Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

Yargı reformu ve yabancı yatırım…

Yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yatırım koşullarını sık sık araştırma konusu yaptıklarını biliyoruz. Şirketlerin sektör veya ürün bazında yaptırdığı pek çok araştırma basına yansımıyor. Fakat Türkiye ekonomisinin genel görünümü ile ilgili yapılan/yaptırılan çalışmalara ulaşmak mümkün. Özellikle AB ile tam üyelik müzakerelerinin başladığı son on yıllık süreçte artan yatırımlarla birlikte bu konudaki bilgilerin kamuya açıklık derecesi de arttı. Yayınları izleyenler bileceklerdir. En azından yılda bir iki defa biz de bu köşede yansıttık.
Dış yatırımcının Türkiye’ye bakışında uzun yıllar ‘siyasi riskler’ ön planda tutuldu. Portföy yatırımcısı için yüksek getiri anlamına gelen riskler, doğrudan yatırımcı için hiç de cazip olmayan bir yatırım ortamı sunuyordu. Siyasi istikrarın sağlandığı dönemde de ikinci bir konu olarak ‘yargı reformu’ ilk madde olarak beklentiler hanesine yazıldı.
Şirketlerle doğrudan temas edene dek şahsen çeşitli şekillerde ifade edilen ‘ticari hukuk iklimi’ beklentisinin ne anlama geldiğini anlayabilmiş değildim. Bugün geriye dönüp bakıldığında firmaların Türkiye’de kalıcı yatırımlara imza atmakta ayak diremesini anlamaya olan ihtiyacımız artmış görünüyor.
Firmaların Türkiye ekonomisinde iş yapma kriterleri, yargılama hızından, vergi uygulamalarındaki tarafsızlığa kadar geniş bir yelpazede. Her şeyin başında ‘ticari ve mali hukukta öngörülebilirlik geliyor’ denilebilir. Aksi halde Türkiye ekonomisi, tüketim gücü ve pazar koşulları bakımından gelişmekte olan ülkeler arasında her zaman ön sıralarda yer alabilecek kapasiteye sahip.
Kredi notu ile birlikte beklentiler de yükseliyor…
Spekülasyondan beslenen marjinal yatırımcının ilgi odağı olmakla, kurumsal yatırım fonlarının kanalize olduğu bir sermaye piyasasına sahip olmak arasındaki sınır, kredi notu ile aşıldı. Bir yıla yakın bir süredir kredi notu itibariyle ‘yatırım yapılabilir’ ülke statüsü kazanmışken, ‘Gezi Olayları’ ve ’17 Aralık’, sermaye piyasasını iki kez sallamış oldu.
Reel sektör ve ekonomi kurmayları son iki yıldır gerçekçi büyüme oranları ile sürdürülebilir ekonomik koşullar konusunda ciddi bir sınav veriyor. Siyasi otorite daha az dış kaynak kullanarak büyümenin teorik temellerini atmaya çalışırken yeterli bir kamuoyunu da oluşturmuştu. Dünya ekonomisinin 2014 yılı büyüme tahminleri yükseliyor. Bu süreçte parasal genişlemeye ikame edilecek bir reel büyümenin ipuçları belli olmaya başladı.
Yeni dönemin lokomotifleri…
Dövizdeki beklenmedik gelişme cari açığın hızla küçüleceği bir dönemin kapısını açacaktır. Finansal dış kaynaklarda gerileme görüldükçe toplamda küçülen fakat ihracatı ithalatından çok daha hızlı artan bir dış ticaret tablosu ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin ödemeler dengesindeki risk birikimini bir süre de olsa rafa kaldıracak atmosferin kalıcı olmasını beklemek ise fedakarlığın boyutlarını daha da büyütmek anlamına gelecektir.
2023 hedefleri için…
Kısa ve orta vadede Dünya’daki ekonomik ortamın bugünkü ve bugünkünden daha pozitif olanaklar sunacağı varsayılabilir. Bu şartlar altında finansal manevralarla yol alması gittikçe güçleşen bir ekonomide yapılması gereken birkaç reformu hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Eğitim kalitesini artırmak, kadın istihdamı, işgücü verimliliğinin artırılması, küçük girişimcinin desteklenmesi ve enerjide dışa olan bağımlılığın yollarını aramak.

Kriz tecrübesi tepkileri sertleştiriyor…

Türkiye ekonomisinin kriz tecrübesi saymakla bitmez. Sadece sayı değil çeşitlilik itibariyle de istikrarsızlığın tüm biçimlerinin yer aldığı bir ekonomi sicilimiz var. Döviz kuru ile ilgili tepkinin aşırıya varmasının altında biraz da kötü tecrübeler yatıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu kırılgan ekonomilerin en büyük özelliği istikrarsızlığın kendisini döviz kuru üzerinden göstermesi. Türkiye ekonomisinin kendine özgü artı kırılganlığı yaratan faiz haddi konusunda muhafazakar davranması.

Hiç mi iyi haber yok?

