Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

Denge Arayışı Devam Ediyor…

Hafta içi gelen dış ticaret ve enflasyon verileri Türkiye ekonomisinin yönü konusunda yeni dönemin ipuçlarına bir yenisini daha ekledi. İhracat %12,9 yavaşlarken, ithalat %3,4 oranında geriledi. Dış ticaretin kompozisyonunda da Avrupa ağırlıklı pazara dönüş yaşanıyor. Enflasyon %7 dolaylarında gerçekleşmeye devam ediyor. Eylül ayı enflasyonunun beklenenden düşük geldiğini görmemize rağmen fiyat artışlarının kontrolü bir süre daha gündemi meşgul edecek gibi.
TL değer yitirdikçe ithalatın gerilemesi alışılagelmiş bir gerçek. Büyüme oranı ile cari açık arasındaki bağ da bir başka Türkiye ekonomisi klasiği. Açık vermeden büyümeyen bir ekonomide döviz kuru tırmanırken ihracatın gerilemesi ise problemin zor bölümü. Euro bölgesindeki sorunlar devam ettikçe ihracat artışı sınırlı olacak. Çünkü Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun sorunları alternatif pazarların ihracat üzerindeki etkisini zayıflattı.
ABD’nin durumu Avrupa’yı etkiliyor…

Amerikan ekonomisindeki toparlanmanın FED dilindeki ölçüsü belli. İşsizliğin %6,5, enflasyonun %2’ler düzeyinde oluşması durumunda Amerikan Merkez Bankası ekonomiyi yeterli ölçüde genişlemiş buluyor. FED diğer dünya merkez bankalarının aksine işsizliği de bir referans değeri olarak kabul ediyor. Enflasyonla ilgili sorun ise bizdekinin tam tersi, fiyatlarda artışı arzuluyor olmaları. ABD’de fiyat artışları neredeyse sıfır düzeyinde ve ekonominin belirli bir ivmeye ulaşmadığı yönünde argüman olarak görülüyor.
Bu noktadan hareketle parasal genişlemenin yavaşlatılması ve nihayetinde likiditenin geri çekilmesi kararı konusunda zamana yayılmış bir program oluşuyor.
ABD ekonomisinin bazı sorunlu harcamaları karşılaması için ihtiyaç duyduğu borç tavanının karşılanamaması hükümet faaliyetlerinin askıya alınmasına neden oldu. Hükümetin ‘kapanması’ Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için pozitif bir gelişme. ABD ekonomisi istikrardan uzaklaştıkça FED’in faiz artırımı ve piyasadan nakit çekme işlemi de gecikiyor. Türkiye gibi pazarlardaki sıcak para tedavülüne devam ediyor.
Öte yandan, Amerikan ekonomisi dengeyi sağlamakta geciktikçe birincil ihracat pazarımız Avrupa piyasasında işler yoluna giremiyor. Finansal açıdan lehimizde, reel ekonomi bakımından aleyhte bir pozisyon alınmış oluyor.
Karşıtlıklar uzlaşmaya dönüştü…

Başta belirttiğim cari denge-büyüme karşıtlığı düşük oranlı büyümelerin maliyetinde artışlar olduğunu gösteriyor. Ekonomi, GSYİH’nin %6,5’u oranında bir cari açık %6 ve üzerinde büyümeleri finanse ederken bugün ancak %4 çizgisini taşıyabiliyor. Devalüe olmuş bir Türk Lirası ihracat artışında bir sıçramaya sebep olurken bugün ancak düşüş hızı azalan bir dışsatım mümkün hale geliyor. Gittikçe daralan bir banda sıkışan iktisadi değişkenlere alışmak gerekebilir.
Yeni yasama dönemi…

TBMM’nin yeni yasama döneminin açılışında Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ekonomi hakkında söyledikleri son derece dikkat çekiciydi. Altı çizilmesi gereken iki sorun da yeterince vurgulanmış oldu. İlki, tasarruf oranının yetersizliği, ikincisi, beşeri sermaye ve teknolojinin geliştirilmesi konusu. Geçtiğimiz yıllarda ‘orta gelir tuzağı’ konusundaki saptamayı hatırlatan yine Sayın Cumhurbaşkanı’ydı. Ekonomide teknik konuların devletin en üst düzeyinde dile getirilmesi alınması gereken tedbirler konusunda konsensüs sağlanması sürecini hızlandırabilir.  

Gelir Dağılımında Son Durum…

2012 yılının Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması hafta başında yayınlandı. Gelir dağılımı rakamları her yayınlandığında bahsettiğimiz üzere bu konuda iki oran ve/veya katsayı çok önemli: Gini katsayısı ve P80/P20 denilen oran. Gini katsayısı ekonominin borsa endeksiyle ölçüldüğü bugünün dünyasında keyifleri kaçırabilen bir katsayı oluyor Türkiye için. Çünkü yıllardır kademe kademe iyileşme görülse de Türkiye’deki gelir dağılımında problem olduğu belli. Son araştırmaya göre yine bir önceki yıla göre 0,002 puanlık bir iyileşme görülüyor. Fakat yine de OECD üyesi ülkeler arasındaki sıralamada sondan üçüncüyüz. Nüfusun en çok gelir elde eden %20’si ile en az gelir elde eden%20’si arasında 8 katlık fark korunuyor. Çok düşük düzeyde olsa bile gelir grupları arasında alt kısımdan ortaya doğru bir güçlenme görünüyor.
Bölgesel farklılıkların durumu…

