Geleneksel Ramazan Yazısı…

Ramazan ayı bitmeden önce yazmak neredeyse farz oldu. Ramazan ayı başlamadan önce artan gıda fiyatları, yedi yıldızlı iftar programları da diğer bir klasik. Son yılların canlı yayına bağlanılan iftar sofraları başka bir gelenek olmaya aday.
Zekat…
Her ne kadar Ramazan ayı içerisinde yerine getirilme zorunluluğu olmasa da toplumdaki alışkanlık zekatın Ramazan ayında verilmesi şeklinde. Fitre ve zekat aslında önemli bir ekonomik büyüklük. Her yıl servet değerinin 40’da 1’ini ihtiyaç sahibine bağışlayan bir hanehalkı, üretken olduğu yaklaşık kırk yılda toplam serveti kadar bir değeri zekat yoluyla topluma aktarmış oluyor.  Zekatın gelir dağılımı üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu anlamak için, İslam toplumunda belirli bir süre sonra zekat verilecek aile bulunamadığı dönemler yaşanmış olduğunu not edelim.

Geleneksel Ramazan Yazısı… yazısına devam et

İsrail’in Gücü veya Gücün İsrail’i…

İsrail’in Gazze’de yaptıkları ortada. Uluslararası devletler ailesinin konuya yaklaşımı da gayet net. Türkiye, Venezuela, Şili gibi bir kaç ülkeyi hariç tutarsak, İsrail’in, Gazze’deki operasyonu büyük oranda destek görüyor. On yıllardır benzer şekilde devam eden seyre bakılırsa, bu tutum pek değişeceğe de benzemiyor. İsrail’i bu denli güçlü kılan bir sürü siyasi, ideolojik, dini vs. motifin yanında Dünya’daki ekonomik yapının da bulunduğunu herkes biliyor.
 
Finansal globalleşme İsrail’in işine yaradı…
 
İstailoğulları’nın yakın tarih boyunca ekonomik aktivitelerin hangi türlerine daha yatkın olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Sanayi kapitalizmi döneminde ticaret. Finans kapital evresinde, yani bugünün de içinde bulunduğu son dönemde, para ve ve sermaye piyasaları. Kentleşme ve sanayileşmenin uluslarası güç dağılımı bakımından özeti de bundan ibaret değil mi?
 

İsrail’in Gücü veya Gücün İsrail’i… yazısına devam et

İstikrarlı yavaşlama…

Gelişmekte olan ekonomilerde yavaşlama sinyalleri istikrar kazandı. Bugün bir sürpriz haber gibi yinelenen gelişmenin kaynağını 2008 krizine kadar götürmek mümkün. Gündelik haberleri bir yana bırakalım. 2008 krizi öncesinde, Dünya’daki tüm Merkez Bankaları’nın piyasadaki likiditeye esas bilanço toplamı 8 Trilyon Dolar iken, bugün 14 Trilyon Dolar. 2008 sonundan bugüne Dünya’daki ekonomik aktivite bu oranda artmadığına göre, piyasadaki fazla paranın geriye çekilmesi gerekiyor. Çekilmezse yeni bir balon oluşması kaçınılmaz. Mevcut durumda henüz bir balondan değil “köpük”ten söz edildiği anlaşılıyor. Gelişmiş ekonomilerle gelişmekte olanlar arasındaki örtülü çekişme de bu noktada başlıyor. Elbette Türkiye tartışmaya dahil.
 
Müebbet muhabbet: “Faiz İndirimi”:
 
Başbakan’ın, “Enflasyon bir sonuçtur. Faiz oranları enflasyonu belirler” mealindeki görüşünü iki ay önce kamuoyu önünde açıkladığını biliyoruz. Bu beyanın ardından Merkez Bankası’nın iki kez faiz indirimi kararı aldığını da. Bugün, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi yeni bir açıklamayla Merkez Bankası faizinin “tefeci faizi” olduğunu söyledi. Bu yazı kaleme alındıktan iki saat sonra açıklanacak olan Para Politikası Kurulu, büyük olasılıkla yüzde yarım  ( elli baz puan)’lık bir faiz indirimi ile sonuçlanacak. 