Kasım ayı Sanayi Üretim verileri yeni yayınlandığı için yüreklere su serpti. 2013’ün son çeyreğindeki kayıp, Aralık ayında sert bir düşüş olarak görülecek. Bu arada döviz tırmanırken Dünya petrol fiyatlarının düşüyor olması oldukça önemli. Türkiye ekonomisi bakımından doğalgazın petrolle ilişkilendirilerek fiyatlanması bir avantaja dönüşmüş oluyor. Petrol fiyatındaki düşüşün doğalgaza yansıması elektrik maliyetini de etkiliyor. Elektrik üretiminin yarıya yakını doğalgaza dayalı olduğu için kurdan gelen maliyetin dengelenmesi mümkün olabilir.

Tüketimde sert fren vergi hasılatını etkileyecek…

Geçtiğimiz hafta ekonomi yönetiminin kamu maliyesini çıpa olarak kullanmaktan vazgeçmediğini belirtmiştik. Zamların enflasyona yaptığı negatif katkıdan çok bütçe dengesi tercih ediliyor. Hükümet kaynaklı zamlar Merkez Bankası literatüründe ‘yönetilen fiyatlar’ olarak adlandırılıyor. Örtülü bir ‘bizim sorumluluk alanımız değil’ mesajı da içeriyor gibi.

Döviz kuru, ithalatla birlikte içeride fiyat artışları nedeniyle tüketimi de frenleyecektir. İthalattan Alınan KDV ile Dahilde Alınan KDV hasılatı birlikte düştüğünde ekonomi yönetiminin yeni tedbirler tasarlaması uygun olur.

Belirsizlik yatırımcıyı tedirgin ediyor…

2014’ün başında iyi veya kötü bir ekonomik atmosferden çok belirsizlik tarifi öne çıktı. Türkiye ekonomisinin sermaye akımlarına duyarlı yapısı istikrarsızlığa olan tepkisini sertleştiriyor. Euro Bölgesi’nde ve ABD’de görülen ekonomik toparlanma ihracat imkanları açısından umut verici. Fakat Türkiye’nin döviz ihtiyacını reel akımların karşılığında ülkeye girecek ödeme imkanlarıyla kapatması mümkün değil. Özel sektörün uluslararası bankacılık sistemine olan borcunu döndürmesi için ekonomi yönetiminin yapacağı açıklamaların psikolojik destek vermesi gerebilir. Çünkü derecelendirme kuruluşları özel sektörün kur riskini vurgulamaya başladılar bile. Gecikilmiş de olsa bu noktaya dikkat çekildikçe ‘zararın neresinden dönülse kardır’.

 Kriz tecrübesine dönelim…

2008 Eylül’ünde başlayan global krize verilen tüketici tepkilerini anımsatmak istiyorum. Krizin merkezinde ABD ve zincirleme olarak AB ekonomisi vardı. Fakat, Türkiye ekonomisi önce eksi %13,8’lik bir tepki ile harcamalarda sert bir düşüş sağladı. Daha sonra bu rakam eksi %14,3 olarak revize edildi. Böyle bir küçülmeyi krizin merkezindeki ülkelerde dahi görmüş değildik.

Bugün tüketim ve yatırım kararlarında durağanlığa prim vermek tümüyle isabetsiz bir öngörü sayılamaz. Fakat dövizdeki tırmanışın bir bölümünde spekülatif davranışların etkisi olduğuna eminim. Ekonomiye ilişkin algı yönetiminde paniğe yol açılmaması yönünde alınacak tedbirlerin var olduğunu düşünüyorum.

Faiz ve dövizdeki oynaklık giderilecek mi?

Geçtiğimiz hafta yazıyı bitirirken döviz ve faizin 2014 yılı için getirebileceği yüklerden bahsetmişiz. Her ikisinde olası bir %10’luk artışın 2014 büyümesinden %1 fedakarlık anlamına gelebileceğini eklemişiz.

Geçtiğimiz hafta yaşanan olaylar borsa ve döviz kuru üzerinde ciddi etkide bulununca 2014 yılı tahminleri üzerine biraz daha kafa yormak gerekebilir.

2011 yılının son günlerine benziyor…

2011 yılının son günlerinde benzer bir kur sıçraması yaşanmıştı. Merkez Bankası çok sert bir müdahaleyle kuru bir hafta önceki değerine geri döndürmeyi başarmıştı. O günlerde siyasi gelişmelerde bugünkü yoğunluk bulunmuyordu. Buna karşın piyasalarda cari açığa ilişkin kaygılar ön plandaydı. Özel sektörün döviz ihtiyacı için yıl sonu itibari ile piyasadan çekmek istediği yabancı paralar da kuru yukarıya çekiyordu. Kur tırmanmaya başladıkça bir miktar spekülatif hareket de görüldü. Sonuçta toz duman dağılınca döviz kurunda stabilite sağlandı.

Bugünkü sorun abartılıyor mu?

Ekonominin reel değişkenlerinde büyük çapta bir değişim yokken bugünkü değer kaybını anlamak kolay değil. Döviz üzerinde biriken bir risk olduğu malumken bir de üzerine siyasi gündem eklenince olanlar oldu. Merkez de tıpkı 2011 yılı sonunda olduğu gibi aslında toplamı 6 Milyar Dolar’lık bir paket açtı. Salı günü itibariyle bir hafta içerisinde 3 Milyar Dolar’lık bir paket açıldığını, 2014 yılı Ocak ayında da 3 Milyar Dolar’lık döviz tutarının piyasaya sürüleceğini açıkladı.

