Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

2013 için %4, piyasa beklentilerini aştı…

Hafta içinde seçim sonuçlarından sonraki en önemli haber büyüme rakamlarıydı. %4’lük büyüme Orta Vadeli Plan hedeflerinin yakalanabildiğini gösteriyor. 2012’nin kısır büyüme dinamiklerinden sonra iyi haber doğrusu. Türkiye ekonomisi büyüme rakamlarında kalite aranacak bir dönemde değil. Özellikle 2013 için… Her şeye karşın son yılların klasik büyüme şekli 2013’te de sürmüştür denilebilir.
Bir farkla: 2013 yılında ekonomide, 2012’ye göre zayıflayan dış talebin yerine dış borçla ve vergi ile finanse edilen bir iç talep hakimdi. Özel sektör borçlandı, finansal kesim büyüdü, hanehalkı tüketimi finanse edildi. Geriye özel sektörün kısa vadeli dış borcu ile tüketicinin azalan tasarrufu kaldı. İşin finansman kısmı böyle. Tabii ki vergiyi de eklemek gerekecek.
İç talebin kendi içindeki dağılımında elbette kamu harcamaları ve özellikle kamu yatırımları baş rol oynuyor. Yazının başındaki görüşü tekrarlayalım: 2013 yılı için %4 büyüme iyi bir rakamdır. Gezi olaylarından ve yıl sonundaki hareketlerden sonra daha düşük bir büyüme öngörmek uygun düşerdi. Demek ki, finansman sağlandıkça piyasadaki hareketliliği sürdürmek mümkün olabiliyor. Sonradan bedelini ödemek şartıyla.
Seçim ve ekonomi
Seçim sonuçlarıyla ekonomik aktivite arasındaki doğrudan ilişkiyi anlamak için ekonomist olmaya gerek yok. Ama bazı evrensel diyebileceğimiz neredeyse kural haline gelmiş tecrübeleri hatırlamakta yarar olabilir. 2014 kötü başladığı fakat düşük büyüme koşulları henüz yerleşmediği için mevcut durumdan daha istikrarsız bir tabloyla karşılaşmak istemeyen kitleler, siyasette bildiğinden yana oy kullanmaya devam ediyor. Kriz veya küçülme başlamış olsaydı, bu defa tercihler iktidardan yana olmuyor. 2009 ve 2014 yerel seçimleri arasındaki farkı da bu şekliyle okumak mümkün. Zaten seçim öncesindeki finansal hareketler özellikle son iki işgünü sonuçlarla ilgili az çok bir fikir vermişti.
Dış açık daralıyor… 
Şubat ayı dış ticaretinde beklenen oldu: İhracat %6,2 arttı, ithalat ise %5,9 azaldı. Döviz kurunun baskısının en net hissedildiği 2014 yılının ilk çeyreğinde dış ticaret açığı daralıyor. Adeta silah zoruyla da olsa dövize ihtiyaç duyulan bir dönemde finansman yükünü azaltan bir gelişme. Seçim sonrasında Dolar yeniden 2,10 – 2,20 aralığına döndü. Bu defa reel ekonominin yeniden ithalat imkanına kavuşması ikinci çeyreğin ortasını, hatta Mayıs sonlarını bulabilir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri de dikkate alınırsa bu etkinin hissedilmesi arzu da edilecektir.
Döviz kuru…
Merkez Bankası’nın 2013 yılının son çeyreğine ilişkin Ödemeler Dengesi Raporu’na bakılırsa TL’nin gereğinden fazla değer kaybettiği gözlemleniyor. Bir kısmı spekülasyondan bir bölümü de döviz pozisyonlarını kapatmaktan kaynaklanan döviz talebi hızını kaybetti. Dövizle ilgili tek olumlu koşul döviz rezervleriydi. Yoksa ne döviz girişleri Türkiye’nin döviz ihtiyacının kompozisyonu kurun eski seviyesine dönmesi için yeterli değildi. Dış ticaretteki daralma imdada yetişmiş oldu.

Yeni Ekonomi ve Twitter

Borsa seçim sonuçlarını satın aldı. Merkez Bankası’nın karşılıklara faiz ödeyebileceğine ilişkin kararı ile birlikte banka hisseleri sermaye piyasalarını sürüklemeye başladı. Döviz kuru da 2,20’nin altına geri çekildi. Son aylarda özel sektörün azalan güveni belki de uzun süredir azalmayan döviz cinsinden borç seviyesinin düşmesine yol açmıştı.

