz on yıllar saymakla bitmiyor. Soma’daki olayda bir de tartışmayı da bilmediğimiz gerçeği ile yüzleşmiş olduk.

Üniversite öğrencileri derste siyaset konuşmayı pek seven bir topluluktur. Bu isteğin su yüzüne çıktığı durumlarda onlara ‘camide, kışlada, okulda siyaset olmaz’ düsturuyla yanıt verilmesini uygun bulanlardanım. Fakat konu tarihin süzgecinden geçerek insan uygarlığının ulaştığı demokratik ve ekonomik standartlara gelince yorum yapmaktan kaçınmaya gerek yoktur. Dünya’da yaşayan her bir insanın hakkı olan yaşama hakkı gibi tartışılmaz konular, iş güvenliği gibi esaslar siyaset dışı alanlardır. Bunları tartışmaya başladığınız zaman bir bakmışsınız yönünüzü bambaşka bir rotaya dönmüşsünüz. Görülüyor ki, son günlerde, güvenlik vesvesesi ile gerçek güvenlik sorunu arasındaki farkı kavrayamamak da devleti dönüştürmeye başlamış.

Gezi’den sonra…
Yazının başında Roma Anlaşması’na atıf yapmıştım. 2004 yılında Türkiye ,  AB Anayasası’nı paraflarken nasıl bir siyasi-ekonomik atmosferdeydi?,  bugünlerde nasıl bir iklimde? karşılaştırmasını yapmak için…. Çağdaş bir demokratik hukuk devleti ve modern bir ekonomiye giden yolculuk uzun soluklu ve çeşitli kazanımlardan ödün vermeden çıkılması gereken bir sefer.

Gezi olaylarından sonra Kuzey Afrika’dan başlayıp Şam’a kadar gelen ateşin alevleri bize de mi sıçradı?diye düşünen bir devlet aklı hakim olmaya başladı. Bir yıldır her toplumsal olaya bir dış mihrak, en küçük bir direnişe medyanın kışkırtması gözüyle bakılır oldu.

Böyle toptan değerlendirmeler yerine olayların sebep-sonuç ilişkilerini irdeleyip gerçek nedenlerini analiz etmek gerekmez miydi? Mesela AB tam üyelik müzakereleri başladığı yıllar ve ertesinde oluk oluk akan yabancı fonlar, dış ve iç basında olumlu değerlendirmeler ve %10’lara dayanan büyüme oranları varken bu dış mihraklar, paralel devlet veya dış basın kuruluşları niçin Türkiye lehine yorumlar yapıyorlardı?

Enflasyonda fazla seçenek yok…

Konu gıda fiyatları olunca enflasyonun yükselme eğilimi kırılamıyor. Bir yıllık hedefe 4 ayda ulaşan fiyat artışlarında talebi esnek olmayan mal ve hizmetlerin başında gıda geliyor. Sadece Türkiye’de değil Dünya’da da gıda fiyatlarında bir artış görülüyor. Türkiye özelinde gıdanın enflasyon sepeti içerisinde ağırlığı son derece önem taşıyor.
Çekirdek enflasyon rakamları da gelecek enflasyonda birkaç aydan az olmamak üzere bir katılığın var olduğunu gösteriyor. Yaz aylarında yine gıdadan gelen fakat bu defa indirim şeklindeki fiyat hareketleri, döviz kurundaki geçişin sona ermesi ile birlikte etkili olmazsa enflasyondaki ivmenin kırılması zor görünüyor. Faiz ve diğer enstrümanlar yeterince kullanılmışken talep yönünden fedakarlık beklemek uygun olmayacak.  Yıllık %13,15 oranında artan gıda fiyatları ile %9,38’lik bir TÜFE gerçekleşmesi henüz fiyatlar genel düzeyine yansımamış bir boşluğun varlığını gösteriyor.
Vergi rekortmenleri açıklandı…
Türkiye’de sermayenin el değiştirdiği söylenen bir süreçte vergi rekortmenleri listesinde kayda değer bir değişiklik bulunmaması akla iki ihtimali getirebilir. Birincisi; Sermaye gerçekten el değiştirmiyor. Bu sadece basına yansıyan bir şehir efsanesi. İkinci ihtimal; Sermaye kayıtdışı alanlarda birikiyor. Konu vergi olunca kendiliğinden bir olasılık daha gündemde: Türkiye’de servet ve sermaye değil diğer gelir unsurları vergilendiriliyor. Gelir vergisi tevkifatı, KDV ve ÖTV’ye dayalı bir vergilendirme ile el değiştirdiği söylenen sermayenin vergilendirmesi sağlanamıyor. Özellikle menkul değerlerde sorun daha çok göze çarpıyor.
Transatlantik Yatırım ve Ticaret Ortaklığı Anlaşması (TTIP)…
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, ABD ile AB arasındaki anlaşma ile ilgili görüşlerini açıkladı ama sanırım ekonomi gündeminin yoğunluğundan dolayı konu yeterince irdelenmiyor. ABD ile AB, aralarında kurmaya çalıştıkları bir ortaklık anlaşmasıyla kendi aralarındaki ticareti kolaylaştıran ve ticaret hacmini artırabileceği düşünülen bir sürece imza atıyor. Dünya ekonomisi açısından son derece önemli bu anlaşmanın Türkiye ekonomisi üzerinde de dolaylı etkileri olabilecek. Yeterince lobi yapılırsa TTIP’nin içerisinde yer bulmak mümkün olabilir.
Safları sıklaştırmak…
TTIP’nın asıl hedefi Çin ve yükselen Asya’ya karşı bir merkez batı bloğunu resmileştirmek. Çünkü Şanghay Beşlisi’nin üzerine Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Pakistan’ı eklediğinizde nüfus olarak ABD ve AB’nin çok üzerinde bir  üretici-rekabetçi nüfusa karşı bir güç birliği yapılması hedefleniyor.  Bu anlaşmaya dahil olunmadığı takdirde Türkiye için Gümrük Birliği’nde kalmak tümüyle bir kayıp haline gelecek.
AB ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasına göre AB’nin taraf olduğu dış ticaret anlaşmalarını Türkiye de belirli koşullarla kabul etmiş sayılıyor. Dolayısıyla hiçbir avantaj sağlayamayacağımız ABD pazarına AB’nin verdiği tavizlerin verilmesi durumunda kalınacak. TTIP, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi kadar ekonomi basınının da tartışması gereken konuların başında geliyor.