Son dönemde mali federalizm, yerel özerklik şartları gibi konular açılım sürecinin ekonomik ayağı olarak daha da tartışılmaya değer  hale geldi. Bir çok yeni büyükşehir belediyesinin kurulacak olması bir başka başlık. Dolayısıyla bölgesel gelir farklılıklarının giderilmesi için eşitsizliğin boyutlarını hatırlamakta yarar var.
İstatistiki bölge sınıflandırması iller itibariyle değil. İstanbul, İzmir, Ankara gibi büyük iller başlı başına bölge olarak kabul edilmiş. Buna karşın diğer iller bazen iki, bazen beşerli gruplar halinde değerlendirilmiş. Bu haliyle toplam 26 bölgeye ayrılan Türkiye coğrafyasında bölgesel kişi başına katma değer farklılıkları, %20’lik nüfus gruplarına göre hesaplanan kadar eşitsizlik barındırmıyor. Son hesaplanan yıl olan 2010 itibariyle kişi başına gayri safi katma değer Türkiye ortalaması 13.406TL iken, İstanbul’da 20.149TL’lik bir kişi başına gayri safi katma değer oluşumu mevcut görünüyor. Demek ki, gelirin bölgelere dağılımı, nüfus gruplarına dağılımından daha eşitcil. Ezberlerin aksine. Bu noktada, iki istatistiğin doğrudan karşılaştırılabilir olup-olmadığını ayrıca tartışmak gerekebilir.
Bölgesel gelir farklılıkları konusunda vergi istatistikleri, banka mevduat ve kredileri, tahsili geciken alacaklar gibi düzenli yayınlanan başka verilerde daha keskin farkları görmek mümkün oluyor. Bu sebeple bölgesel farklılık konusunu daha derinlikli birkaç boyutta incelemek gerekebilir.
Mali federalizm her zaman avantaj mı?

Bu koşullar altında özerklik, mali federalleşmeyle koşut olarak ele alındığında kısa vadede dezavantajlı  bazı bölgelerin daha da aleyhine sonuçlar meydana getirebilir. Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması ile herhangi bir diğer kişi başına göstergeyi bölgeler itibariyle karşılaştırmaya çalışırsanız kamu kesiminin geliri yeniden dağıtan elini görebileceksiniz. Verilerin sağlığı ve karşılaştırılabilirliğindeki sorunlar rezerv olarak tutulsa bile, bu bölgeler yatırım ihtiyacını özkaynaklarıyla karşılamakta zorluk çekeceklerdir. Zaman içerisinde siyasi değişimlere yol açabilecek bu ekonomik yapının iyiden iyiye irdelenmesi gerekiyor. Bölgesel Kalkınma Ajansları’nın, illerdeki yerel yöneticilerin, bölgedeki iktisadi aktiviteyi artırmanın yollarını arama konusunda en az Ankara kadar çalışkan olmaları şart. 

Büyümenin finansmanı

Hafta içi gelen veriler büyümede beklenmedik bir rakam yakalandığını gösteriyor. %4,4’lük oranın içerisinde özel harcamaların etkili olması başka bir sürpriz. Son aylarda görülen güven kaybının zararlarını gidermek değilse bile bir nefes aldıracak gelişmeler bunlar.
Geçen haftadan devamla düşünürsek Suriye’ye yapılacak olası bir operasyonun askıya alınması dövizdeki baskıyı azaltmış görünüyor. Mayıs ve Haziran aylarını kapsayan ikinci çeyrekteki büyüme rakamı bir parça sıcak paranın çıktığı dönemi de içeriyor. Sanayi üretiminde az da olsa bir kıpırdanma görülüyor. Özel tüketim de arttığına göre değirmenin suyu nereden geliyor? diye sormak gerekecek. 
İçeride kredi artış hızı ekonomik potansiyelin üzerinde bir seyir izliyor. Hedeflenenin neredeyse iki katı bir kredi artışı, tüketicinin borçlanma eğilimini sürdürdüğünü gösteriyor. Diğer seçenek önceki haftalarda  yazıldığı gibi, tüketicinin uzun süren negatif faiz olgusuna intibak etmiş olması. Bir süre enflasyonun altında kalan faiz oranı tasarrufu cazip olmaktan çıkarıp harcamayı teşvik etmiş oldu.
Bu düzeyde bir büyüme oranı kalıcı olur mu?

Pek mümkün görünmüyor. Suriye dışındaki faktörler hala Türkiye’nin yumuşak karnı olan döviz açığının finansmanını zorlaştırmaya devam edecek. Merkez Bankası piyasaya döviz verdikçe sadece döviz satmış olmuyor. Aynı zamanda piyasadaki TL miktarını da azaltıyor. Parasal sıkılaştırma devam ettiği için iç piyasanın genişlemeyi başarabilmesi ancak borçlanmasına bağlı.
Enflasyon hedeflemesi rejiminde kur tahmin edilir mi?