2,1045 rekor ama sürpriz değil…

Önümüzdeki hafta faiz oranında sürpriz bir artış sağlanması durumunda neler olabilir? Noel tatili dolayısıyla kapalı olan yabancı piyasalardan tatil dönüşü agresif hareketler beklenebilir. FED’in geri çekilmesi ile faiz artışı birbirini dengelerse geriye sadece yılsonu hareketi ile ayranı kabaran piyasanın eklediği %10 – %15 kalır.

Kredi artışını kontrol etmek önem kazandı…

Para politikasının bugüne kadarki duruşu kredi artış konusunda niyet beyanından ibaret kalmıştı. Yılın son bölümünden itibaren verilen hedeflere uyulmasını sağlayacak tedbirler de gelmeye başladı. Kredi kartları, tüketici kredileri gibi alanların yanısıra faiz silahının etkili olabileceği bir alan da kredi artışları.

Sonuç…

Türkiye’nin ekonomik görünümü üzerinde son derece etkili olan siyasi gelişmeler ne yönde gelişir bilinmez. Bugünkü spekülatif çıkışları abartmadan yorumlamaya duyulan ihtiyaç her zamankinden fazla. Aynı şekilde, dış açık ve dalgalı kur rejimi uygulanan bir ekonomide faiz silahını çekmekten başka bir çözüm de ufukta görünmüyor. Döviz kurunun da 2,10’un üzerinde bir zeminde stabilite kazanacağını düşünmek gerekiyor.

 

2014’e doğru…

FED’in geri çekilme kararı ile Türkiye’nin hedeflenen büyüme çizgisinde kaldığı haberleri ekonomide son bir haftanın dikkat çekici gündem maddesi. Türkiye’nin büyüme rotasına bu açıdan bakıldığında gelişme olumlu karşılanabilir. Uzun süreli ortalama büyüme oranlarının yarım puan altında bir çizgi Türkiye için yeterli mi? Dünya ekonomisinin içinde bulunduğu ortamda yeterli.  Peki sürdürülebilir mi?…
İşte 2014 için izlenmesi ve değerlendirilmesi gereken problem bu noktada odaklanıyor.
Yakınsama için erken mi?
OECD’nin 2014 büyüme tahminlerini de içeren raporu henüz Kasım ayında yayınlandı. Dünya ekonomisinin önümüzdeki yıl büyüme tahmini %3,6. Türkiye ekonomisi için bir bağımsız değişken olarak global eğilimler son derece önemli. Reel büyüme kadar finansal gelişmeler de ülkenin büyüme projeksiyonlarına birebir yansıyor.
Türkiye ekonomisinde büyüme giderek Dünya ekonomisi ile yakınsama eğilimini artırıyor. Bugüne dek global ekonominin büyüme oranından çok yönünden etkilenen yurtiçi piyasalar artık boyutuyla da doğrudan ilintili hale geliyor.
Sonuçta ,entegrasyon arttıkça risklerle fırsatlar eşitlenmeye başladı.
FED sonunda pimi çekiyor…
Bu yazı kaleme alınmadan bir kaç saat önce FED’in geri çekilme kararı yayınlanmış oldu. Bu şartlar altında finansal piyasalarda beklenen sürecin işlerlik kazanması kaçınılmaz. Türkiye’nin de içinde bulunduğu pek çok gelişmekte olan ülkenin döviz girişlerinde ciddi bir maliyet artışı görülebilir.
Bütçe hariç Türkiye ekonomisi…
Kasım ayı bütçe gerçekleşmeleri Türkiye ekonomisinin ‘nakit fazlası’ veren bir ülke ekonomisi olarak bilinen kaydını bir kez daha tescillemiş oldu. 2014 için elimizde Dünya’ya yaklaşan bir büyüme oranı sağlanmasında en büyük destek kamu maliyesinden gelmeye devam ediyor. Seçim öncesi bütçe dengesinde ciddi bir değişim olabilir mi? Bekleyip göreceğiz.
Devlet bütçesi haricindeki makro değişkenlerin durumu Dünya ekonomisinin referans değerlerine pek de uygun değil. Ödemeler dengesinde, enflasyon ve işsizlikte sorunlar devam ediyor.
Özel sektör ve hanehalkı hedeflerini gözden geçirmeli…
Fon transferinin azaldığı yıllarda ortalama değerleri yakalamak güç. Sadece genel büyüme oranı değil doğal olarak reel sektör de şartlardan etkilenecektir. Özellikle dolar kurundaki yükseliş özel sektörün borç ödemelerini ve yatırım harcamalarını zorlaştırabilir.
Reel sektör kadar aile bütçelerini de etkisi altında alan asıl unsur kredi genişlemesi. Net sermaye girişi ile kredi artışı arasındaki doğrudan bağlantı 2014’ün ilk yarısında kendisini iyiden iyiye belli edecektir.
2014’ü kamu harcamaları ve net ihracat katkısı kurtarabilir…
2014 yılı için hedeflenen büyüme oranı %4 olarak alındığında önümüzdeki seçenekler belli. Özel sektör Dünya ekonomisindeki iyimser unsurlardan döviz devşirecek. Azalacağı veya artmayacağı anlaşılan portföy yatırımlarının boşluğunu ihracat artışı ile dolduracak. Seçim atmosferi kamu yatırım harcamalarının büyümeye katkısını artırabilecek.
Faiz ve kurda beklenen…
Döviz kurunda FED’in çekilme kararı ne denli etkili ise, döviz borçlarını ödemek üzere yabancı para talebini artıran özel sektörün finansal tutumu o kadar baskın olabilir. Hatta 2014 başlamadan tıpkı iki yıl önce olduğu gibi yılın son günlerinde küçük atak girişimlerine karşı uyanık olunmalı.