Dış ticaret lehte gelişiyor…

2014 yılının ilk çeyreğine ilişkin dış ticaret rakamları açıklandı. Açıktaki gerilemenin içinde yine ilginç bir altın ihracatı katkısı görünüyor. Altın hariç dış dengede beklendiği gibi pozitif bir eğilim görülüyor. Dış ticarette döviz kurunun getirdiği avantaj geçici olduğuna göre, önümüzdeki dönemde başka koşulların da lehte gelişmesini beklemek zorundayız. Avrupa ekonomisinde hareketlilik artarsa ihracattaki avantajımız sürdürülebilir hale gelir. Diğer faktör, Türkiye’nin büyüme rakamlarının %2-3 aralığında kalması. Maalesef, şimdilik öngörüler bu yönde. Büyümeden taviz vermeden veya küçülmeksizin ihracatta sıçrama sağlamayı henüz beceremedik. İhracatla ilgili kalıcı iyileşme için umut vaad eden diğer alan dış ticaret hadleri. Kabaca, ihracat fiyatlarının ithalat fiyatlarına bölünmesinden elde edilen hadler konusunda son dönemde Türkiye lehine bir eğilim göze çarpıyor.
Enflasyon hala yüksek…
Geçtiğimiz Çarşamba günü Merkez Bankası Enflasyon Raporu açıklandı. Enflasyon Raporu önemli bir belge ve niyet beyanı özelliği taşıyor. Ciddiye almakta yarar var. Olayı basitleştirerek anlatmaya çalışırsak, Türkiye ekonomisinin 2014 yılı sonu resmi enflasyon hedefi %5. Merkez Bankası’nın belirli hesaplamalarla yılsonu itibariyle beklediği enflasyon oranı %7,5. Şu anda enflasyon %8’i aşmış durumda. Fiyat istikrarını etkileyen bir numaralı faktör döviz kurları ve efektif talep olduğuna göre, kurların istikrarlı, talebin de aşağı yönlü gelişmesi gerekiyor. Talep üzerindeki başat etkenlerin başında faiz haddi geliyor.  Faiz haddi krediler üzerinde etkili olurken, talepteki genişlemenin önüne bir de kredi kartları ile ilgili düzenlemeler getirildi. Döviz kuru da nispeten istikrara kavuştu. Petrol fiyatlarında da aşağı yönlü bir hareket var. Sorunun çözümü için Haziran sonrasını beklemenin nedeni, kur kaynaklı fiyat geçişlerinin etkisini yitirmesi ile siyasi havanın netleşmesi olmalı.
Faizde ibre aşağıya doğru…
Enflasyonda kayda değer bir mesafe kaydetmek için bir iki aya daha ihtiyaç var. Tüketici kredilerindeki dramatik düşüş reel sektöre yansımaya başlayacaktır. Yatırım talebini de etkileyecek bu gelişmeler, talebi kamu sektöründen gelecek sinyallere bağlı kılıyor. Döviz kurunda bugünkü durum sürdürülürse faizde indirim beklemek olağan ve doğru olacaktır. İçinde bulunulan süreç, Merkez’in siyasetin baskısını hafifletmesi için cazip bir fırsat olarak değerlendirilmeli.
İstikrar pozitif beklentiye eşdeğer…
Dünya ekonomisinin ana oyuncularından IMF, Türkiye ile ilgili büyüme tahminini aşağı yönlü revize etti. Standart and Poors (S&P) Türk Hazinesi ile yeni bir derecelendirme anlaşması için sayfa sayfa beyanatlar yayınlıyor. İç pazarda ise özellikle kur baskısının hafiflemesi, seçim sonrasında bir istikrar havası estiriyor. Türkiye ekonomisinin dış aktörlerdeki algısı ile iç piyasadaki yorumlar arasında fark büyümeye devam ediyor. Reel kesimin beklentilerindeki olumlu değişim, düşük ama sürdürülebilir büyümenin artık Türk ekonomisinin kabul edilen bir gerçeği haline geldiğini gösteriyor.
Finans kesiminin güç kaybı önlenecek…