Merkez Bankası yıl sonu dolar kurunun 1,95’in de altında, 1,92 TL civarında oluşacağını beyan etti. Bence hatalı bir değerlendirme biçimi. Bizimle birlikte enflasyon hedeflemesi rejimi uygulayan 27 ülkenin de kuru serbest bırakmasının gayet basit bir sebebi var aslında. 1990’lardaki şartlar çok değişti ve uluslararası finansal entegrasyon kendinizin basmadığı bir paranın değerini sabitleme imkanı sunmuyor. Dünya ekonomisi bu gerçeği teorik olarak kabul ederek enflasyon hedeflemesi rejimini faizi bir enstrüman olarak kullanmak üzere dizayn etti.  Dışa açık ekonomilerde hele gelişmekte olan ülkelerde spekülatif kur hareketlerine maruz kalmamanın veya kur hareketinden en az etkilenmenin yolu, milli paranızın değerini faiz oranı ile kontrol etmek. 2001 krizinin döviz çıpası temelinde oluştuğunu unutmamak gerekir.
Hedef beyan etmenin bedeli ağır olabilir

Enflasyon hedeflemesi rejimi Merkez Bankalarının şeffaflık ve güven unsuruna dayalı çalışmalarını öngörüyor. Aldıkları kararları, görüşme tutanaklarını, hedefleri açıklayıp, geleceğe ilişkin bir güven aralığını, düşük sapmalarla enflasyonu kademeli olarak kontrol altına almayı amaçlıyor. Seçilen politikanın doğru şekilde işlemesi için kamu otoritesinin piyasayla iddialaşması değil piyasaya güven vermesi gerekiyor.  ‘Ne sakıncası var? Merkez, piyasaları yatıştırmak için dolar kuru beyan edemez mi?’ diye sorulabilir. Edebilir elbette. Sorun da burada zaten. Başarıya ulaşamazsa yüksek oranlı devalüasyonlar ve enflasyon kapıda bekliyor. Hangisinin maliyeti daha yüksek? Kurun bir süre sonra yatışacağını biliyor olmak mı? Yoksa ‘eyvah Merkez bile dövizi kontrol edemedi’ denmesi mi?  

Türbülans-2

 Dolar yeni rekorlar peşinde koşmaya devam ederken öncelikle bu ateşin sönmesi için yapılması gerekenler tartışılıyor. Aksi halde, Türkiye’nin dış politikası ile ekonomik yapısı birbirine uyumlu mu? gibi sorular sormak gerekirdi. Bugün önümüzde bulduğumuz sorunların bir çoğu geçmişte alınan yanlış kararların sonucu olabiliyor zira.
Hafta içinde, Merkez Bankası’nın Dolar’la ilgili müdahale planı örtülü bir şekilde açıklanmış oldu. Merkez, döviz rezervini oluştururken yaptığının tersini yapacak. Bankalardaki mevduatların karşılığı olarak kabul ettiği Dolar’ları bankalarda bırakarak, piyasadaki döviz arzını dolaylı olarak artırmış olacak. Sadece Dolar satış ihaleleri ile söndürülemeyen ateşi bu şekilde oksijensiz bırakacak. Bu politikanın tam anlamıyla başarı kazanabilmesi için sermayenin Türkiye’ye geliş hızı ile gidiş hızının birbirine yakın veya eşit olması gerekiyordu. Şimdilik çıkışlar daha hızlı.
Miktar-Fiyat…
Piyasada paranın değerini etkileyebilecek miktar ve fiyat olmak üzere iki silah var. Miktar ile piyasadaki para miktarını azaltıp çoğaltmayı kastediyoruz. Para arzı, zorunlu karşılıklar, açık piyasa işlemleri gibi çeşitli alt grupları burada sayabiliriz. Para politikasında fiyat da faiz oranı anlamında. Son dönemde faiz oranı, kullanılmak istenmeyen bir enstrüman olarak öne çıktığı için miktarla ilgili politikanın devamı öne çıkabilir. Merkez, miktar-fiyat bileşiminin oluşumunda piyasanın faizde belirlilik ihtiyacını bahane ediyor.
Ekonomi mi dış politikaya uyarlanacak? Yoksa tersi mi?
Dövizin seyri konusunda daha genel bir etken Suriye. Hafta başından bu yana uluslararası kamuoyunun müdahale konusundaki görüşü değişkenlik gösteriyor. Belli ki bir askeri operasyon yapılacak. Uluslararası güçler Suriye ile değil daha çok kendi aralarındaki peşreve devam ettikleri için karar süreci uzamış görünüyor.
Türkiye ekonomisi için önemli olan Suriye’deki belirsizliğin sona ermesi. Bölgedeki karmaşa maalesef Esad’ın gitmesi ile çözülecek gibi değil. Suriye’deki muhalif güçler kendi aralarında bir bütünlük, düzenli bir yönetsel güç olana kadar dağınıklık devam edecektir.
Bu saatten sonra Türkiye’nin dış ticaret hacmi içerisinde devede kulak kalan Suriye ihracatının hesabı önemini yitirdi. Bundan sonraki süreçte ekonomi-dış politika eşgüdümüne dikkat etmek, ekonomiyi dış politika denkleminin içine dahil etmek önemli olmalı. Türkiye vicdan ve insan hakları tabanlı dış politika dizaynının yanı sıra enerji, uluslararası ticaret ve fon akımları eksenli iktisadi değişkenlerin diplomasideki ağırlığını artırmalı.
Ağustos enflasyonu olumlu…
Salı günü açıklanan Ağustos ayı enflasyon rakamları genel endeksi aşağıya çekti. Hafta başında yazmıştım ama Eylül ayı enflasyonu her yıl olduğu gibi bu yıl da yüksek çıkacaktır. Ağustos ayı enflasyonunda ilginç olan ‘çekirdek enflasyon’un seyrinin yukarı yönlü olması. Çekirdek enflasyon, gelecek hakkında daha net fikir verdiği için özellikle dikkate almak gerekir. Enflasyonda ithal girdi maliyetindeki artışların etkisini azaltabilmek önemli. Özel kapsamlı enflasyon göstergeleri toptancı değerlendirmelerin aşırılıklarını dengeliyor. Genel enflasyon rakamlarının gereğinden fazla iyimser ya da kötümser olmaya itebileceği bir döneme giriyoruz. 