İstikrarlı yavaşlama… yazısına devam et

2014’ün ikinci yarısı…

2014’ün ilk üç ayı ile ilgili büyüme oranı, onca çalkantıya rağmen başarı sayılabilirdi. Fakat hafta içi açıklanan Sanayi Üretim Endeksi ile Dış Ticaret Endeksleri yeni bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Enflasyondaki olumsuzluk yeterince tartışıldı. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış Sanayi Üretim Endeksi Mayıs ayı rakamlarına bakılırsa, koşullar %1 oranında kayıp getirdi. Büyüme için önemli bir gösterge olarak İmalat Sanayi Üretiminde de %1’lik düşüş görünüyor. 2014’ün ikinci yarısı… yazısına devam et

Enflasyondaki düşüş yeterli değil…

Haziran ayı enflasyonu açıklandı. Yıllık enflasyonun %9,2’ye gerilediği anlaşılıyor.  Faizde erken bir revizyon için ideal ay Mayıs’tı. Haziran ayı fiyat düşüşü alışıldığı üzere enflasyonu geriletecekti. Maalesef mevsimsel etkiler fiyatlar üzerinde istenen etkiyi yaratmadı. Faizdeki revizyonun gerekçelerinden biri de ortadan kalkmış oldu. Bu arada TL üzerindeki risk primi gerilemiş olduğu için, faiz üzerinde en azından olumlu bir motivasyon olarak devreye girdiğini söylemek gerekecek.

Seçimden sonra ekonomi yönetimi nasıl olmalı?

Cumhurbaşkanlığı sonrasında hükümetin nasıl şekilleneceğini bilemiyoruz. Eldeki varsayımlara göre daha etkin bir köşk tablosunu öngörmek zor değil. Dünya’nın neresine giderseniz gidin neredeyse tüm ekonomistlerin idealindeki ekonomi yönetimi, mümkün olduğu kadar siyasi konjonktürden bağımsız olanıdır. Bu ideali, yelpazenin bir ucunda kabul edersek, diğer ucunda hiç bir kurumun özerk olmadığı, tümüyle siyasi otoriteye bağımlı “devlet daireleri”nden oluşan bir yapı varsayılabilir. Türkiye ekonomisi, özelleştirmelerden sonra iki ucun ortasında bir yere yerleşti. Enflasyondaki düşüş yeterli değil… yazısına devam et

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ekonomi…

Seçim öncesi ekonomik tablo seçim sonuçları üzerinde daima etkili olmuştur. Son genel seçim 2011 yazında yapılmıştı. 2011 yıl sonundan itibaren, sermaye hareketleri Türkiye ekonomisi üzerindeki gücünü hissettirdi. Özellikle döviz üzerindeki baskı ve Avrupa ekonomisindeki sorunlar, finansal ve reel akımların belirleyicisi oldu. Hızlı büyüme dönemlerinin sona erdiği, orta gelir tuzağı teorisinin gündeme getirildiği bir periyodun başladığı anlaşıldı.

Son genel seçimden sonra ortaya çıkan ekonomik tablonun bir panoraması için özel sektörün ve tüketicinin düşük büyümeye uyumundan söz etmek gerekir. Geriye bakıldığında devletin özel sektöre göre daha yüksek bir oryantasyona sahip olduğunu gördük. Ekonomideki gerilemeyi teşhis ederken ve telafi edici harcamalara ağırlık verme konusunda gerçekçi bir ekonomi politikasının izlerini gördük. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ekonomi… yazısına devam et

Irak’taki sorunların olası etkileri

Musul gibi petrol bölgelerinin el değiştirmesi petrol fiyatlarını her zaman artırır. Zaten, gelişmeler çoktan petrolün varil fiyatlarına yansıdı. Ardından Türkiye’deki akaryakıt fiyatları zamlandı. Türkiye ekonomisi için büyük yük olan petrol ithalatı, vergi yükü nedeniyle tüketiciye duble olarak yansıyor. Petrol fiyatları, enflasyonun hortladığı son aylarda bazı öngörülerin gözden geçirilmesini gerektirecek.

Irak’taki sorunlar reel sektörü etkiler…

Özellikle Irak sözkonusu olduğunda, ihracat içerisinde önemli ağırlığı olan nadir Ortadoğu ülkelerinden birini görmek mümkün. Irak’ta gıda’dan taahhüt hizmetlerine kadar pek çok alanda Türk imzası var. Perakende sektöründe Türk markaları önde. Dolayısıyla, Irak pazarının istikrarsızlığı cari dengenin her iki yönünü de olumsuz etkilemiş oluyor. 