Dünya ekonomisinin de etkisiyle finans kesiminin kar kayıpları devam ediyor. Faiz oranındaki iniş-çıkışlar, bireysel ürünler üzerindeki regülasyonlar belirsizlikleri artırdı. Merkez, seçimden önce borsayı ve özellikle bankacılık hisselerini uçuran açıklamasının arkasında durup munzam karşılıklara faiz ödeme noktasına gelebilir. Finans piyasasını sadece regüle etmek çözüm değil. Fonların geri çekilmesini önlemek için bankacılık alanındaki kar erozyonunun etkilerini hafifletmek gerekiyor.

Kırmızı Pazartesi

Bir cinayetin ardından yapılan soruşturmada işlenen suçun adım adım yaklaştığını anlatan bir roman. Geçtiğimiz hafta vefat eden G. G. Márquez tarafından kaleme alınmıştı.  Márquez’in tüm dünyada iz bırakan bir yazar olduğu muhakkak. Kırmızı Pazartesi metaforu da uzun süredir yaklaşmakta olan tehlikenin gerçekleştiği, risklerin realize olduğu zamanlarda kullanılır olmuştu. Aziz Nesin’in ‘du’ bakalım n’olcak?’ öyküsünü tercih ederim. Ekonomide beklenen risklerin gerçekleştiği dönemlerin bir bir yaşandığı son yıllarda da bu ve benzer öykülere atıf yapılmış olmasını yadırgamamak gerek.

 

Hazine Garantisi…

Borç üstlenimi adıyla yeniden vizyonda. Geçmişte belediyelerin borçları dolayısıyla sık sık gündeme gelmişti. Şahsen bu tür garantilerin piyasa ekonomisinin rekabetçi yapısını zedelediğini düşünmekle birlikte konu hakkında bir parça daha tartışılmaya ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor.

 

Mevduata sınırsız güvenceyi hatırlayalım mı?

Bu alanda verilebilecek bir diğer örnek de mevduatlara verilen devlet garantisiydi. Literatüre banka hortumlama olarak geçen olayların ayyuka çıktığı ve devletin bankalara el koyduğu bir dizi operasyondan sonra söz konusu garantinin sınırı daraltıldı. Mevduata verilen sınırsız garanti bana göre hortumcuları suça sevk eden nedenlerin başında geliyordu. ‘Hırsızın hiç mi kabahati yok?’ denilebilir. Ama hem mevduat sahibinin hem de banka patronlarının bu denli rahat bir kredi alış verişinde bulunmasının altında yatan birincil sebep ‘nasıl olsa arkamda Hazine var’ diye düşünmeleri olabilir.

 

Elbette tek sebep bu değildi.

 

Devlet de o gün kamu açıklarını fonlamak için yüksek oranda iç tasarrufu bankalara ve bankalardan da Hazine’ye aktarmak adına ‘merak etmeyin paralarınız bankalarda güvencede’ diyerek aslında kendi borçlanma kaynaklarını garanti altına almış oluyordu.

 

Altyapı yatırımları…

Yeni düzenleme ile belirli limitleri aşan kamu yatırımlarını üstlenen firmaların finansal açmazla karşılaşması halinde, borçlar Hazine tarafından ödenecek. ‘Ne var bunda?’ diye sorulacak olursa;

 

Hazinenin borç üstlenimi sadece bundan sonraki değil hâlihazırda ihalesi yapılmış ve yürüyen projeleri de kapsamına alıyor. Yani maç oynanırken kural değişmiş oluyor. Böyle bir garantinin alınabileceği bilinse ‘Yap-işlet-devret’ ihalelerinde devlet açısından belki de çok daha avantajlı fiyatlar sağlanabilecekti.

Yap-işlet-projelerinde özel sektör yatırım maliyetini üstleniyor. Yatırımın inşası sırasında devletin cebinden para çıkmıyor. Ama devlet, yatırımın tamamlanmasının ardından bir süre gelirlerinden vazgeçmiş oluyor. Vazgeçilen gelirin üzerine bir de projenin aksaması nedeniyle üstlenilecek borç yükü eklenirse, kamu kesimi açısından yap-işlet-devret modelinin nasıl bir avantaj sağlayabileceği muğlak görünüyor.