Twitter asla sadece Twitter değildir…
Yasağın ardından devlet başkanlarının, Avrupa Birliği’nin, Birleşmiş Milletler’in ve bilumum kişi ve kuruluşun eleştirilerini izledik. Toplumun geniş kesiminde gözlenen reaksiyon, tartışmaların iletişim özgürlüğü temelinde şekillendiğini gösteriyor. Yasağın ekonomik platformdaki yankıları ihmal ediliyor.


Yeni ekonominin gelişimi…
‘Yeni ekonomi’ tabiri, bilgi-işlem teknolojileri için kullanılan en iyi tariflerden biriydi.
Bizim için yeni de olsa gelişmiş ekonomiler için yeni değil asli üretim unsuru oldu ki;
Bu alana yapılan müdahalenin niçin bu denli sert eleştiri aldığını anlamakta zorlanabiliyoruz.

Endüstri toplumundan bugüne…
Batı uygarlığı, bugünkü sermaye birikimini 19. Yüzyıl’da başlayan sanayileşme yolculuğu ile elde etti. Deniz ulaşımının da yardımıyla geniş coğrafyalardan sağladığı tarımsal ürün ve hammaddeyi hatta ucuz işgücünü aynı kitlelere mamul olarak pazarladı. Pazarı genişletme ve tüketimi artırma gereği duyulduğunda çevre ülkelere ticareti artıracak yollar, araçlar taşıdı. Araçlar ve aracılar arttıkça mamullerinin tüketim hacmini genişlemiş oldu. Bu döneme kabaca sanayi kapitalizmi diyoruz.

Finansal devrim…
Sanayinin sağladığı sermaye birikimi gelişmiş ekonomilere finansal kurumlar aracılığıyla borç verme imkanı getirdi. Türkiye ekonomisi de dahil gelişmek isteyen pek çok ekonomi borçlanarak büyüme ve kendi ürününü üretebilme olanaklarına sahip oldu. Gelişmekte olanlar ürün çeşitliliğine kavuşup gelişmiş ekonomilere mal ve hizmet satmaya başladığında Batı ekonomileri finansal kapitalizmi ve ardından yeni ekonomi sınıfını yapısallaştırmıştı bile.

Endüstriyel ekonomi için demiryolları, karayolları ne ise yeni ekonomi için internet o anlama geliyor. Bu pazarlama alanı yerelde toplumsal dinamikleri hareketlendirmekle kalmıyor. Aynı zamanda bilgi toplumuna ürettiği yeni teknolojiyi pazarlama imkanı veriyor. Sanayi toplumu için tüketim mallarının en ücra köşedeki tüketiciye ulaşması zorunlu olduğu kadar, bilgi teknolojisi ürünlerinin pazarlanması için internet mecrası vazgeçilmezlik arz ediyor.

Yeni ekonomi reel sektörün ürünlerinin tüketiciye ulaştırılmasında kritik yere sahip.
Fiyat oluşumunda, mali piyasa araçlarının yaygınlaşmasında müthiş bir ivme sağlıyor. Bu alanda faaliyet gösteren girişimcileri devletler de destekliyor. Reel sektörde yıllardır işlem yapan fabrikaların, şirketlerin piyasa değeri ile yeni teknoloji şirketlerinin borsa değerleri arasında ikinciler lehine açık ara fark oluştu.

Yabancı bir fabrikayı millileştirmek veya Twitter’ı kapatmak…
Hikayeyi bu kadar uzun uzadıysa anlatmamın nedeni Twitter’ın veya diğer sosyal medyaların batı için artık ekonominin asli unsuru haline geldiğini aktarmak. Bu mecralara ilişkin kısıtlamalar gelişmiş ekonomiler için bir fabrikayı kapatmak-devletleştirmek ne ise aynı anlama geliyor. Bilgi ekonomisine ilişkin yatırımlar merkez ekonomiler için siyasetin de merkezinde. Sosyal medya bizim için tüketim, Batı ekonomileri için bir üretim aracı.

Sıkı para politikasının etkileri hissedilmeye başlanıyor…

Krediler daralıyor, özel sektör borçları özellikle döviz cinsinden olanlar azalıyor.

Kredi kartı alışveriş (taksitli olanlar) hacmi de öyle. Bu arada enflasyonda beklenen  hareket başladığı gibi devam ediyor.Merkez Bankası revize ettiği enflasyon hedeflerinin baz etkisi nedeniyle artış eğilimi taşıyabileceğini belirtiyor.