Ortadoğu’daki problem gelişen ülkeleri etkileyecek…

Irak’taki sorunların merkezinde petrol olduğuna göre sonuçlarının da petrol tüketicilerine yansıyacağını düşünmek gerekiyor. Özellikle Asya’nın hızlı büyüyen ekonomileri için petrol fiyatları ayak bağı olacaktır. Asya-Pasifik’in gelişen ekonomilerinin Batı ile ayrışan noktası, petrolü üretim için kullanmak zorunda olması. Petrolün maliyetindeki artış, büyümeleri üzerinde doğrudan etkide bulunuyor.

Faizde son durum…

Eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa 24 Haziran’daki Para Politikası Kurulu toplantısında faiz indirimi kararı çıkabilecektir. %1’e yakın bir faiz indirimi beklemek mümkün. Fakat, döviz ve petrol fiyatlarındaki öngörülerin enflasyona olası etkileri değerlendirildiğinde, faizde sadece sembolik bir indirim beklemek daha uygun bir varsayım olmalı. Çünkü, Haziran ayı sonunda daha düşük enflasyon oranları açıklanmaya başlayacaktır. Enflasyonda, Eylül’e kadar sürecek bir pozitif görünüm yeni faiz hadlerini ancak maruz gösterebilir.

Büyüme, beklentileri karşılayınca…

Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde faiz indirimi kararları Merkez Bankası üzerindeki siyasi eleştirileri hafifletebilecektir. Siyasetin para otoritesi üzerindeki eleştirisinin temelinde ekonominin büyümesi üzerindeki negatif etkisi yatıyordu. Sanırım bu algı değişti. Bir başka gelişme de Merkez Bankası bürokrasisindeki atamalar. Kadro değişimi, hükümetin taleplerine daha uygun bir politikaya yakın durulacağı yönünde güçlü işaretlerden biri olarak algılanmalı.

Risk Primi Arttı..

Amerikan Merkez Bankası (FED)’in verdiği kararlar dünya ekonomisi için her zaman yol gösterici olmaya devam etmiştir. FED’in son açıklaması sanırım Türkiye’de doğru okunmadı. Piyasaların iyi haberlere duyduğu ihtiyaçtan dolayı kararın objektif bir değerlendirmeye tabi tutulmamış olması da diğer bir güçlü ihtimal. Evet, FED faizleri düşürdü ama varlık alımlarını azaltacağını da açıkladı. Yani bir yandan ekonominin iyileştiğinin altını çiziyor bir yandan da yatırımların devamı için faizleri düşürüyor. Bu hareketin Türkiye gibi gelişmekte olan etkisi çok kısa vadede sıcak para bakımından pozitif, orta ve uzun vadede negatif olarak yorumlanmalıdır.

Parite önemli…

Irak’taki istikrarsızlık Dünya genelinde risk primini artırdı. Olayların nelere gebe olduğunun kestirilemediği bir ortamda, artan risk primini görmezden gelmek doğru değil. Türkiye için döviz kuru bandında beklenenin aksine bir yükseliş öngörüyoruz. Lehte bir değerlendirme, paritenin bozulmaması olacaktır. Euro’nun hareketi dolardaki çıkışı dengeleyebilir. Ihracat açısından asıl önemli olan Dolar ve Euro arasındaki denge.

İhracat ve kamu kaynaklı büyüme…

2014’ün ilk üç ayına ilişkin büyüme rakamları açıklandı. Çoğu tahminin üzerinde bir büyüme oranı yakalandığı anlaşılıyor. Son dönemde açıklanan bir çok öncü gösterge %4’lük bir Milli Gelir artışının olabileceğini gösteriyordu. Fakat seçim çalışmalarının sürdüğü, faiz ve kur hareketlerinin yaşandığı bir dönemde öngörüde bulunmanın güçlüğü de malum. %4,3 ile, içinde bulunulan şartlara göre beklentilerin üzerinde bir gelir artışı görüldüğünü kabul etmek gerekiyor.