Hazine toplum adına finansman garantisi verip öte yandan gelirlerinden vazgeçeceğine, yatırımları bizzat kendisi gerçekleştirip vazgeçtiği kadar geliri niye cebine koymuyor? Firmalar inşaat ve işletim sürecinde maliyet bakımından etkin davranmak zorunda hissetmedikleri bir projede ‘nasıl olsa arkamda devlet var’ deyip gevşek davranırlarsa, devlet, sözleşmenin iptali veya diğer yaptırımları uygulayabilecek mi? Yatırımcıyı zor durumda bırakacak böyle bir yaptırım sonunda oluşacak riski Hazine ödeyecek olduğuna göre, olası bir yaptırım kararını alacak kamu otoritesi ne kadar objektif davranabilecek?

gibi soruların veya risklerin varlığını peşinen kabul etmek gerekiyor.

 

Du’ bakalım n’olcak?..

Ekonomide sıçrama için…

Twitter temsilcileri Hükümet yetkilileri ile görüştü. Bundan sonra da görüşeceklerdir. Türk hükümetinin talebi öncelikle Twitter’ın Türkiye’de bir ofis açmasını sağlamak. Türkiye’de ofisi olan herhangi bir yabancı şirket gibi vergi başta olmak üzere Twitter’ın da yerel kanunlara tabi olmasını olanaklı hale getirmek. Vergi konusunda Twitter’ın bir firma olarak ek bir yükümlülüğe girmeyeceğini biliyor olmalıyız. 
Bu şirket zaten Türkiye’deki veya Dünya’nın herhangi bir başka ülkesindeki gelirleri bakımından Amerika’daki vergi kanunlarına göre vergiye tabi. Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmaları çerçevesinde Dünya’nın pek çok şirketi, elde ettiği toplam kazanç üzerinden kendi ülkesinin vergi makamlarına karşı sorumluluğunu yerine getiriyorsa mükerrer olarak vergilendirilmiyor.
Aynı hak tabii ki Türk şirketleri için de geçerli. Elbette yatırım yapılan ülke ile Türkiye arasında Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması mevcut ise.
İşsizlik oranı stabilite kazandı… 
Siyasal alandaki gerginlikler yatırımcıyı etkilemişti. Fakat Ocak ayı işsizlik rakamlarına bakılırsa tarım dışı işsizlikte tablo hiç de iç karartıcı görünmüyor. Özellikle tedirginliğin egemen olduğu ayları içeren işsizlik oranlarında bir yükseliş görünmemesi sevindirici. Çünkü istihdam piyasasında her zaman bir zaman boşluğu (time gap) oluşur. Kriz veya başka istikrarsızlık ortamlarının başlangıcında işten çıkarmalar olur. Fakat sorunlar aşıldıkça geri dönüşler aynı hızda değil daha yavaş yapılandırılır. Ocak rakamlarında benzer işaretler görünmüyor.   

Yeni bir ivme yaratmak kolay olacak mı?
Bir iki yıldır dersimiz “yapısal reformlar”. Türkiye ortalama büyüme rakamlarına hapsolmaya başladığında konuşulup sonra unutulan bir kavram. Sorunun en bariz belirtisi de cari açık. Türkiye hızlı büyürken verdiği cari açığı, ihtiyaç duyduğu dövizi, düşük büyüme oranlarında da talep etmeye başladı. Demek ki iç piyasanın ithal ürünlerine karşı rekabet gücü azaldı. 

Bu noktadan hareketle ekonomide ihtiyaç duyulan sıçramanın nasıl sağlanacağı veya neden başarılamadığı sorgulanır hale geldi. Yerli üreticiyi harekete geçirmekten bir yolu olarak sürdürülebilir büyümenin anahtarı nerede? Sorun teknoloji ise Türkiye bu teknolojik sıçramayı neden sağlayamıyor?

Döviz ihtiyacı arttı… 
Dünya ekonomisinde finansal genişleme süreci sona ererken dış kaynağa ihtiyaç duyan Türkiye ekonomisinin açmazı katmerlendi. Çünkü sadece büyümek için değil aynı zamanda borç geri ödemelerinde ihtiyaç duyulan dövizi de ülkeye getirmek zorundayız. Özel sektörün önümüzdeki bir yıl içerisinde sadece geri ödemeler için ihtiyaç duyduğu rakam 70 Milyar Dolar. Bunun dışında Türkiye’nin milli gelirinin %7’si civarında bir dövizi de ülkeye getirmesi gerekiyor.

Korumacılığı harekete geçirmekte geç kalıyoruz…
Dünya ekonomik sisteminde teknoloji odaklı üretim, her zaman devlet desteği ile başlatılıyor. Bizzat üretim yaparak değilse de, devletler, üniversiteler, enstitüler, askeri kurumlar, bakanlıklar eliyle yüksek teknolojinin gelişmesini destekliyorlar. Yeni teknolojiler arasında ürün değeri taşıyan unsurlar arasından ihtiyaç duyulanları, savunma, sağlık, iletişim gibi kamu hizmetlerinde kullanan devletler, daha sonra bu ürünlerin pazarlanmasına ön ayak oluyorlar. 

Türkiye ekonomisi yeni teknolojiyle ürün pazara çıktıktan sonra tanışmış oluyor. Türkiye ekonomisinin yeni ürünleri uyarlama kabiliyeti yüksek. Fakat yeni ürünün yaşam eğrisinde zirve yaptığı noktada bir benzerini üretmeye başlamak ekonomik olmuyor. Bu aşamadan sonra, ithalat seçeneği hem zaman hem de maliyet bakımından daha avantajlı görünüyor. 