            Bu aralar para otoritelerinin enflasyona ve sıkı para politikasına sarılmasının altında asli görevlerine rücu etme isteği yatıyor olabilir. Bu sorunlu dönemin en büyük faydası da ekonomi yönetimindeki her bir kamu otoritesinin kendi görevine odaklanması gerçeğini hatırlatmış olması. Maliye Bakanlığı zaten bütçeyi sıkı tutuyor. Şubat rakamlarını hepimiz gördük ve beklenenden daha iyi bir teknik performansı not ettik. BDDK da kredi kontrollerini planlandığı gibi yürütmeye gayret ediyor. Bunlar seçim öncesi öyle kolay kolay uygulanabilecek politikalar değildi doğrusu. 

Merkez Bankası’na gelince; Banka, rol büyütüldüğünde, çoklu hedeflere yönelildiğinde defalarca ispat edilmiş bir tecrübeyi yeniden ispata çalışıyor gibiydi. Gezi olaylarından bu yana ısrarla faiz artırımı konusunda ideolojik bir tutum takındığı algısı yarattı. Teknik olarak hükümetin değil kendi tercihlerini yansıttığı fikrini kavramlaştırmayı başarmış olmasına karşın 17 Aralık sonrası hikaye başa döndü.

Bu yorumları bir kenara bırakıp daha objektif olmaya çalışırsak; 

1- En üste yazılması gereken gerçek; Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) kararları dünya ekonomisini daha az paraya nasıl alışılacağı konusunda eğitmeye devam ettiği olmalı.

2- Türkiye, dövize ihtiyaç duyan ekonomiler arasında üst sıralarda. Çünkü döviz ihtiyacı sürekli ve yüksek.

3- Ekonomi yönetiminin büyüme hedefleri gerçekçi fakat işsizlik ve enflasyon konusundaki maliyetleri yeterince önemsiyor gibi görünmüyor.

4-Tüketici güveni yetersiz.

5- Avrupa ekonomisinin toparlanması konusundaki sinyaller karışık. ABD çekişli bir büyümenin etkisi Avrupa’da ancak sonbaharda hissedilebilir.

Tüm bu koşullar değerlendirildiğinde; Gelişen ekonomiler ve özelde Türkiye ekonomisinin görünümünü parasal sıkılaştırma ile reel büyümenin birbirlerini aksi yöne çeken etkilerinden hangisinin galip geleceğine bağlı olarak izleyeceğiz. Tahminler dünya ekonomisinin büyüme yönlü etkiyi hissettireceğini gösteriyor. 

İç piyasada güçlü bir talep çekişi görülmediğinde göre tansiyonu yüksek bir dönemin Türkiye ekonomisine yön vereceği anlaşılıyor. Bizim gibi gelişen ekonomilerde yüksek tansiyonun anlamı enflasyon ve faizlerin yükselmesi.

Sanırım gelişmelere daha serinkanlı yaklaşan bir ekonomi yönetimi de bu koşullara eşlik edecek. Tek tek ekonomi yönetimine yön veren aktörler bir yana ekonominin koordinasyonunda gerçekçi bir hava hakim.

Sanayi üretiminde sürpriz…

Geçen hafta imalat sanayinde büyümenin sınırlarına gelindiğinden bahsetmiştik. Türkiye’de sanayi üretiminin sorunlarının başında katma değeri yüksek ürünlerden alınan payın yetersizliğini yazmıştık. Aynı hafta imalat sanayindeki büyüme rakamı yayınlandı ve şaşırttı.

Sanayi üretiminin, 2014 Ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 1,1 büyürken, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 7,3 büyüdüğü açıklandı. Alt kalemler itibariyle değerlendirildiğinde yatırım mallarında değil ama dayanıksız tüketim malları ağırlıklı üretimde artış kaydedildi. İlginç olan, kredi artışı, reel kesimin güven endeksi, döviz kuru, faiz haddi gibi faktörlerin tamamı sanayi üretiminin aleyhine gelişiyor olması.

Gelişen piyasalarda geçici bir rahatlama oldu mu?

Gün gün takip edildiğinde gelişen piyasalara yönelen fonların biraz olsun rahatladığı periyotlar görülebiliyordu. Aslında bir düzelmeden çok daha önce fiyatlanan karanlık tablonun istikrar kazanması olarak nitelendirilebilecek atmosferi görmezden gelmek mümkün değil. Avrupa için söylenen deflasyon (fiyat erozyonu veya enflasyonun tersi denilebilir) riski gelişen piyasaların canlanmasına katkıda bulunmuş olabilir.