Merkez’in rezervleri şimdilik spekülatif hamleleri göğüsleyecek boyutta. Ancak yılbaşından sonra dövize talep devam ederse uzun süre direnmek istemeyip, faiz artışı ile döviz girdisini artırmaya girişen bir MB görmek yüksek bir ihtimal. Faizde bant yükselebilir. Kurun ve faizin sıçrama niteliğinde olmayan yükseliş trendi kazanması 2014 ekonomisinin büyüme oranında 1 puanlık bir fedakarlığı gerektirecektir.

Kıdem Tazminatı Fonu…

Kıdem Tazminatı Fonu ile ilgili tartışmalar sürüyor. Kıdem tazminatı, özellikle Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen şirketlerin gündem maddelerinden biri. Şirket satın alma ve birleşmelerinde tüm aktif ve pasifleriyle devralınan firmaların tazminat yükleri yatırımcıları ürkütüyor. Çalışanlar bakımından kıdem tazminatı daha da hayati önem arz ediyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın işçi ve işveren kesimleriyle görüşmesi devam ederken, pek bilinmeyen ‘Kıdem Tazminatı Fonu’ konusu oldukça yeni bir başlık.
Türkiye’de gönüllü tasarruf sistemi…
Yine makroekonomik sorunlardan bakarak tartışmaya çalışalım. Acaba devlet güvencesi dışında bir Kıdem Tazminatı Fonu sistemi sağlıklı işler mi? Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) gibi bir çalışma güvencesi çalışanlara hitap eder mi? Çalışanlar zorunlu olarak maaş ve ücretlerinden kesilen işçi paylarını belirli bir fona kendi iradeleriyle aktaracaklar mı?
Bugünkü Türkiye ekonomisi için kolay değil…
Yukarıdaki soruların cevabı ekonominin yapısal özellikleriyle ilgili. Aile bütçelerinin durumu, iktisadi davranış kalıpları da diğer faktörler. Türkiye ekonomisinde zorunlu harcamaların oranı ve hanehalkı borçluluğu bu seviyedeyken kıdem tazminatında ‘gönülllülük’ esasına geçmek doğru değil. Bir çok çağdaş ekonomiye göre hanehalkı borçluluk oranının ortalamanın altında kaldığı söyleniyor olsa da.
Bugünkü sistemin sakıncaları neler?
Türkiye’de işgücü verimliliği düşüyor. Sadece işgücü değil diğer üretim faktörlerinden sermayeninki de. Bir başka deyişle, geçtiğimiz on yıl boyunca atıl kapasitelerin değerlendirilmesi ve sermaye akımının yardımıyla kaydedilen mesafenin sonuna gelindi.
İşgücü verimliliğinin artması için yapılabilecek pek çok reformun başında eğitimli işgücünün artması geliyor. Ancak orta ve uzun vadede sonuç alınabilecek bir alan. Fakat eğitim seviyesi yüksek genç işsizlerin çalışma hayatına kazandırılması için de hızlı kapasite artışlarının devamına ihtiyaç var. Tüm dünyada tempolu büyüme dönemine en azından bir süre mola verildiğine göre, kısa vadede verimlilik artışı tek bir şekilde sağlanabilir:  Genç ve eğitimli işsizlerin kendilerine göre daha az eğitimli olanların yerine istihdam edilmesi. 
Kıdem tazminatı sisteminin bugünkü yapısı, istihdam piyasasının mobilitesini azaltan başat faktörlerden biri. Çalışma sermayesi güçlüğü çeken firmalara bir de yeni istihdam için gerekli boş kadroları yaratma ödevi verilirse bu yükün altından kalkamayacakları düşünülüyor.
Çalışanlar kazanılmış haklarına sahip çıkmakta haklı…

Kıdem Tazminatı Fonu konusunda taraflar ve müdahillerin ittifakla kabul etmesi gereken ‘kazanılmış haklar’. Bundan sonrası için de yeni veya ilk istihdamda uygulanabilecek alternatifler tartışılabilir. Yine de Türkiye ekonomisinin mevcut şartlarında tümüyle seçimlik bir Kıdem Tazminatı Fonu uygulamasının pratik bir yöntem olduğunu düşünmüyorum.

Tüketici Hakları ve Tüketim Hakkı

Geçtiğimiz hafta kabul edilen Tüketici Hakları Yasası henüz Resmi Gazete’de yayınlanmadı. Ana hatları ile tüketicinin şikayet konusu pek çok alana değindiği söylenebilir. Özellikle kredi şartları ve kredi kartları ile ilgili düzenlemeler beklentinin de ötesinde haklar sağlıyor. Yasa yürürlüğe girdikten sonra ayrıntılara değinmek daha doğru olacak. Fakat yasama organının tüketici hakları ile tüketim hakkı alanındaki vizyonuna bakmak daha objektif bir tutum olacaktır.