Türbülans

 Türkiye ekonomisi küresel krizin başlangıcından bu yana en sorunlu günlerini yaşıyor. ABD ve Avrupa ekonomilerinin toparlanmaya başlaması, Türkiye ekonomisi için nasıl türbülansa neden oluyor? Aksi olması gerekmez miydi? soruları tartışılması gereken asıl sorun gibi görünüyor.
FED, Gezi Parkı, Suriye: 3’ü bir arada…
Amerikan Merkez Bankası (FED)’in ne boyutta bir likidite fazlası yarattığını anlamadan olanları yorumlamak kolay değil. 2008 krizinden bu yana FED’in yarattığı aşırı para miktarı neredeyse kurulduğundan bu yana yarattığından fazla. Yaklaşık 4,5 Trilyon Dolar’ın kademeli olarak piyasaya sürüldüğü anlaşıldığına göre, bu paranın küçük bir bölümünün dahi geri çekilmesi (QE) son derece önemli sonuçlar meydana getiriyor. Üstelik henüz sadece bu yönde bir karar alınabileceği açıklandı. Uygulama başlamış değil. FED önce para basmayı durduracak, ardından planladığı sterilizasyonu hayata geçirecek.
Gezi Parkı Olayları, Suriye sorunu, petrol fiyatlarındaki artışlar, FED’in bu kararına eşlik edince, Türkiye ekonomisi, başta sermaye piyasalarında kan kaybıyla birlikte, kur ve enflasyon sarmalına girmeye başladı. Sadece Türkiye değil gelişmekte olan ülke ekonomilerinin birçoğunda döviz kurunda yükselişe borsalarda kayıplar yol gösterici oluyor.
Türkiye’nin kendine özel riskleri realize oldu…
Türkiye ekonomisi petrol ithal eden ve dış açık veren bir ülke olarak sermayenin geri çekilmesine karşı son derece duyarlı. Merkez Bankası’nın faiz inadından uzun süre vazgeçmemesi de faizi bir gösterge olmaktan çıkardığı için kur şu an piyasaların elindeki tek seçenek gibi görünüyor. Son süreçte Dünya’nın en çok kaybettiren borsası ünvanını eline geçiren Borsa İstanbul (BIST) bir süre daha toparlanmakta güçlük çekebilir.
Enflasyona dikkat…
Türkiye’de enflasyonun petrol fiyatlarına duyarlılığını bilmeyen yoktur herhalde. Bu defa hem petrol fiyatı dolar cinsinden artıyor, hem de doların TL cinsinden fiyatı artıyor. Merkez Bankası’nın döviz kuruna kademeli olarak müdahale planı hayata geçene, başarıya ulaşana kadar Türkiye katmerli zamdan etkilenmeye devam edecek. Enflasyonun bu aşamada yıl sonu hedefini tutturması mümkün değil. Petrol fiyatı bir çok dış faktörün etkisi altında olduğuna göre, enflasyon bakımından olabilecek en iyi şey dövizin umulduğu gibi 2 TL’nin altındaki günlerine, 1,95 TL seviyelerine geri dönmesi. Enflasyon, Eylül aylarındaki klasik çıkış senaryosunu bu yıl da tekrarlarsa, ancak Varlık Barışı’ndan gelecek olan yüklü miktardaki döviz kurtarıcı olabilir.
2013’den beklenen neydi?
2013 yılı başında yılsonu beklentileri özetlenseydi, ‘dengeli ekonomi için bu yıl da büyümeden bir miktar fedakarlık edeceğiz’ denilebilirdi. Kredi artış oranları azaltılmak istenmiş, faizin düşmesi ile bütçe hedefleri gerçekleşmiş, büyümenin makul düzeyde tutulmasıyla dış açık kontrol altına alınmış, enflasyon %5’lik çizgiye, işsizlik %8’lik banda oturmuş olacaktı. Bu sayede halen devam eden yabancı sermaye ihtiyacı hem de daha düşük faizle temin edilecek, ekonomi güven verdikçe yatırımlar daha da artacaktı. Bu beklentilerin yabancı sermaye ayağı büyük ölçüde Dünya ekonomik konjonktürüne bağlı olduğu için artık gerçekleşmeleri mümkün görünmüyor. Türkiye ekonomisinin, iç piyasa koşullarını üretim bakımından avantajlı, iç pazar tüketimini canlı kılması, Dünya ekonomisine karşı negatif duyarlılığını azaltabilecek tek çözüm yolu.