Türkiye’nin tüm dönemler itibariyle %4,5-%5 arasında bir ortalama yakaladığını biliyoruz. Bazen %10’lara çıkan bazen de eksilere inen rakamların tamamı dikkate alındığında, Türkiye’nin ortalama büyüme hızı %4,8. Gelişmiş ekonomilerle yakınsama arzusunda bulunan bir ekonomi olarak asıl hedef, ortalama hızın üzerine çıkmak olmalı.

Büyümenin bileşiminde sorunlar devam ediyor…

Son yılların klasik büyüme tablolarında görülen hastalık devam ediyor. Özel tüketim %2,9 artarken, kamu tüketimi %8,6 artmış. Tüketimde devletin ekonomideki telafi edici rolünün devam ettiği anlaşılıyor. Tam da seçim öncesini kapsayan bir periyot için normal karşılanabilir. Böyle bir dönemde tüketiciden daha sert bir fren beklenebilirdi. Özellikle kredi kartı ve taksitlendirme ile ilgili önlemler dikkate alınırsa tüketimde negatif bir gelişme bile sürpriz sayılmayacaktı.

Fakat asıl sorun, ekonominin geleceği ile fikir vermesi gereken yatırım harcamalarında. Ekonomi %4,3 büyürken toplam yatırım harcamalarında %0,5’lik bir küçülme görülüyor. Tüketimde olduğu gibi yatırımda da kamu yatırımlarının %4,1 arttığı, buna karşın özel yatırımların %1,3 azaldığı anlaşılıyor. Kalıcı büyüme stratejilerini zaafa uğratan bu gelişmenin irdelenmesi gerekebilir.

Finans ve tarım sektörüne dikkat…

Büyüme rakamları arasında anomalinin ilk sırasında finans kesimi var. İlk çeyrek itibariyle %13,9’luk bir büyüme, finans sektörü için büyük başarı sayılmalı. Kur ve faiz hareketlerinin bu denli belirsiz olduğu bir dönemde bankacılık kesiminin çok iyi pozisyon aldığı anlaşılıyor. Kredi kartları ve tüketici kredilerinde yapılan düzenlemeler öncesinde yakalanan hızlı satış grafiğinin katkısı küçümsenmemeli.

Tarım sektörü için %3,9’luk büyüme, genel oranın gerisinde bir seyirle dikkat çekmeli. Büyümenin motorunu oluşturan imalat sanayinde her dönem yüksek bir performans görülmediğinde tarım sektöründe tutarlı bir gelişmeye ihtiyaç duyulacaktır.

İhracat artışı kurtarıcı rolü üstleniyor

Türkiye ekonomisi gibi ülkelerde ihracat artarken ithalatın düşmesi veya yerinde sayması ancak nadir yakalanan koşulların bir araya gelmesiyle mümkün. 2014’ün ilk üç ayı, döviz kurunun yardımıyla böyle bir konjonktürü mümkün kıldı. İhracat artarak hem büyümeye omuz verdi hem de cari açığı düşürdü. İlk çeyrekte yakalanan %11,4’lük bir ihracat artışına karşın ithalat sadece %0,8 artış kaydetti.

Dışsatımın bu tempoda devam etmesi için Avrupa pazarının rahatlaması şart.  Avrupa için likidite artışının devam edeceği beyan edildiğine göre ihracatın önündeki tek engel, ekonomi dışındaki riskler olabilir.