Tüketici hakları ile ilgili düzenlemeler gündeme gelmeden hemen önce kredi kartlarında taksit sayısının sınırlandırılması konuşuldu. Bu kapsamda kredi kartlarının limitleri ile kart sahiplerinin gelirleri arasında uyumun sağlanması, kart sayısına bakılmaksızın tek bir limit uygulanması gibi düzenlemeler kamuoyuna sunularak tartışılmaya devam ediyor.

Makro planda ekonomi yönetiminin kredi artış hızı konusundaki görüşleri defalarca vurgulandı. Ekonomi politikasını inşa edenler kredilerdeki gelişmeleri dikkatle takip edip artışın beklentilerin ötesinde olduğunu beyan ettiler. Paralel bir zaman diliminde portföy yatırımlarında azalma ve enflasyon oranındaki artışlar tüketim gücünü sınırlandırma noktasında gözle görülür baskı oluşturdu.

Hafta içi açıklanan ödemeler dengesi verilerine bakılırsa portföy yatırımlarındaki sorun devam edecek gibi görünüyor. Avrupa Merkez Bankası’nın beklenmedik faiz indirimi karşısında kur savaşları yeniden alevleniyor. Bir taraftan FED de likiditeyi sıkılaştırma kararını öne alabileceğini açıkladı. Özetle, Türkiye’deki tüketim gücünün temelinde yatan dış sermaye girdisi üzerindeki baskı sürüyor.

İç piyasada tüketim ve yatırım iklimini canlı tutan kamu harcamaları ve ihracat fazlası ayakları çalışmayınca, harcama gücünü TL kredilerinden başka bir yöntemle enjekte etmek maalesef mümkün değil. Zira döviz kurundaki istikrarsızlık yabancı paralar üzerinden borçlanmayı makul olmaktan çıkardı. Merkez Bankası da enflasyona yeniden odaklandığına göre parasal sıkılaştırma politikasından taviz beklemek uygun değil.

Sonuç olarak, tüketici hakları gittikçe genişleyen Türkiye ekonomisinde tüketim hakkı paralel bir gelişme gösteremiyor. Tüketim hakkını genişletmek için arz cephesinde yeni bir şey olabilir mi? diye soralım. Reel sektör özellikle döviz cinsinden borçlanarak sürdürdüğü yatırım harcamalarının geri dönüşünü sağlayabiliyor mu? İhracat pazarlarında aksama sürüyorken bu soruya ‘evet’ yanıtını vermek zor. İç piyasada da enflasyon kaynaklı maliyet baskısı cazip satış fırsatları sunmayı güçleştiriyor. Üreticilerin azalan tüketim potansiyelini geliştirebilecek enstrümanları hareket geçirmesi için üzerlerindeki finansal baskının biraz olsun hafiflemesi gerekiyor.

Türkiye ekonomisi potansiyel büyüme hızının gerisine mevzilenerek açıklarını kapatmaya çalışıyor. Açıkları telafi etmeye çalışırken bir taraftan AB müktesebatı gereği ve kamuoyunun şikayetlerini dikkate alarak tüketici haklarında ilerlemeye kaydetmeye devam ediyor. Fakat, ekonomik güç ile sosyal ihtiyaçlar arasındaki makas da gittikçe açılıyor.


İçeriye Odaklanmak…

Sadece merkez ekonomilerin değil, Dünya ekonomisindeki gelişmelerin tamamının Türkiye ekonomisi için risk oluşturmaya devam ettiği görülüyor. Geçtiğimiz günlerde Sayın Ali Babacan’ın da gelişen ekonomilerdeki büyüme hızının Türkiye için risk oluşturduğu beyanı bir teyit. İçeride bazı konulara yoğunlaşılması için de yeni bir fırsat. Şu tasarruf sorununu yaza yaza bitiremedik mesela. 
Devlet bu konuda vergisel fedakarlıkların yanısıra kredi kartları alanında yeni düzenlemelere hazırlanıyor. Acaba yeterli mi?  