  

Büyümenin Temposu

Hafta içi yoğun bir veri akışı ile karşılaştık. Sanayi üretimi ve özelinde imalat sanayi Türkiye’de büyümenin gidişatı konusunda genelde yanılmaz bir öngörü imkanı veriyor. Büyümenin yönü kadar temposu konusunda bilgi sahibi olmak daha çok cirolar ve beklentilerle ilgili. Euro bölgesinde devam edegelen resesyonun bittiği duyurulduğuna göre ihracatta bir artış beklemek ve beklentileri revize etmek mümkün.
Özellikle bu yıl özel sektörün yumuşak karnı borç geri ödemeleri. Özel sektör için döviz kuru neyse devlet için faiz artışı aynı anlama geliyor. Borçlanma maliyetindeki artışın yansıması bütçede izlenebilecek bir kalem. Kurun yukarıya çıkması ve sermaye girişinin azalması ciddi bir risk. Türkiye ekonomisi ile ilgili olarak dile getirilen sorunların ikincisi cari açığın devamıydı. Merkez ekonomilerin güçlenmesi, finansal akımları azaltırken ihracatı artıracaktır. Sağlıklı bir ekonomi için sıcak para yerine ihracat artışı uzun vadede daha tercih edilebilir bir pozisyon olabilir.
Bütçede ‘Odysseus anlaşması’ bozulur mu?
Malum Odysseus bir mitolojik kahraman. Truva dönüşü ünlü Sirena adasının ününü, kadınların güzel ses ve danslarından etkilenip kayalara çarparak perişan olan gemici hikayelerini duymuştur. Benzer bir hataya düşüp karaya vurmamak için kendisini geminin direğine bağlatıp, gemideki tayfasının kulaklarını da balmumu kullanarak korumuştur. Hatırladığım kadarıyla hikaye böyleydi. Yanlış varsa bana ait.
Bütçe dengesinde bu denli diretilmesinin altında Türkiye’deki iktisadi aktörlerin kendi iktisadi davranış modellerini yeterince tanıyor olmaları yatıyor olabilir. Çünkü Türkiye’de herhangi bir harcama gücünün talep baskısına dönüşmediği bir dönemi hatırlamıyoruz. Elinde imkan olduğunda kesinlikle tüketen, yatırım iştahı artan bir ekonomiyiz.
Geçtiğimiz haftalarda bütçe fazlasının veya bütçe denkliğinin Türkiye’de bir fetiş haline geldiğini, bu konunun da yeterince tartışılmadığını yazmıştım. Büyüme bu şekilde düşük seviyeli ve temposuz bir hale büründükçe, kamunun özel sektörün elindeki kaynakları nasıl kullandığı konusunda yeniden düşünmeye ihtiyacımız olduğu görülüyor.
Özel sektörün ve hane halklarının tüketim ve yatırım harcamalarındaki yetersizlik bir sorunken, ekonomi yönetiminin sıklıkla tasarruf yetersizliğinden dem vurduğu malum. Türkiye ekonomisinde gerçekten çok düşük bir tasarruf oranı var. Bu konuda önlem almanın yolu da zorunlu tasarruf olan vergilerden feragat edip gönüllü tasarruf edilebilecek fon miktarını artırmak. Vergi gelirlerinden feragat edip ekonomiye alım gücü zerketmek. Bu şekliyle daha düşük oranlı da olsa ikincil harcama dalgalarıyla üretim, yatırım ve gelir artışı sağlamak.
Türkiye ekonomisi ile ilgili değerlendirmelerin başında dış ödeme güçlükleri birinci sıradaysa, bütçe dengesi de ‘artılar’ başlığının birinci sırasında. Mevcut büyüme dengesinin yetersizliği de bir başka veri. Devlet daha çok harcama yapma lüksünden, bütçe dengesinden feragat etmemek adına Odyyseus gibi harcama birimlerini direğe bağlatıp tehlikeden korunuyor algısını topluma kabul ettirdi. Seçmen de bu kabule sahip çıktı.  Bir başka tecrübe de büyümeyen bir Türkiye ekonomisini siyaseten idare etmenin ne denli zor olduğu.

Yılın ikinci yarısında ekonominin karakteri…

Merkez Bankası enflasyon tahminini %5,3’den %6,2 oranına yükseltti. Enflasyon raporuna göre petrol fiyatlarındaki değişim enflasyon oranının revize edilmesinde önemli bir faktör. Dövizdeki gelişmeyi de eklerseniz ‘daha pahalı bir petrolü daha yüksek bir kurla satın alacağımız için enflasyonda bir artış bekleniyor’ denilebilir.

Petrol ithalatçısı bir ülke olarak akaryakıt maliyetinin fiyatlara geçişkenliğini defalarca test etmiş bulunuyoruz. Cari açıkta ve enflasyonda katılaşma, faizlerde artış ile büyümeden fedakarlık yapıldığı bir dönemde iç piyasayı zorlayacaktır. Yılın geri kalan döneminde bu eğilimin kalıcı hale geleceğini görebiliriz.