Enflasyonda ‘Olağan Şüpheliler’…

Faiz tartışmasının ardından Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın Bakanlar Kurulu’na yaptığı sunum gündemde yer tutuyor. Sunumun ertesinde Bakanlar Kurulu Sözcüsü Bülent Arınç Merkez Bankası’nın bağımsızlığının önemini bir de Bakanlar Kurulu adına tescil atmak istedi. Fakat Mayıs ayı enflasyon rakamları TÜFE için %9,66 olarak açıklanınca, enflasyon tartışması yeniden başladı. İşin gerçeği %10’a dayanan bir enflasyon, yıllık %5’lik hedefe göre bir ‘sapma’ değil ‘hedefi terk etme’ olarak algılanmalı.
Sivri biber ve domates…
En yüksek fiyat artışlarında her zaman listenin başında bir meyve-sebze bulunur. Basın da vatandaş da biraz dalgasını geçtikten sonra bir başka ayın zam şampiyonu salatalık oluncaya kadar petrol fiyatlarıyla idare edilir. Bu defa gıda fiyatlarında gerçekten bir tırmanış var. Örneğin gıda fiyatlarında 12 aylık tüketici enflasyonu %14,11. Yani tüketiciye yansımamış yaklaşık %4 oranında bir maliyet baskısı ortada duruyor. Benzer bir fark ulaştırma maliyetlerinde de (%13,11) görülüyor.
Gıda grubunun etkisi niye yüksek?
İşlenmemiş gıda fiyatlarındaki artışlar Türkiye’deki enflasyonu yüksek oranda etkiliyor. Çünkü Türkiye’de hanehalkının harcama kalıpları içerisinde gıda harcamaları %25’lik bir yer tutuyor. Bu nedenle gıda fiyatlarındaki artışlar gelişmiş ekonomilere göre ekonomiyi yönetenlerin kabusu haline gelebiliyor.
Cari açıkta ve kredi artışlarında azalma görülüyor…
Söze Merkez Bankası’nın sunumu ile başlamıştık. Sözkonusu sunumda cari açıktaki düşüşün altı kalınca çizilmiş. Nitekim Nisan ayı ihracatı %7,9 artarken, aynı ayın ithalatında %9,5 azalma görülüyor. Reel Döviz Kuru 2013 Eylül ayı ile aynı seviyeye gelmişken, dış açığın bu kadar keskin düşüşü ancak özel sektörün sert freni ile mümkün olabilir. Finansal kesim dışındaki firmaların döviz varlık ve yükümlülükleri izlendiğinde, sert fren izlerinin dış kaynak teminine yansıdığı anlaşılıyor.  Döviz varlığıyla borcu karşılaştırıldığında 2013’ün Aralık ayında -174 Milyar Dolar olan net döviz pozisyonu, son açıklanan ayı yani 2014’ün Mart ayını içerdiğinde 166 Milyar Dolar’a gerilemiş.
Rezerv kullanımında sorun olur mu?
Merkez Bankası döviz atağına karşı geliştirdiği enstrümanların yanısıra, rezervlerinden de bir kısmını eritmek durumunda kalmıştı. Cari açık düştüğü için döviz talebindeki anomali süreklilik kazanmadı. Yine de sert bir döviz atağı ile karşılaşmamak için reel sektörün kısa vadeli net döviz pozisyonuna göz atmak gerekiyor.  Manzara fena değil. Özel sektör belki de borçlanamadığı için 2013 sonu itibariyle -17,6 Milyar Dolar olan pozisyonunu, – 9,4 Milyar Dolar’a kadar geri çekmiş durumda.
Rekabet gücü gerilemeye başladı…
Reel kur rakamları ilginç bir konuya daha dikkat çekebilir. Bugün açıklanan ithalat rakamları, eski kura göre verilmiş dış alım kararlarının etkisinden oluşuyor. Aynı şekilde ihracat da daha rekabetçi bir kur seviyesinden yapılmış kontratların yansıması.  Dış ticaret kura uyum gösterdikçe, cari açıktaki düşüş yumuşayacak.
Fiyatlar geriye doğru esnek değil…

Mevcut enflasyonun bir bölümü döviz kurundaki sıçrama kaynaklı idi. Bazı ürünlerde dövizdeki fiyat geçişlerinin sürdüğü yazılıp çiziliyor. Enflasyon sarmalına girilen bir ekonomide olanlar bizde de oluyor. Döviz kaynaklı sıçrama sonrasında, döviz kuru geriye geldiğinde bile fiyatlar seviye kaybetmiyor. Kredi genişlemesindeki gerileme fiyat istikrarı konusunda piyasalar üzerinde terbiye edici olabilir. Genişleyen kredilerin içinde tüketicinin kullandığı oran gittikçe azaldığına göre, özel kesimin yurt içi talebinde sürpriz bir artış beklemek mümkün görünmeyecektir.