Tasarrufla ilgili pek çok sözün başında daha az tüketim var. Tüketim de gelirin fonksiyonu. Gelir artarsa tüketim artar. Çoğalan bir gelirin daha düşük bir yüzdesini tüketmek sabit bir gelirin içindeki tüketim oranından fedakarlık etmekten daha kolaydır. Dolayısıyla artan gelirden tasarruf etmek de…
 Ama gelirin sürekli olarak artmaya devam etmesi için kapasitenin artması yani yatırım yapabilmek gerekir. Yatırım da tasarrufların varlığına bağlıdır. Gelir-tüketim-tasarruf spiraline  bu açıdan bakmak okuyucu için daha uygun olabilir.
 Kimi fiziki yatırımında kullanmak için tasarruf eder. Kimi finansal getiri elde etmek için. Bazısı da ihtiyat saiki ile tüketimden vazgeçer . Türkiye ekonomisinin bugünkü seyrinde tüketmek ise tasarruf etmekten daha karlı. Ekim enflasyonu açıklandığında görüldü ki yılsonu itibariyle enflasyon hedefini tutturmak güç olacak. Enflasyon faiz oranlarının üzerinde seyretmeye devam ediyor. Sonuçta tüketim dalgası ile tasarrufu artan iktisadi aktörler devlet ve nihai ürün üreticileri oluyor. 
Problemi tasarrufa indirgersek…
Türkiye konuyu dallandırıp budaklandırsa, adına, cari açık, enerji ithali, küresel krizin etkileri de dese asıl sorunu olan tasarruf açığını çözemiyor.
Bireysel para yönetiminde ne durumdayız….
Adına finansal okuryazarlık denilen bireysel para yönetimini bir parça daha hayatın içine sokma gereği çoktan doğmuştu. İthal bir kavram. Batı ekonomilerinde temel eğitimin ayrılmaz bir parçası haline getiriliyor. Türkiye’ de bu alanda çalışan akademisyen sayısı sınırlı. Hatta konuyu gazete sayfalarından seslendirenler, TV’den aktaranlar ağırlıkta. 
Türkiye gibi ülkelerde finansal okuryazarlığın önü de sonu da tasarrufa bağlanıyor. Şahsen duymadım ama geçen hafta İktisat Kongresi’nde Türkiye’de tasarruf oranının olduğundan düşük hesaplandığı dile getirilmiş. Parasallaşma derecesi (monetizasyon)artıp kayıtdışılık azaldıkça daha doğru ölçülebilecektir. Doğru ölçtükçe de daha doğru yönetilecek. Gerçek şu ki; yanlış hesaplanıyor olsa dahi aynı yanlış hesaplama yöntemiyle yıllar itibariyle tasarruf oranının düştüğü görülüyor.
Politika kadar tüketici davranışını da önemseyelim…
Yukarıda makroekonomik değişkenlerden bazılarının tüketim eğilimini teşvik ettiğini
görmüştük. Fakat işin bir de Türkiye’deki iktisadi davranış modelleri boyutu var.
Tüketiciyi anlamayan krize giriyor…
Bu yılın Nobel ödülünü alan iktisatçıların varlık fiyatlarının şişmesi konusunda çalışmış olması tesadüf değil. Finansal enstrümanlar çoğaldıkça mali piyasaların reel ekonomi ve aile bütçeleri üzerindeki etkileri artıyor. Sadece ekonomi politikasına yön verenler değil aileler veya birey olarak tüketiciler için de ekonomiyi anlamak olanları anlamlandırmak daha bir zorlaşıp her geçen gün daha da anlam kazanıyor. 
Davranış iktisadı denilen araştırma dalının bu anlama gayretine yaptığı katkı küçümsenemez. Kabul edilmesi güç de olsa anlaşılan insanlar ekonomi ile ilgili kararlarını her zaman ekonomik çıkar motifiyle alıyor değiller. Bir başka deyişle ekonomik sonuç doğuran kararların bir kısmı ekonomi dışı alandan besleniyor. Bu konuya devam edebiliriz.

5. İktisat Kongresi

5. İzmir İktisat Kongresi’nin teması, “Küresel Ekonomik Gelişmeler Çerçevesinde Türkiye Ekonomisi”.
İzmir’de düzenlenen kongreye, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, bakanlar, milletvekilleri, dernek ve meslek odası temsilcileri, işadamları başta olmak üzere 151’i yabancı 2 bin 500 kişi katılıyor. 1 Kasım’da sona erecek olan İzmir İktisat Kongresi’nde dünya ve Türkiye ekonomisine yön verecek konular ele alınacak, 241 panelistin katılacağı 34 oturum gerçekleştirilecek. 

 Bu yazı kaleme alınırken kongrenin ilk günü tamamlanmıştı. Son üç kongreyi ve tarihsel değeri olan 1923’deki ilkini az çok bilenlerden ve 5.’sinin de önemli bir kongre olduğunu düşünenlerdenim. 90 yılda sadece 5 kez yapılan kongrenin ilki bir yol ayrımına işaret ettiği gibi bugünkü de benzer bir sürecin işaret fişeği olabilir.

Türkiye’nin önündeki yol…
2004’deki 4. Kongre’ye göre, Türkiye’nin Dünya ekonomisine eklemlenme derecesi artmış bulunuyor. Bu süreçte Dünya ekonomisi de değişip önemli aşamalardan geçti.  Türkiye’nin geçen 9 yılda AB ile tam üyelik müzakerelerine başlaması önemli bir aşamaydı. Türkiye açısından 2008’deki global kriz de başka bir kırılma noktası sayılmalı. Zira bu krizin ardından, beklendiği gibi bir Dünya Savaşı değilse de ‘Arap Baharı’ adı altında yeni bir ‘tarla açma’, ‘global ekonominin tüketici sayısını artırma’ sürecinden geçildi.
Türkiye’nin komşularını kapsayan bu gelişmeler ilk elde yerel ekonominin ihracat ve pazar olanaklarını geliştirdi. İhracat pazarlarını çeşitlendirdi. Batı pazarındaki daralmanın risklerini azalttı. Bundan sonrası için uzunca bir süre yeni piyasaların aynı süratli yükselişini gözlemlemek zor olacaktır.

Diğer gelişmekte olan ülkeler…
Türkiye ekonomisi bakımından artılarla eksiler aynı sepetin içinde. İmkanlara olduğu kadar risklere de çok yakın bir bölgede. Kriz sonrası parasal  genişleme sürecinde gelen sıcak para ile yelkenlerini dolduran da, parasal daralmanın işaretleri başladığında etkileri en çok hisseden de Türkiye ekonomisi. Afrika ve Ortadoğu pazarlarını arşınlayıp ihracatını artırmak da, bu bölgelerdeki iç çatışmalar veya uluslararası siyasi atmosfer nedeniyle kazançlarını geri vermek zorunda kalmak da bölgedeki bir ekonomi olarak muhatap kalınabilen gelişmeler.