Faiz oranı tartışması..

Döviz kuru düşmeye başlayınca Başbakan faizle ilgili görüşünü
basın aracılığıyla aktardı. Hemen ardından Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi
aynı görüşü tekrar etti: “Merkez Bankası’nın özel sektörü cesaretlendirmesi
gerekiyor” diyerek. Başkan Erdem Başçı da “faiz indiriminin kademeli

olarak sağlanabileceğini”ni söyledi. Çünkü aynı günlerde temel enflasyonun
%9’a tırmandığı açıklanmıştı. Mart sonu itibariyle TÜFE’nin %8,4 olduğunu da
unutmayalım.

Faiz oranından herkes başka bir şey anlıyor…

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise Merkez’in bağımsızlığının maliye politikası
için bir güvence olduğunu farkındalığıyla müdahale içeren konuşmalara katılmadığını üstü kapalı da olsa beyan etti. Kamuoyunun kafasını karıştıran bu konuyu
doğru anlamak için ekonomi yönetiminde herkesin faiz haddinden başka bir kavramı
anladığını bir kenara yazalım.

Başbakan faizi bir maliyet olarak görüyor…

Türkiye ile ilgili büyüme tahminleri aşağıya doğru revize oluyor. Uluslararası mecralardan gelen son rakam 2014 için %2,3. Yerel makamların hedefinin yarısı. Seçimden sonra yeni bir yatırım ortamının oluşmasını isteyen Başbakan için reel sektör yatırımcısının faiz maliyeti ne kadar düşük olursa yatırımlar o kadar artar. Kendi içinde tutarlı. Seçime giren siyasetçi, büyümenin en önemli dinamiği olan tüketim-yatırım döngüsünün kesintisiz devamını isteyecektir. Arz yönlü iktisat politikasının bir kanadında düşük faiz var. Fakat diğer kanadında da vergi oranında azalışlar olmalı.

Merkez Bankası cephesinden bakalım: Enflasyonun iç talep dinamiklerinden beslendiği ortada. Döviz bugün için değer de kaybetmiş olsa geçtiğimiz üç aylık dönemin kur artışı fiyatlara geçiş yapmaya devam ediyor. Talebin önüne faiz engelini
getirmezseniz belli ki henüz tüketiciye yansımayan en az %1’lik maliyet fiyatlara eklenecek. Temel enflasyonla (%9,3) TÜFE (8,4) arasındaki fark bunu gösteriyor.

Ikinci bir konu ; Portföy yatırımlarının telafisinde hala faiz desteğine ihtiyaç duyuluyor. Faiz haddi hem yabancı yatırımcıyı cezbediyor hem de içeride tüketimi baskı altında tutuyor.

Bir başka realite, reel faizin düşük hatta çoğu zaman negatif olması. Örneğin; TÜİK ‘in açıkladığı Mart sonu itibariyle finansal yatırım araçlarının getirilerine bakılırsa, mevduat faizi aylık %-0,70, Devlet iç Borçlanma Senetleri %-0,39 negatif reel getiri sağlamış. Yıllık ortalamada bu rakamlar daha da yüksek kayıplar yaşandığını gösteriyor (Daha ayrıntılı bilgi için: http://www.tuik.gov.tr/HbGetir.do?id=16140&tb_id=1).

Arz Yönlü İktisat uygulanacaksa…

1980’lerin Amerika’sında bir arz yönlü iktisat modası esmiş, yatırım ve tüketim harcamalarının artması için kamunun ekonomiye en az şekilde müdahelesi hedef alınmıştı. Daha sonra Ronald Reagan’dan adını alan Reaganomics’in bakış açısında faizden çok düşük vergiler köşe taşıydı. Türkiye’de bütçe denkliği kavramı ekonominin tek tutar tarafı olduğu için Hükümet’ten böyle bir hamle beklemek gerçekçi değil.

Rant Vergisi…

Geçen hafta Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz’ın tartışmaya başladığı rant vergisi ile dolaylı vergilerden bir bölümü arasında bileşim tercihi yapılabilir. Toplam denge bozulmaksızın tüketim üzerindeki vergilerin oranlarında yapılan indirim, rant vergisinden gelecek yeni gelir kalemi ile finanse edilebilir.

Herşeyde rağmen Rant Vergisi, Türkiye gibi ülkelerde bir süre daha tartışılmadan olgunlaşacak bir konu değil. Zira, hatırlayanağı üzere kısa bir süre önce Büyükşehir Belediyeleri içerisinde kalan konut projeleri ile ilgili KDV düzenlemesi yürürlük kazanmıştı.