Çünkü herhangi bir deflasyon riski ister istemez para arzını artıran bir politikanın kapılarını açıp Euro’nun değerinde bir devalüasyona olanak sağlayabilir. TL’deki değer kaybının meyvelerini toplamayı zorlaştıracak bu riskin, Avrupa’nın büyümesi konusunda da iyimser olunmadığı anlamına geldiği unutulmamalı.

Cari açık düşmeye başladı…

2014 için en kolay kestirilebilecek istatistik değer cari açık rakamıydı. En azından yön olarak keskin bir düşüşün beklendiği bir ortam oluşmuştu. Düşüş beklendiği gibi başladı ama beklendiği kadar radikal olmadı. Sanayi üretimindeki artışı açıklamak için yetersiz de olsa makul gerekçelerden biri olabilir.

Sermaye çıkışı mali sektörü etkileyebilir…

Bankaların özkaynak karlılığında azalma görülüyor. Bu denli geniş bir sermaye yapısının karlılığında erozyon görülmesine dikkat çekmekte yarar var. Türkiye ekonomisinin iki dayanak noktasından biri kamu bütçesiyse diğeri de mali sektördeki sermaye yeterliliği idi.

Sorunlu kredilerde dramatik bir artışın olmadığı anlaşılıyor. Kredi kartları kullanımı ve diğer kredilerde radikal düzenlemeler yapılsa da bu alandan gelen ve istatistiklere yansımış bir sorun yok.

Bankalar, şimdilik karlarından ‘fedakarlık’ ederek reel sektörü fonlamayı sürdürüyorlar. Ödemeler Dengesi rakamlarına bakılırsa sermaye çıkışının birincil etkisi bankalar üzerinden görülüyor. Keza; Faiz artışının getirdiği maliyet baskını ilk göğüsleyecek iktisadi aktörler de bankalar ve kamu kesimi oluyor. 2014 yılı içerisinde reel sektöre aksetmesi beklenen maliyet artışına hazır olmak gerekiyor.

İmalat Sanayi Sınıf Atlamakta Zorlanıyor…

Türkiye’de sanayileşme geç başladı. Hızlı gelişti. Şu anda imalat sanayi ekonomiye yön veren en önemli güç. Ekonomiler geliştikçe hizmet sektörünün ekonomideki payı artıyor. Ancak hizmet sektöründeki gelişmeler de eninde sonunda sınai üretimde işler yolundaysa süreklilik kazanabilir. İstisnalar yok değil. Sadece turizmle, bankacılık geliri ile ayakta durabilen istikrar adaları var elbette. Fakat bu coğrafyada ve bizim ölçeğimizde bir ekonomide sanayi olmadan ayakta kalmak zor.

Cari açık…

Son dönemin en şaşırtıcı gelişmesi cari açıkta görülebilir. Kurla ithalat düzeyi arasındaki ilişki sadece tüketim mallarını etkilemiyor. Aynı zamanda yatırım mallarının ithalatında yani Türkiye’nin uzun dönemli gelirinde de fark yaratıyor. Şirketler kesimindeki öz kaynak sorunu ortada olduğuna göre kredi seviyesi de ikinci bir dinamik olarak karşımızda. Kur artarken hem kredi girişi ve maliyeti arttı hem de ihraç mallarının pazarlarında toparlanma hızı sanayi için kafi gelmedi. Bu katmerlenmiş olumsuzlukların yansımalarını simüle etmeye çalışalım.

Ekonomik büyüme için elde kalan tek kaynağın net ihracat artışı olduğu bir dönemde yatırım malı ithal edememek orta ve uzun vadede sorun olabilir. Cari açıkta asıl gelişme bugüne kadar alışılagelmiş dinamiğin tersine, cari açıktaki artışa karşın ekonomik büyümede yeterli artış hızının yakalanamamasıydı. Tersini düşünürsek, açık azaldığında küçülmeyi veya yavaşlamayı tescil etmiş olacak. Türkiye ithalat yapamadığı için cari açığın seviye kaybetmesi zaten test edilmiş bir hipotezdi. Bu defa açığa karşı esnekliği azalmış bir büyümenin nasıl gelişeceğini test edeceğiz.