Merkez Bankası’nın konumu tartışılıyor…

Son bir yıldır Merkez Bankası’nın faiz haddini belirleme konusundaki tavrı eleştiriliyor. Hükümet cephesi faizlerin yüksek olduğundan şikayetçi. Ekonomistler de faizlerin yeterince veya zamanında artırılmadığı konusunda ısrarcı. Sonuçta Merkez de ‘iki cami arasında beynamaz’; ‘ne İsa’ya ne Musa’ya’ yaranabiliyor. Çok boyutlu bir tartışma. Merkez Bankası’nın bağımsızlığından, faiz haddinin doğru tespit edilip-edilmediğine kadar bir çok alana yayılan konu, en son hükümet içerisinde de görüş ayrılığına sebep oldu.
Grup Toplantısının Ardından…

Salı günkü Ak Parti grup toplantısında Başbakan’ın Merkez Bankası’nın faiz haddi tespitinde yeterli indirim sağlamadığına ilişkin görüşünü kürsüden sert bir dille ifade etmesi tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. Ekonomiden Sorumlu Koordinatör Bakan Ali Babacan bağımsız kurumların önemini hatırlattı. Maliye Bakanı da Merkez Bankası’nın en doğru değerlendirmeyi yapacağını beyan etti. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ise faiz konusunda Başbakan’la aynı görüşte olduğunu sık sık ifade ediyor zaten. Demek ki, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve faiz oranı konusunda ekonomi yönetimi içinde de farklı görüşler var.
‘Kırmızı Bakiye’ye doğru…
2001 krizinden sonra ekonomik program içerisinde yer alan en önemli başlıklardan biriydi Merkez Bankası bağımsızlığı. Çünkü kriz öncesinde yıllar boyu hazine kağıtlarını almaya zorlanarak para basan bir Merkez Bankası vardı. Hükümetlerin ne zaman başı sıkışsa Merkez Bankası’na bono ve tahvil satar, karşılığında kamu harcamalarını fonlama imkanına kavuşulurdu. Merkez Bankası’na borçlanan Hazine, borçlarını geri ödemeyince, ödenmeyen bu miktara bürokraside ‘kırmızı bakiye’ adı verilirdi. Karşılıksız basılan paranın enflasyonu artırdığını da söylemeye gerek yok. Hazinenin her yıl genel bütçe ödeneklerinin %15’i tutarında avans çekme yetkisi de bu enflasyonist politikanın yasal kılıfı haline gelmişti.
2001 sonrası durum…
Krizden çıkış için hazırlanan istikrar programı içerisinde Merkez Bankası Yasası bu bakımdan önemli bir yer tuttu. Merkez Bankası’nın karşılıksız para basması mümkün olmaktan çıkarıldı. Enflasyon Hedeflemesi rejimi getirilerek Merkez’e yüklenen fiyat istikrarı (enflasyonla mücadele) görevi, kamuoyuna hesap verilen bir mekanizmaya kavuşturuldu. Merkez Bankası enflasyon hedefini aştığında Kamuoyuna Açık Mektupyayınlayıp politikasının neden ve sonuçlarını açıklıyor. Bu sayede kamu açıkları ile ilgili politika da programa uygun seyredince, uzun yıllar başarılı olan bir fiyat istikrarı profili çizildi.
Mali kuralı hatırlayan var mı?
2010 yılı yazında Ali Babacan’ın gündeme getirip kamuoyunda tartışmaya açtığı bir konuydu. Bir çok teorik ve pratik temeli olan mali kuralın esası büyüme ile bütçe dengesi arasında bir formül yardımıyla irtibat kurmak. Tıpkı enflasyon hedeflemesinde olduğu gibi piyasalara önceden belirli bir ekonomi politikasının yol haritasını sunup beklentileri iyileştirmek. Konu tam pişirilip yasalaşmaya hazırlanırken Bakan Ali Babacan mali kural uygulaması ile ilgili çalışmanın bir daha gündeme gelmemek üzere rafa kalktığını söylemişti.  Sanırım Merkez Bankası olayı da benzer bir en üst düzey müdahalenin izini taşıyacak.
Merkez Bankası Yasası değişebilir…

Önümüzdeki günlerde Merkez Bankası Başkanı’nın atanması ve Merkez Bankası’nın görevleri ile ilgili bir çok konuyu içeren bir dizi değişiklik gündeme gelebilir. Bu noktadan sonra Merkez Bankası’nın bağımsızlığına ilişkin vurgu yapılsa da inandırıcılığı sınırlı olacaktır. Kesinlikle bir değişiklik yapılacaksa fiyat istikrarı görevinin yanına ABD’deki gibi işsizlik oranını da hedefleyen bir yeni rejim tasarlanabilir. Böylece hem Başbakan’ın arzusu hem de bağımsız bir Merkez Bankası’nın varlığı en azından yasal zeminde mümkün hale gelir.