2013 için %4, piyasa beklentilerini aştı…

Hafta içinde seçim sonuçlarından sonraki en önemli haber büyüme rakamlarıydı. %4’lük büyüme Orta Vadeli Plan hedeflerinin yakalanabildiğini gösteriyor. 2012’nin kısır büyüme dinamiklerinden sonra iyi haber doğrusu. Türkiye ekonomisi büyüme rakamlarında kalite aranacak bir dönemde değil. Özellikle 2013 için… Her şeye karşın son yılların klasik büyüme şekli 2013’te de sürmüştür denilebilir.
Bir farkla: 2013 yılında ekonomide, 2012’ye göre zayıflayan dış talebin yerine dış borçla ve vergi ile finanse edilen bir iç talep hakimdi. Özel sektör borçlandı, finansal kesim büyüdü, hanehalkı tüketimi finanse edildi. Geriye özel sektörün kısa vadeli dış borcu ile tüketicinin azalan tasarrufu kaldı. İşin finansman kısmı böyle. Tabii ki vergiyi de eklemek gerekecek.
İç talebin kendi içindeki dağılımında elbette kamu harcamaları ve özellikle kamu yatırımları baş rol oynuyor. Yazının başındaki görüşü tekrarlayalım: 2013 yılı için %4 büyüme iyi bir rakamdır. Gezi olaylarından ve yıl sonundaki hareketlerden sonra daha düşük bir büyüme öngörmek uygun düşerdi. Demek ki, finansman sağlandıkça piyasadaki hareketliliği sürdürmek mümkün olabiliyor. Sonradan bedelini ödemek şartıyla.
Seçim ve ekonomi
Seçim sonuçlarıyla ekonomik aktivite arasındaki doğrudan ilişkiyi anlamak için ekonomist olmaya gerek yok. Ama bazı evrensel diyebileceğimiz neredeyse kural haline gelmiş tecrübeleri hatırlamakta yarar olabilir. 2014 kötü başladığı fakat düşük büyüme koşulları henüz yerleşmediği için mevcut durumdan daha istikrarsız bir tabloyla karşılaşmak istemeyen kitleler, siyasette bildiğinden yana oy kullanmaya devam ediyor. Kriz veya küçülme başlamış olsaydı, bu defa tercihler iktidardan yana olmuyor. 2009 ve 2014 yerel seçimleri arasındaki farkı da bu şekliyle okumak mümkün. Zaten seçim öncesindeki finansal hareketler özellikle son iki işgünü sonuçlarla ilgili az çok bir fikir vermişti.
Dış açık daralıyor… 
Şubat ayı dış ticaretinde beklenen oldu: İhracat %6,2 arttı, ithalat ise %5,9 azaldı. Döviz kurunun baskısının en net hissedildiği 2014 yılının ilk çeyreğinde dış ticaret açığı daralıyor. Adeta silah zoruyla da olsa dövize ihtiyaç duyulan bir dönemde finansman yükünü azaltan bir gelişme. Seçim sonrasında Dolar yeniden 2,10 – 2,20 aralığına döndü. Bu defa reel ekonominin yeniden ithalat imkanına kavuşması ikinci çeyreğin ortasını, hatta Mayıs sonlarını bulabilir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri de dikkate alınırsa bu etkinin hissedilmesi arzu da edilecektir.
Döviz kuru…
Merkez Bankası’nın 2013 yılının son çeyreğine ilişkin Ödemeler Dengesi Raporu’na bakılırsa TL’nin gereğinden fazla değer kaybettiği gözlemleniyor. Bir kısmı spekülasyondan bir bölümü de döviz pozisyonlarını kapatmaktan kaynaklanan döviz talebi hızını kaybetti. Dövizle ilgili tek olumlu koşul döviz rezervleriydi. Yoksa ne döviz girişleri Türkiye’nin döviz ihtiyacının kompozisyonu kurun eski seviyesine dönmesi için yeterli değildi. Dış ticaretteki daralma imdada yetişmiş oldu.

Yeni Ekonomi ve Twitter

Borsa seçim sonuçlarını satın aldı. Merkez Bankası’nın karşılıklara faiz ödeyebileceğine ilişkin kararı ile birlikte banka hisseleri sermaye piyasalarını sürüklemeye başladı. Döviz kuru da 2,20’nin altına geri çekildi. Son aylarda özel sektörün azalan güveni belki de uzun süredir azalmayan döviz cinsinden borç seviyesinin düşmesine yol açmıştı.

Twitter asla sadece Twitter değildir…
Yasağın ardından devlet başkanlarının, Avrupa Birliği’nin, Birleşmiş Milletler’in ve bilumum kişi ve kuruluşun eleştirilerini izledik. Toplumun geniş kesiminde gözlenen reaksiyon, tartışmaların iletişim özgürlüğü temelinde şekillendiğini gösteriyor. Yasağın ekonomik platformdaki yankıları ihmal ediliyor.


Yeni ekonominin gelişimi…
‘Yeni ekonomi’ tabiri, bilgi-işlem teknolojileri için kullanılan en iyi tariflerden biriydi.
Bizim için yeni de olsa gelişmiş ekonomiler için yeni değil asli üretim unsuru oldu ki;
Bu alana yapılan müdahalenin niçin bu denli sert eleştiri aldığını anlamakta zorlanabiliyoruz.