İmalat sanayinde sorun büyüme değil kalite mi?

Yatırım yapma imkanları azalan bir imalat sanayinde ayakta kalmanın yollarından biri ölçeği büyütmek. Türkiye ekonomisi sanayileşme macerası içerisinde bir iki kez aynı hataya düştü. Biri 1960’lardaki devlet destekli planlı kalkınma döneminde. Bir tanesi de 1980’lerde başlayıp 1990’ların sonuna kadarki süreçte. İki süreçten ilki de ölçek büyüterek ve iç piyasa rekabetinden kaçınarak; ikincisi sadece ölçek büyüterek sürdürülmeye çalışıldı. Başarısız oldu. Şimdiki dönüşüm ihtiyacı, endüstriyel üretimden yeni nesil sanayi sonrası toplumun ihtiyacı olan ürünlerin üretimine geçiş için gerekli altyapıyı hazırlama süreçlerinde odaklanıyor.

Kısa vadede mevcut üretim tesislerini yaşatmak için yapılması gereken iyileştirme yatırımlarını sürdürebilmek önemli. Ancak zorunlu bir dönüşümün gerektirdiği insan ve teknoloji daha çok içeriden temin edilecek kaynaklarla var edilebilir. İnsan kaynağında, eğitim, kadın istihdamındaki artış gibi yapısal sorunları defalarca yazmış olduk. Yeni girişimciler yoluyla üretilecek yeni teknoloji ise daha kolay sonuca ulaşmaya uygun bir yöntem. Türkiye ekonomisinin şu anki kaynak yelpazesi bakımından çabuk sonuç olmaya yatkın olan yöntem de bu.

Siyaset ekonominin gündemini belirliyor…

Piyasa ekonomilerinin özellikleri belli. Pazara giriş-çıkışın serbest olduğu, tüketici ve üreticinin erişimine açık, rekabetçi ekonomiler. Fiyatın serbest koşullarda belirlendiği ekonomiler bir de dış sermaye hareketlerine açıldığı zaman bu kurallar daha da olmazsa olmaz haline geliyor. Reel ekonomide mal ve hizmet alım-satımı, maliyet-fiyat ekseninde tüketici tercihlerince belirleniyor. Tüketicinin fiyatı oluşturması için de piyasa ekonomisini var eden bir demokrasi kendiliğinden mevcut sayılıyor. Bu standartlardan herhangi biri bulunmadığı zaman uluslararası sistem ekonomiyi marjinalleştiriyor.  Bu nedenle, sermaye piyasaları, beklentiler ve siyasi faktörlerle fazlasıyla etkileşim halinde.
 Siyasi gündem fon hareketlerini sınırladı…
Aylardır ABD’nin planladığı geri çekilmenin teknik etkileri piyasaları yeteri kadar germişti. Türkiye’nin ekonomik yapı itibariyle bu hareketten fazlasıyla etkilenmeye yatkın olduğu anlaşıldı. Üstüne üstlük Gezi Olayları ve 17 Aralık operasyonu kırılganlığın seviyesini katmerledi.
G-20 Zirvesi’nden ne çıktı?
2014 yılı G-20 zirvesi Avustralya Brisbane’da tamamlandı. İlgili ülkelerin Maliye Bakanları ve Merkez Bankası guvernörleri toplandı. Sonuçta  ‘Brisbane Aksiyon Planı’ ismi verilen bir belge ortaya çıktı. Fakat bu belgede Dünya ekonomisinin görünümü ve gelişen ülkelere ilişkin farkındalığın artması talebinin dışında gerçek bir aksiyonun varlığından söz etmek kolay değil. Hindistan ve Çin’in ekonomik gelişimine paralel olarak sesinin yükseldiği daha önemli bir tespit olabilir.
Amerika ne diyor?
Diplomatik sözlerin arasında, elbette ABD’nin kendi büyüme dinamiklerinin gelişen ülkelerin geri çekilmeye göstereceği duyarlılıktan daha önemli olduğu gibi bir cümle yok. Fakat uygulama, ABD’nin iç piyasasındaki gelişimi öncelik listesinin başına yerleştirdiğini gösteriyor.
Siyaset yükselen faizin etkisini sıfırladı…
Anlaşılan, uluslararası ekonomik kabullerde olağan dışı bir değişim yok. Türkiye ekonomisi radikal bir faiz çıkışı ile dikkat çekmeye başlamıştı ki, siyasi gelişmeler, mali piyasalardan para piyasalarına yansıyan bir hareket, ekonomide yeni bir test sürüşü başlattı. Başka bir ülkede daha yüksek bir volatiliteye sebep olacak krizlerin Türkiye’de ancak küçük çaplı depremler yaratmasının sebebi nedir? Çünkü, son 6-7 aydır krizler zaten satıldı. Özellikle döviz çıkışı öyle boyutlara vardı ki, yeni bir değerlenmeyi iktisadi aktörlerin hiçbiri kaldıramayabilir.
Yerel seçimler kamu harcama düzeyine yansımadı…