Küresel ekonomi nereye, Türkiye ekonomisi oraya…
Dünya ekonomisi büyüdüğü dönemlerde Türkiye ekonomisi büyüyor. Gelişmekte olan ülkelere yönelik fon akımları ve doğrudan yatırımlar arttığında Türkiye ekonomisinin yararlandığı yatırım hacmi genişliyor. Son yıllarda aradaki bağlantı giderek güçleniyor.

Öyleyse, 5. İktisat Kongresi’nin başlığı da ‘Küresel Ekonomik Gelişmeler Çerçevesinde Türkiye Ekonomisi’ olduğuna göre çağdaş ve gelişmiş bir ekonomik yapı ile Türkiye ekonomisinin ayrıştığı noktaların altını çizmek gerekecek.

Türkiye’nin büyük kaynak ayırdığı terör ve enerji sorunlarının ekonomideki ağırlığının azalıp artmasına göre birkaç senaryo düşünülebilir. Fakat üzerinde herkesin mutabık kaldığı anlaşılan işgücü verimliliği, özel sektörün dış kaynak bağımlılığı ve dış açık gibi konularda hızlı adımlar atılması gerekiyor. Yine, kadın istihdamında, girişimcilik ve katma değeri yüksek ürün ihracatı alanlarında da belirgin eksiklikler göze çarpıyor. Yerel kalkınma diğer bir yoğun çalışma alanı olacağa benziyor.

Oyun değişikliği

ABD Başkanı Obama Janet Yellen’i aday gösterince Dünya ekonomisinde beklentiler değişti. Üstüne bir de hükümetin borçlanma tavanı ile ilgili sorunu gündeme geldi. İki sorun birlikte gelişmekte olan ülkelere zaman kazandıran gelişmeler. Parasal genişlemenin sonuna gelindiği ancak geri dönüşlerde uzatmaların oynandığı belli olduğuna göre bundan sonrasında yerel ekonomilerin kendilerini olası gelişmelere hazırlaması gerekiyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler için ‘daralmaya hazır olmak’ ne anlama geliyor? Çok iyi analiz etmek gerekir.
Faiz oranında sorun devam ediyor…
Hafta içi yapılan toplantıda Merkez Bankası’nın faiz oranını değiştirmediği görüldü. Türkiye’de şu an itibariyle faiz oranı bilinen fonksiyonlarının dışında yabancı yatırımcılara verdiği mesajla anılır oldu. Sürekli aynı şeyi yazıyoruz ama bu faiz haddi bu seviyesiyle ekonomideki asıl şikayet konusu olan tasarruf yetersizliği sorununu çözmeye muktedir değil. Normal şartlar altında bir ülke ekonomisi büyürken tasarruf oranı artar. Türkiye ekonomisi büyüyor fakat tasarruf oranı sürekli irtifa kaybediyor. Bu sürecin müsebbibi de negatif faiz oranı. Enflasyondan daha düşük faiz geliri elde eden tasarruf sahiplerinin tüketime yönlendirilmesi.
Savunma Sanayi lobisi…
Batı basınında bir süredir Türkiye’yle ilgili çıkan haberler güvenlik ve dış politika eksenine kaymaya başladı. İşin siyasi cephesi bu yazının konusu değil. Fakat ekonomik olarak savunma sanayindeki gelişmelerin payını bir ihtimal olarak azımsamamak gerekir. Savunma sanayindeki iç tedarik oranı arttıkça Türkiye’nin benzer haberlerle karşılaşması kaçınılmaz. Türkiye’nin bizzat ürettiği savunma gereçlerinin dışında ithal ettiği ürünlerin coğrafyasında da değişiklik olmaya başladı. Son olarak Çin’den ithal edilmesine karar verilen füze savunma sistemi konusu basında geniş yer buldu. NATO standartlarına uyumu, Türkiye’de üretimi gibi pek çok soru gündemde.
Tek başına füze savunma sistemi ithalatı konusu Batı Bloğu’nun genel bir tavır değişikliğine gitmesine neden olmazdı. Milli Tank Projesi (ALTAY), Milli İnsansız Hava Araçları (ANKA), Milli Helikopter (ATAK), Milli Muharebe Gemisi Üretimi  (MİLGEM) dikkatleri Türk Savunma Sanayi’ne çekti. Özellikle dış satım olanakları olan projeler ve uluslararası tedarik işbirlikleri cabası. Mesela;  Daha 2013 yılının ilk ayında bu köşede; ‘Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Moğolistan ‘Avrasya Askeri Statülü Kolluk Kuvvetleri Teşkilatı’nı kurdu. Merkezi Ankara’da olan teşkilat; kısa adıyla TAKM, sadece Jandarmayı içerecek. TAKM Türk coğrafyasında ‘ilk askeri ortak yapı’ olma özelliğini taşıyor.’ diye yazmışız. (https://www.iktisadivizyon.com/?p=1531.)
Ekonomi ile dış politikanın kesişim kümesinde neler var?