Endüstri toplumundan bugüne…
Batı uygarlığı, bugünkü sermaye birikimini 19. Yüzyıl’da başlayan sanayileşme yolculuğu ile elde etti. Deniz ulaşımının da yardımıyla geniş coğrafyalardan sağladığı tarımsal ürün ve hammaddeyi hatta ucuz işgücünü aynı kitlelere mamul olarak pazarladı. Pazarı genişletme ve tüketimi artırma gereği duyulduğunda çevre ülkelere ticareti artıracak yollar, araçlar taşıdı. Araçlar ve aracılar arttıkça mamullerinin tüketim hacmini genişlemiş oldu. Bu döneme kabaca sanayi kapitalizmi diyoruz.

Finansal devrim…
Sanayinin sağladığı sermaye birikimi gelişmiş ekonomilere finansal kurumlar aracılığıyla borç verme imkanı getirdi. Türkiye ekonomisi de dahil gelişmek isteyen pek çok ekonomi borçlanarak büyüme ve kendi ürününü üretebilme olanaklarına sahip oldu. Gelişmekte olanlar ürün çeşitliliğine kavuşup gelişmiş ekonomilere mal ve hizmet satmaya başladığında Batı ekonomileri finansal kapitalizmi ve ardından yeni ekonomi sınıfını yapısallaştırmıştı bile.

Endüstriyel ekonomi için demiryolları, karayolları ne ise yeni ekonomi için internet o anlama geliyor. Bu pazarlama alanı yerelde toplumsal dinamikleri hareketlendirmekle kalmıyor. Aynı zamanda bilgi toplumuna ürettiği yeni teknolojiyi pazarlama imkanı veriyor. Sanayi toplumu için tüketim mallarının en ücra köşedeki tüketiciye ulaşması zorunlu olduğu kadar, bilgi teknolojisi ürünlerinin pazarlanması için internet mecrası vazgeçilmezlik arz ediyor.

Yeni ekonomi reel sektörün ürünlerinin tüketiciye ulaştırılmasında kritik yere sahip.
Fiyat oluşumunda, mali piyasa araçlarının yaygınlaşmasında müthiş bir ivme sağlıyor. Bu alanda faaliyet gösteren girişimcileri devletler de destekliyor. Reel sektörde yıllardır işlem yapan fabrikaların, şirketlerin piyasa değeri ile yeni teknoloji şirketlerinin borsa değerleri arasında ikinciler lehine açık ara fark oluştu.

Yabancı bir fabrikayı millileştirmek veya Twitter’ı kapatmak…
Hikayeyi bu kadar uzun uzadıysa anlatmamın nedeni Twitter’ın veya diğer sosyal medyaların batı için artık ekonominin asli unsuru haline geldiğini aktarmak. Bu mecralara ilişkin kısıtlamalar gelişmiş ekonomiler için bir fabrikayı kapatmak-devletleştirmek ne ise aynı anlama geliyor. Bilgi ekonomisine ilişkin yatırımlar merkez ekonomiler için siyasetin de merkezinde. Sosyal medya bizim için tüketim, Batı ekonomileri için bir üretim aracı.

Sıkı para politikasının etkileri hissedilmeye başlanıyor…

Krediler daralıyor, özel sektör borçları özellikle döviz cinsinden olanlar azalıyor.

Kredi kartı alışveriş (taksitli olanlar) hacmi de öyle. Bu arada enflasyonda beklenen  hareket başladığı gibi devam ediyor.Merkez Bankası revize ettiği enflasyon hedeflerinin baz etkisi nedeniyle artış eğilimi taşıyabileceğini belirtiyor.


            Bu aralar para otoritelerinin enflasyona ve sıkı para politikasına sarılmasının altında asli görevlerine rücu etme isteği yatıyor olabilir. Bu sorunlu dönemin en büyük faydası da ekonomi yönetimindeki her bir kamu otoritesinin kendi görevine odaklanması gerçeğini hatırlatmış olması. Maliye Bakanlığı zaten bütçeyi sıkı tutuyor. Şubat rakamlarını hepimiz gördük ve beklenenden daha iyi bir teknik performansı not ettik. BDDK da kredi kontrollerini planlandığı gibi yürütmeye gayret ediyor. Bunlar seçim öncesi öyle kolay kolay uygulanabilecek politikalar değildi doğrusu. 

Merkez Bankası’na gelince; Banka, rol büyütüldüğünde, çoklu hedeflere yönelildiğinde defalarca ispat edilmiş bir tecrübeyi yeniden ispata çalışıyor gibiydi. Gezi olaylarından bu yana ısrarla faiz artırımı konusunda ideolojik bir tutum takındığı algısı yarattı. Teknik olarak hükümetin değil kendi tercihlerini yansıttığı fikrini kavramlaştırmayı başarmış olmasına karşın 17 Aralık sonrası hikaye başa döndü.

Bu yorumları bir kenara bırakıp daha objektif olmaya çalışırsak; 

1- En üste yazılması gereken gerçek; Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) kararları dünya ekonomisini daha az paraya nasıl alışılacağı konusunda eğitmeye devam ettiği olmalı.