Maliye Bakanlığı’nın verilerine göre Ocak ayı bütçe rakamları son derece olumlu. Her ne kadar Türkiye’de bütçe alışkanlıkları bakımından Ocak ayı her zaman harcamaların düşük olduğu bir dönem olmuşsa da yine de seçim öncesinde önemli bir gösterge. Anlaşılan ekonomi yönetimi, bütçe disiplininden taviz verirse ekonomiye maliyetinin çok ağır olacağını düşünüyor . Yerel seçimlerle Cumhurbaşkanlığı seçimleri arasındaki dönemde kamu harcamalarında bir genişleme ihtiyacı ortaya çıkabilir. 

Geri çekilme mi? Normalleşme mi?

2008 krizinden önce ve sonra bu köşede yazılanlara dönüp baktım. Kriz öncesinde yeterince karamsar, kriz sonrasında gereğinden fazla iyimser yorumlar dikkat çekiyor. Bugünlerde uluslararası basında Türkiye ekonomisinin kırılganlığı ile ilgili yorumlar öne çıkınca ‘acaba maksadını aşan bir kötümserlik baskısı mı etkili oluyor?’ diye düşünmeden edemiyorum.
Önce, kriz sonrasındaki kişisel yanılgımdan bahsedeyim. Mesela; ‘Dünya’da artık geniş likidite dönemi sona ermiştir’ diye bir cümle sarf edilmiş. O günlerdeki hava hatırlanırsa, krizin bir emlak balonuyla başlayıp, zincirleme bir risk yönetimsizliğinden kaynaklandığı anlaşılmıştı. Hükümetler de kişilerin ve kurumların borçlanmalarına çanak tutmuştu. Kriz öncesindeki mahcup uyarılara dahi kulak tıkayan Merkez Bankaları sonrasında söylenenlere hiç kulak asmamış, likiditeyi genişletmeye devam etmişti.
Bugünkü kriz aşırı genişlemenin ürünü…
Kriz sonrasındaki çözümün, bu geniş harcama gücünün piyasadan çekilerek ekonominin üretkenlik düzeyiyle harcama gücünün birbirine yakınlaştırılmasından geçmesini ummuştum. Tam tersi oldu, Dünya ekonomisine yön verenlerin çözüm olarak sunduğu formüllerin tamamı daha çok para basma ve borçlanma üzerine kuruldu. Keynes’e bile rahmet okutacak harcama iştahını tetikleyen hükümetlerden çekilme bekleyen kendi görüşümü, şimdilerde amatörce bir iyimserlik olarak algılıyorum.
Dizayn edilen yeni panzehir, hastalığa sebep olan zehirin güçsüz hale getirilip organizmaya aşılanmasından ibaretti. Gelişmiş ekonomiler sorunlu dönemlerini henüz atlatırken, gelişmekte olanlar hormonla büyüyen bedenlerini beslemek için daha çok gıdaya ihtiyaç duyar hale geldiler. O büyük gün geldi, piyasadaki aşırı likidite geri çekilmeye başlandı.
Diyet veya normalleşmek…
Bugün Türkiye’nin de aralarında bulunduğu yaklaşık 10 ekonominin ana sorunu küresel sermayenin portföy yatırımı iştahındaki problemler. Tersinden okursak, kendi ülke ekonomilerinin normalleşmesiyle nispeten riskli gördükleri ülkelerin ödediği faiz veya menkul değer getirilerine ihtiyaç duymamaları.
Kırılganlığın birinci ölçüsü döviz borcu…
Yazının başında Türkiye hakkındaki görüşler maksadını aşıyor mu? Yabancı basın Türkiye’nin politika atmosferinden yararlanıp yatırımların yönünü mü değiştirmeye çalışıyor? mealinde sorular vardı. FED’in yeni başkanı Yellen’ın sunduğu bir rapor tam da bu sorunun cevabını vermeye uygun bir metin. Ülkelerin kırılganlık sıralamasında birçok kritere yer veriliyor. Ortak nokta ‘döviz borcu’. Türkiye’nin kırılganlıkta üst sıralarda olmasının nedeni de döviz riskinin yüksek olması.