Türkiye ekonomisi için yeni olan ne var? Geçmişte dış açık arttığında ara malı ithal ettiğimiz ve/veya içeride daha çok tükettiğimiz için büyüme bakımından güzel günler göreceğimizi biliyorduk. Bu defa, cari açık artıyor, kapasite kullanımı yerinde sayıyor, reel kesim güveni düşüyor. Üstüne üstlük faiz haddi de yükseliyor. Geçtiğimiz yılla bugünün konjonktürü arasında diğer önemli fark da gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akımlarının zayıflaması.

Tahminleri revize etmek gerekiyor…
2012 yılı büyüme oranı %2,2 gibi oldukça mütevazi bir bantta kalınca, 2013 için açıklanan %4’ün makul bir hedef olduğunu düşünmüştüm. Ekonomi ciddi bir diyetle dış açığı baskılamış, iç tüketim hacmini daraltmıştı. Baz olarak da %2,2’lik bir sıçrama noktası 2013 için umut verebilirdi. İlk çeyrekteki %3 bugüne göre beklenenden iyi geldiyse, 2012’nin ilk çeyreğinin katkısını da küçümsememek gerekiyordu. 

Geçen yıl bağıra bağıra söylenen Orta Gelir Tuzağı’nın boş bir söylem olmadığı şimdi daha iyi anlaşılıyor olsa gerek. Yılın ilk yarısında sermaye girişi devam ederken de, sermaye girişinin arkası kesilmeye başladığında da (doğal olarak) ekonomi %3’lerin üzerinde büyümeyi başaramıyor artık.

2012 yılında özel kesimin iç piyasadaki tüketim ve yatırım harcamaları düşerken, sağlanan net ihracat fazlası (ihracatın ithalattan daha hızlı artması) kurtarıcı rolü üstlenmişti. Üzerine kamu harcamalarının telafi edici rolü de eklendiğinde en azından negatif büyüme kabusu görülmemiş oldu. 2013’de gittikçe netleşen resme göre, dış ticarette beklenen ihracat artışı gerçekleşemedi. Alternatif pazarlarda siyasal hareketlilik nedeniyle azalan iktisadi aktivite ihracatta riski dengelemeye engel oluşturdu. Avrupa pazarının canlanması için Amerikan ekonomisinin talep çekişini beklemek gerekecek. Demek ki; Altı ay ile bir yıllık bir süreçte dış talepte ekonomiyi hareketlendirecek bir ivme beklemiyoruz. 
Fedakarlık sırası devlette…
İç talep ve kamu harcamalarında destekleyici, teşvik edici tedbirleri yürürlüğe koymak için uygun bir zaman olabilir. O noktada da dezenflasyon politikası, genişletici maliye politikasının önünü kesmek isteyecektir. Bir tercih yapmak gerekirse, etki süresi bakımından büyük altyapı harcamaları yerine vergi indirimlerini tasarlamak uygun düşecektir. Geçmişte faiz düşüşü ile sağlanan bütçe fazlasının geri ödemeler bakımından bir süre daha avantaj sağlayacağını da unutmayalım. Orta Vadeli Plan (OVP)’de öngörülen %4 hedefinin yakalanması için ,yaklaşık altı aylık bir devrede kamu sektörü dışında talep artırıcı politika üretecek bir iktisadi aktör mevcut görünmüyor. Sanırım yıl sonunda %3’lük bir büyüme oranını doğal karşılanıyor olacak.

Faiz kararı beklendiği gibi…

Merkez Bankası faiz oranını beklendiği gibi ve beklendiği kadar artırdı. Hikayenin başına döndük. Ekonomik kararlar doğal mekanizmanın dışına ne zaman çıksa, geri dönüş o denli sert oluyor. Faiz oranı Bernanke’nin parasal genişlemenin durdurulduğunu açıkladığı günlerde yapılsaydı ne döviz kuru ne de tahvil faizleri bu oranda yükselmezdi.

İktisadi davranış modeli denildiğinde öncelikle özel sektör akla gelir. Hatta tümüyle özel kesim de değil hanehalkları düşünülür. Kamunun iktisadi davranışlarının her zaman rasyoneliteye daha yakın olduğu, her resmi kararın doğruya daha yakın olduğu varsayılır. Aksine, ekonominin yakın tarihinde dahi hükümetlerin piyasa  dinamiklerine aykırı tercihler yaptıkları ve bedelini tüm toplumun ödediği defalarca test edilmiştir. Son iki ayda yaşananlar bana 1994 krizindeki inatlaşmayı hatırlattı.

Elbette Türkiye o günden bugüne çok güçlendi. 1994 krizinde bankacılarla inatlaşan Tansu Çiller hükümetinin yüksek miktarda nakte ihtiyacı vardı. Kamu açıkları da sürekli yükselen borçlarla zar zor finanse ediliyordu. Tabii ki ekonomik sorunlar her zaman olduğu gibi ille de bir devalüasyonu zorunlu kılmıştı. Hükümet, sert bir devalüasyonu hatta ayrıcalıklı bir zümreye önceden haber vererek yapmıştı. Sonuçta, hiçbir başka dış faktör yokken ortaya kendi icad ettiğimiz bir kriz çıkmıştı.