Suriye ve Mısır politikalarındaki görüş ayrılıkları ile birlikte oluşan atmosfer ekonomik konjonktürün desteklediği bir sürece dönüşebilir. Batı ekonomileri geri çekilirken Türkiye’nin alternatif pazarları Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika gibi geniş nüfuslu ve çoğu tasarruf fazlası veren ülkeler. Türkiye’nin yeni oyundaki şansı dış politika ile ekonomik realitenin kesiştiği alanların gittikçe çoğalıyor olması.

Önümüzdeki üç yıl…

2014-2016 yılının Orta Vadeli Program’ı (OVP) yayınlandı. Geçen yıl olduğu gibi gerçekçi analiz ve hedefleri temel alan bir program olduğu söylenebilir. Eskinin 5 Yıllık Kalkınma Planı artık yerini OVP’nın yönlendirdiği bir yapıya bıraktı. Dünya ekonomisi, gelişmekte olan ve gelişmiş ekonomilerin bugünü ve geleceği bu belgede analiz ediliyor. Yapılan tespitlerden sonra 3 yıllık bir ekonomik panorama içerisinde hedeflere nasıl ulaşılacağı ayrıntılandırılıyor. OVP özelsektöre de bir öngörü imkanı sağlaması bakımından önemli.
OVP’nin temel varsayımları Dünya ekonomisi’ndeki dönüşümün Türkiye ekonomisine yansımaları üzerine kurulu denilebilir. Gelişmiş ekonomilerdeki sorunların Türkiye ekonomisine yaptığı olumsuz etkilerden uzun uzadıya bahsediliyor. Özellikle Türkiye’nin ihracat pazarlarındaki sorunlar ile ABD ekonomisinin likiditeyi daraltma çabaları da başat faktörler olarak vurgulanıyor.
OVP, Türkiye ekonomisinin kendine özgü dinamiklerini olabildiğince dikkate almış mı? Uluslararası ekonomik yapıyı veri kabul ederken fazla cömert mi davranmış? diye sorulabilir. Öncelikle uzun süre görmezden gelinen birkaç yapısal sorunun plana dahil edildiği söylenmeli. Özeleştirinin dozunda bir miktar ilerleme yok değil. Mesela Toplam Faktör Verimliliği (TFV)’ndeki kayıpların tespiti vurgulanarak ‘farkındayız’, ‘çözüm arıyoruz’ mesajının verilmesi gerekiyordu. Gereği de yapılmış görünüyor. Aynen tasarruf sorununda olduğu gibi.
Hedefler…
Büyüme oranında bu yıl olduğu gibi 2014 yılı için de %4’lük oran korunmuş oluyor. 2015 ve 2016’da sırasıyla %5’lik hedefler konulmuş. Hükümetin büyüme hedefleri, gereğince ihtiyatlı. Türkiye ekonomisi için yeterli büyüme oranlarının %4,5’un üzerinde olması gerektiği biliniyor. Geçtiğimiz zorlu ekonomik koşulları da dikkate alırsak telafi edilmesi gereken bir büyüme aralığının oluştuğu, bundan sonra da oluşacağı görülebilir.
Enflasyonla ilgili tahminleri maalesef fazla iyimser buldum. 2014, 2015 ve 2016 için %5,3, %5 ve %5’lik oranlar belki en az 1 ile 1,5 puanlık sapmalar gösterebilecektir. Keza, kamu genel dengesinin GSYİH’nın -1,0’inden -%0,5’e gerilemesi, bir başka deyişle yarı yarıya azalması bugünkü şartlarda olanaklı görünmüyor. Özellikle faiz haddindeki artış kamunun fon ihtiyacını da etkileyecektir.
Kronik sorunlara baktığımızda cari açık ve işsizlikte genel beklentilerin üzerinde tahminler yapıldığı rahatlıkla söylenebilir. 2014 için %6,4’lük cari açık oranı ve %9,4 oranında bir işsizlik oranı düşük büyümeyle eşleştirildiğinde, ihtiyatın ötesinde, kötümser bir senaryo olarak algılanabilir. Türkiye ekonomisi 2014 yılında %9,4’lük işsizlik oranının altındaki oranları rahatlıkla yakalayabilir.
Talepteki artış nasıl sağlanacak?
Talep cephesindeki öngörülerde de fazla iyimserlik veya tutarlılık sorunu olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Örneğin kamu açıklarının milli gelire oranının düşeceği beyan edilerek buna uygun bir biçimde kamu talebinin de azalması beklenebilirdi. Oysa, kamu talebinde yıllar itibariyle istikrarlı bir artış öngörülmüş (2014; %2,4, 2015; %3, 2016; %3,4). Özel kesim talebinin de aynı oranlarda (2014; %11,4, 2015; %11,9, 2016; %12,7) artması hedeflendiğine göre bu defa toplam tasarrufun nasıl %13,8 den iki yılda %16’ya çıkacağı anlaşılmaz oluyor.
Dış kaynak girişinde azalma beklenen bir dönemde toplam tüketimin ve tasarrufun aynı anda artması ve bu arada enflasyonun da düşürülmesi mümkün olsaydı hepimiz bu temenniye katılabilirdik. Bütçeyle ilgili ayrıntılar bugünlerde bir başka duyuruyla açıklanacak ama daha şimdiden sosyal güvenlik açığı ile güvenlik bütçesindeki artışın altı çizilebilir.
OVP’deki makroekeonomik hedefler, teker teker bakıldığında ihtiyatlı ve gerçekçi, fakat bir veri seti olarak tutarlı değil.