2- Türkiye, dövize ihtiyaç duyan ekonomiler arasında üst sıralarda. Çünkü döviz ihtiyacı sürekli ve yüksek.

3- Ekonomi yönetiminin büyüme hedefleri gerçekçi fakat işsizlik ve enflasyon konusundaki maliyetleri yeterince önemsiyor gibi görünmüyor.

4-Tüketici güveni yetersiz.

5- Avrupa ekonomisinin toparlanması konusundaki sinyaller karışık. ABD çekişli bir büyümenin etkisi Avrupa’da ancak sonbaharda hissedilebilir.

Tüm bu koşullar değerlendirildiğinde; Gelişen ekonomiler ve özelde Türkiye ekonomisinin görünümünü parasal sıkılaştırma ile reel büyümenin birbirlerini aksi yöne çeken etkilerinden hangisinin galip geleceğine bağlı olarak izleyeceğiz. Tahminler dünya ekonomisinin büyüme yönlü etkiyi hissettireceğini gösteriyor. 

İç piyasada güçlü bir talep çekişi görülmediğinde göre tansiyonu yüksek bir dönemin Türkiye ekonomisine yön vereceği anlaşılıyor. Bizim gibi gelişen ekonomilerde yüksek tansiyonun anlamı enflasyon ve faizlerin yükselmesi.

Sanırım gelişmelere daha serinkanlı yaklaşan bir ekonomi yönetimi de bu koşullara eşlik edecek. Tek tek ekonomi yönetimine yön veren aktörler bir yana ekonominin koordinasyonunda gerçekçi bir hava hakim.

Sanayi üretiminde sürpriz…

Geçen hafta imalat sanayinde büyümenin sınırlarına gelindiğinden bahsetmiştik. Türkiye’de sanayi üretiminin sorunlarının başında katma değeri yüksek ürünlerden alınan payın yetersizliğini yazmıştık. Aynı hafta imalat sanayindeki büyüme rakamı yayınlandı ve şaşırttı.

Sanayi üretiminin, 2014 Ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 1,1 büyürken, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 7,3 büyüdüğü açıklandı. Alt kalemler itibariyle değerlendirildiğinde yatırım mallarında değil ama dayanıksız tüketim malları ağırlıklı üretimde artış kaydedildi. İlginç olan, kredi artışı, reel kesimin güven endeksi, döviz kuru, faiz haddi gibi faktörlerin tamamı sanayi üretiminin aleyhine gelişiyor olması.

Gelişen piyasalarda geçici bir rahatlama oldu mu?

Gün gün takip edildiğinde gelişen piyasalara yönelen fonların biraz olsun rahatladığı periyotlar görülebiliyordu. Aslında bir düzelmeden çok daha önce fiyatlanan karanlık tablonun istikrar kazanması olarak nitelendirilebilecek atmosferi görmezden gelmek mümkün değil. Avrupa için söylenen deflasyon (fiyat erozyonu veya enflasyonun tersi denilebilir) riski gelişen piyasaların canlanmasına katkıda bulunmuş olabilir.

Çünkü herhangi bir deflasyon riski ister istemez para arzını artıran bir politikanın kapılarını açıp Euro’nun değerinde bir devalüasyona olanak sağlayabilir. TL’deki değer kaybının meyvelerini toplamayı zorlaştıracak bu riskin, Avrupa’nın büyümesi konusunda da iyimser olunmadığı anlamına geldiği unutulmamalı.

Cari açık düşmeye başladı…

2014 için en kolay kestirilebilecek istatistik değer cari açık rakamıydı. En azından yön olarak keskin bir düşüşün beklendiği bir ortam oluşmuştu. Düşüş beklendiği gibi başladı ama beklendiği kadar radikal olmadı. Sanayi üretimindeki artışı açıklamak için yetersiz de olsa makul gerekçelerden biri olabilir.

Sermaye çıkışı mali sektörü etkileyebilir…

Bankaların özkaynak karlılığında azalma görülüyor. Bu denli geniş bir sermaye yapısının karlılığında erozyon görülmesine dikkat çekmekte yarar var. Türkiye ekonomisinin iki dayanak noktasından biri kamu bütçesiyse diğeri de mali sektördeki sermaye yeterliliği idi.

Sorunlu kredilerde dramatik bir artışın olmadığı anlaşılıyor. Kredi kartları kullanımı ve diğer kredilerde radikal düzenlemeler yapılsa da bu alandan gelen ve istatistiklere yansımış bir sorun yok.

Bankalar, şimdilik karlarından ‘fedakarlık’ ederek reel sektörü fonlamayı sürdürüyorlar. Ödemeler Dengesi rakamlarına bakılırsa sermaye çıkışının birincil etkisi bankalar üzerinden görülüyor. Keza; Faiz artışının getirdiği maliyet baskını ilk göğüsleyecek iktisadi aktörler de bankalar ve kamu kesimi oluyor. 2014 yılı içerisinde reel sektöre aksetmesi beklenen maliyet artışına hazır olmak gerekiyor.