Bütçe fazlası: ‘Allah başka dert vermesin’

Bugünkü ekonomi yönetiminin Dünya’dan ayrıştığı noktaların başında ise 1994’ün tam tersi bir biçimde bütçe fazlası geliyor. Bu defa, tüm Dünya’da bütçeler açık, Türkiye’de nakit fazlası veriyor. Peki, bu her zaman iyi bir ekonomi modeli mi?  onu tartışmak mümkün. Ama en azından finans kesimiyle inatlaşmak için tercihen 1994’e göre daha iyi bir dönem denilebilir. Bu defa teknik olarak özel sektörü borçlanmaya zorlayan bir yöntem izlediğini düşünüyorum.

Ekonomi yönetimlerinin bir sorunu da milyonlarca kişi ve kurumun verdiği ekonomik kararların sonuçlarından sorumlu olmak. Yani devletin kendi bütçesine sahip çıkması iktisadi hayatı yönetmeye yeterli değildir. Çünkü devletin bütçe fazlası vermesi için vatandaşın daha az harcaması gerekiyor. Amiyane tabirle devletin eli vatandaşın cebinde.  Özel sektörün veya aile bütçelerinin iyi veya kötü yönetilmesi de ekonomiyi yönetenlerin sorumluluğu altında sayılırken, devletin özel kesime yönetsel bir marjı tanımış olması gerekiyor. Çünkü devlet, vergiler dışında krediler, altyapı- üstyapı yatırımları, eğitim, sağlık gibi alanlarda ekonomik kararların etkinliğini artırıp azaltabiliyor.

Son yıllarda kayıtsız şartsız bir bütçe fetişizminin eleştiriden uzak kalması, Türkiye ekonomi tarihinin bir nevi ‘bütçe ve dış açıkların finansmanı’ tarihi olmasından ileri geliyor olabilir. Büyük altyapı yatırımları ve transfer harcamaları arttıkça artık bütçe politikasının sınırlarına ulaştığı izlenimine kapılıyorum. Kamu ve özel kesim arasındaki finansman dengesinin daha esnek bir zemine oturtularak, 2008 krizinden sonraki konjonktür karşıtı-telafi edici çizgiye geri dönmesi gerekiyor olabilir. Ekonomi basınında hak ettiği yeri bulamayan bu tartışmanın başlama zamanı geldi.

İşsizlik Rakamları

Hafta içerisinde işsizlik oranının %9,3’e gerilediği açıklandı. Bir süredir %10 etrafında odaklanan işsizliğin yeniden %9’a doğru evrilmesi önemli. Aynı zamanda, Türkiye ekonomisindeki bazı yapısal çelişkilerin çözümü için de ipucu veriyor.

Sanayi üretimi yavaşlıyor, büyüme oranı %3’lerde, fakat kredi artışı sürüyor ve işsizlik oranı düşüyor. Türkiye’de büyüme düşerken cari açık seviye kaybederdi. Artık cari açık da direngen bir çizgiye, büyüme oranına bakmaksızın milli gelirin %6’ları düzeyine yerleşti. Kamu dengesi 2013’ün ilk altı ayında fazla verdi fakat özel sektörün dış borçlanma rakamları sürekli ileriye taşınıyor. Yine hafta içi açıklanan rakamlara göre, 2012 yılı sonu baz alınırsa özel sektörün dış borçlarında son bir ayda 5 Milyar Dolar’lık bir artış kaydedildi.

Son haftalarda faiz, kur ve borsadaki gelişmeleri fazlasıyla yazdık ve tekrar ettik. Merkez Bankası 15 Temmuz’da yaptığı basın açıklamasıyla 23 Temmuz’da faiz haddini yükselteceğini beyan etmiş oldu. Geç de olsa doğru bir karar verildiğini algılayan piyasalar, basın açıklamasını bir inatlaşmanın sona erdirilmesi olarak yorumladığı için şimdilik daha dingin bir hava hakim.

İşsizlikteki seviyenin gerilemesinde ilginç olan nedir? sorusunun cevabına devam edelim. Sanayi üretimi yavaşlarken sanayi istihdamı artıyor. Bunu açıklamak kolay değil. Teşvik ve desteklerle ilgili olabilir. Ekonomi yavaş büyürken işgücüne katılım oranının artıyor olması zaten normal. Fakat hizmet sektöründe daha çok istihdam yaratılmış olması ilginç. Türkiye ekonomisinin kamunun finansman baskısı ve dış borç bağımlılığı tehdidi altında kendine özgü çıkış yolları bulmaya başladığını umut ediyorum. Aksi halde birbirine bu denli ilintili rakamların en az birinin doğru olmadığından şüphelenmek gerekebilir.

Özel sektör ne diyor?

15 Temmuz tarihinde yani siz bu satırları okumadan beş gün önce Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’na Küresel Ekonomik Gelişmeler ışığında Büyüme, Enflasyon, Dış Denge konularını içeren bir sunumda bulundu. Siyasi otorite ile Merkez Bankası arasında böyle bir koordinasyonun, bilgi alış-verişinin olması tabii ki çok doğru. Bu sunumda piyasaların durumu,  Gezi Olayları ile FED Başkanı Bernanke’nin aynı günlere raslayan konuşması öncesi ve sonrası olmak üzere ikiye ayrılmış. Uluslararası piyasaların, özellikle gelişmekte olan ülkelerin parasal genişlemenin sona ermesine ilişkin karardan nasıl etkilendiği karşılaştırmalı olarak incelenmiş. Belli ki Dünya’da da bizde de parasal akımdaki daralma devam edecek.