Sürpriz değil ama bu konulardaki algı her zaman musibet-nasihat sıralamasına sadık kalarak oluşturuluyor. Sadece Türkiye’de değil Dünya’da da öyle. Döviz riskinin çeşitli açılımlarından en bilineni, tabii ki cari açığın milli gelire oranı. İkincisi, Türkiye’nin şansını fazla zorladığı özel sektörün döviz yükümlülüklerinin yüksekliği. Sanıldığının aksine, politik ortamın katkısı Türkiye’nin sorunlu ekonomiler arasında sayılmasında hatırı sayılır bir değişken değil. Kamu borcu yüksek olsa belki yine bir IMF ve stand-by anlaşması gündeme getirilecekti. Bu defa dövizi bulması gereken daha çok bireyler ve şirketler. Farklı bir deneyim olacağı anlaşılıyor.

Faiz ve kurun işletmelere etkileri…

Faiz haddindeki artışın finansman maliyetini etkilediği ortada. Döviz cinsinden borçlanabilen firmalar zaten orta ve büyük ölçekli olanlar. Geçtiğimiz haftalarda yazıldığı gibi büyükler döviz pozisyonlarını da kapatmış görünüyorlar. İthalat alanında ağırlık taşıyan şirket tipleri de döviz borçlanabilen firma boyutları da büyükleri işaret ediyor. Şu durumda döviz konusundaki sorun kümesine asıl dahil olanlar yurtiçinde üretim yapan sanayi kuruluşları ve zincirleme olarak hanehalkını temsil eden yığınlar.
Enflasyon yoluyla hanehalkına transfer edilen maliyet artışı ücretlerde etkisini gösteremiyor. Ücretlere yansıyan enflasyon farkı geçmiş fiyat artışlarına endekslendiği için en az altı aylık bir süre bekleyecek. Yurtiçi satışları ağırlık taşıyan firmalardaki sorunun başında üretici fiyatlarını tüketiciye yansıtmakta zorlanmaları olacak.
Bireylerin alım gücü erozyona uğruyor…
Gıda ve enerjideki fiyat artışları genel tüketim kalıpları üzerinde ağırlık taşıyor. Gelir artışı geçmişe, gider artışı geleceğe göre oluşan bir hanehalkı bütçesi harcamalarını daraltmaktan başka bir çözüme gidemeyecek. Kredi kanallarına erişim bakımından karşısında faiz oranındaki artış var. Dolayısıyla harcamaların mevcut seviyesini koruması mümkün görünmüyor.
Stagflasyon kelimesini hatırlayan var mı?
Resesyon tabiri iki çeyrek üst üste devam eden ekonomik küçülmeyi ifade ediyor. Bugüne kadar büyümedeki yavaşlamayı konuştuk ama diğer olasıklıkları da tartışmak mümkün. Ekonomideki daralma genellikle fiyat seviyesinde de gerilemeye sebep olur. Eğer enflasyonla birlikte durgunluk-işsizlik döngüsüne girilirse adına stagflasyon denen bir süreç gündeme gelebilir.
İyimser tahminler bile potansiyelin gerisinde…
Düşük büyüme ile resesyon arasında bir tahmin yapılacaksa Türkiye ekonomisinin düşük büyüme rayında ilerleyeceğini öngörmek gerekiyor. Çünkü geçen yıl düşük bazlı bir büyüme performansı görüldü. Ölçümler düşük büyümeye göre yapılacak.
Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme hızının %4,5 civarında olduğu hesaplanıyor. Son yıllarda potansiyelin gerisindeki büyüme hızlarını kabullenen bir kamuoyu oluşmuştu. Ekonomi yönetimi de iş dünyası da geçici bir süre fedakarlıkların gerekliliğini benimsemişti. 2014 yılı ekonomisi potansiyeli büyümenin %4,5’un gerisinde mevzilendiğini düşündürüyor. Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye ekonomisinin kaynak sorununa verimlilik problemi de eklenmeye başladı.
Bir sıçrama için sadece para akışı yetmeyebilir…
Ekonomide zor zamanların geride kalması için bazen sadece fon transferi yeterli olmaz. Avrupa Merkez Bankası bir faiz artışı konusunda ayak direse de ekonomik çevrim hızlandıkça Euro’nun değerini koruma refleksi geliştirmesi kaçınılmaz olacaktır. Şimdilik ABD pazarına karşı bir dış ticaret rekabeti sağlamak için sürdürülen düşük faiz politikası kalıcı olmayacak. Son tahlilde Dünya ekonomisindeki büyüme, Türkiye’de reel sektörü pozitif, dışarıdaki faiz artışları nedeniyle fon akışını negatif etkilemeye başlayacaktır.
Hareketsiz kalmanın en ağır maliyeti işsizlik olabilir…