Bu daralmaya cevaben kamu kesiminin bir vergi indirimine gitmeyeceği açıklandı. Fiyat istikrarı ve finansal istikrar birlikte hedeflendiğine göre iç piyasayı hareketlendirmek üzere dış finansal girdiye olan ihtiyaç devam edecek demektir. Faiz artırımı biraz da bu senaryonun parçası. Anlaşılan geçtiğimiz yıl yaşanan ‘feda sezonu’ sona ermedi.

Piyasaların ve reel kesimin olanlara tepkisi, ne kurların ne de faizin düzeyi ile ilgili. Yüksek veya düşük faiz veya kurdan çok, özellikle dövizde istikrar daha önemli. Aksi halde, sürekli düşük kurdan şikayet eden reel kesimin kurların yükselmesinden memnun olması gerekirdi.

 

Faiz ve dövizde kafa karışıklığı…

Haziran ayının başından bu yana faiz tartışması devam ediyor. Geniş kitlelerin merak ettiği, tahvil faizleri yükselirken, Merkez Bankası’nın belirlediği faiz koridorunun nasıl sabit kaldığı? İkinci soru da, böyle bir politikanın olası etkileri neler olabilir?

Merkez Bankası uzunca bir süredir politika faizi denilen borç verme-alma faiz oranlarını %4,5-%6,5 oranları arasında tutuyor. Bu oranlar TL için geçerli. Bankalar kullanmadıkları fonları (fon fazlası) ile ihtiyaç duydukları fonları zaten bankalararası para piyasasında karşılaştırıyorlar. Merkez Bankası bu piyasada (para piyasası) uyguladığı faizleri belirleme şansına sahip. Banka bu oranlarda ısrar ettikçe piyasa da ucuz TL imkanını kullanmaya devam ediyor.

Bu yazı kaleme alınırken tahvil piyasasındaki faiz haddi ise %9,32 idi. Sonuçta bu iki faiz oranı arasındaki farkın oluşumu karar vericilerden kaynaklanıyor. Tabii ki çok sayıda karar vericinin olduğu tahvil piyasası (semaye piyasası) oranı daha güvenilir.  Fakat, iki oran arasındaki farkın niteliği en iyi ihtimalle %3 denilip geçilemez. Yıllarca %100 hatta daha yüksek faiz oranlarından bahsetmeye alıştığımız için farkın politika faiz oranının %50’si olduğunu ihmal etmeyelim. Piyasadaki Türk Lirası’nın fiyatı Merkez’in TL’sından daha değerli ise piyasanın TL’yi ucuz bulduğu yerden temin etmesi kaçınılmaz. Bu noktada Merkez’in çok ısrarcı olması doğru değil. Daha önce yazmıştım.

Dövizin etkileri…

Döviz kurunun yukarı yönlü seyri başladığı yerde durmadı. Dolar 2TL’ye doğru yükselmeye devam ediyor. Merkez’in kurşunu bol olduğu için bir ‘currency attack’ kabusu görmüyoruz. Öte yandan TL’yi yukarıdaki gibi bol kepçeden vermeye devam edersek, döviz kurunu makul noktada durduracak bir sebep de yok. Aksine, ABD ekonomisi günden güne güçleniyor. Dolayısıyla ABD Doları da öz vatanına doğru yolculuğa çıkmaya, Batı ekonomilerine çekilmeye devam ediyor.

Enflasyona dikkat…

Döviz kurunu yukarıya taşıyan birincil kısırdöngü bu noktada başlıyor. Özel kesim açık pozisyonunu kapatmak için döviz almaya devam ediyor. Reel sektör döviz açığını kapatırken dövizi tırmandırıyor, bu defa ithalat maliyeti arttığı için iç piyasadaki tüketim baltalanmış oluyor. Çünkü kurdaki tırmanışın fiyatlar üzerinde geçişlilik göstermemesi mümkün değil.

Son rakamlar dış ticaret ve cari işlemlerde beklentilerin dışında oluşuyorsa, bunun bir nedeni de işte bu belirsizlik atmosferi olmalı. Beklentilerin ötesinde veya gerisinde görülen açık veya fazlalıklar ekonomik karar birimlerinin dövizdeki gelişmeyi öngörebilmeleriyle azalacaktır.

Mısır…

Mısır’daki askeri darbenin ekonomik açılımı nedir? sorusu yeterince yanıtlanmış görünmüyor. Mısır dış açık konusunda alışılmış bir Ortadoğu ülkesi değil. Çok ciddi döviz giriş var. Fakat bütçe açıkları, kamu işletmeciliği gibi konularda küresel kapitalizmin dilini konuşamayan bir ülke. Askerin ekonomik aktivite içinde bizzat bulunduğu militer K.İ.T.’ler Mısır’da hakim konumda. Askerin her sektörde etkinliği bulunuyor. Mısır ekonomisi finansal dengeleri sağlasa bile, ekonominin etkin ve verimli hale gelebilmesi en az 3 ile 5 yıllık bir zaman dilimini kapsayabilir. Bu konuyu başka bir yazıda daha geniş ele alabiliriz.