Durgun ekonomi koşullarında fiyat artışları hem firmaları ve hem de aile bütçelerini zorlayacak. Fakat yerinde bile saysa hayatta kalma becerisini gösteren işletmelerin yeni istihdam sağlaması mümkün görünmüyor.

Kırılgan Ekonominin Günlüğü

Türkiye ekonomisi zor bir dönemden geçiyor. Öncelikle Merkez Bankası’nın faiz artırımı öncesi ve sonrası olmak üzere ekonomide olanları toparlamak gerekebilir. Merkez, kendisinden beklenmeyen bir ölçekte faiz artırdı. %10’luk bir faiz haddini kimse beklemiyordu. Teknik olarak 425 Baz Puan olarak hesaplanan faiz artış gereksiniminin Türkçe meali %4,25 faiz artışıydı. Malum siyasi tartışmalardan dolayı Banka’nın bu beklentiye daha düşük bir artışla yanıt vermesini bekleyenlerdendim. Hemen etkisini gösteren düzenleme, ‘kırılgan beşli’nin diğer üyelerindeki gelişmelerin de direnciyle süreklilik kazanamadı.
Güney Afrika, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve Türkiye’nin içinde bulunduğu grup son dönemlerde ‘Kırılgan Beşli’ olarak anılıyor. Öğleden önce Güney Afrika’daki faiz artışı öğleden sonra Türkiye piyasasını etkiliyor. Aynı anda Amerikan Merkez Bankası (FED) tahvil alım programındaki azaltmaya ilişkin bir açıklama yapınca bu defa faiz artışı neredeyse yirmidört saatte nötralize oluyor.

Merkez Bankası faizi niye artırdı?
Faiz kararından bir gün önce Merkez Bankası enflasyon hedefini %5,3’den %6,6’ya revize etmek durumunda kaldı. Döviz kurundaki sıçrama birinci sırayı işgal ettiği için biraz gürültüye kurban gitti. Enflasyon Hedeflemesi Rejimi uyarınca enflasyon konusundaki son raporu da kamuoyuna açık bir mektupla bildirdi. Aynı konuları defalarca yazıyor olmaktan dolayı rahatsızız fakat mecbur kalıyoruz. Enflasyon Hedeflemesi Rejimi’inde para politikasının enstrümanı faiz haddidir. Hem hükümet hem de Merkez Bankası eğer döviz kurunu çıpa olarak kullanmıyorsa zorunlu olarak faizi kullanmak durumundadır. Bu politikanın başarılı olup-olmaması aynı zamanda maliye politikasının performansına bağlıdır. Bütçede içerik değil de sonuçlar bakımından bir sorun olmadığına göre geriye sadece faiz kalıyor.

Hükümet veya ekonomistler arasında faiz artışına karşı olanlar var ise öncelikle seçilen ‘Enflasyon Hedeflemesi Rejimi’ni değiştirmeleri veya bunu önermeleri gerekir. Faiz silahı sadece döviz kurunu baskılamak için değil aynı zamanda talepteki artışı frenlemek için kullanılır çünkü. Hatta öncelikle talep üzerinde daha etkili olacaktır.

Görülecektir ki; Laf kalabalığında anlaşılmazdan gelinen faiz artışı, zincirleme olarak tüketici kredilerine, kredi-mevduat faizlerine ve oradan toplam talebe yansıyacaktır. Talepteki erozyon da Merkez Bankası’nın birincil hedefi olan fiyat istikrarını sağlamaya yardımcı olacaktır. Enflasyon hedefini tutturan bir Merkez Bankası’nın da kredibilitesi yükselecektir. Merkez, dövizin fiyatlar üzerindeki baskısını hesaplayıp dikkate alarak geç kalan bir oran artırımını gerçekleştirerek doğru bir hamlede bulunmuştur.

Enflasyon Hedeflemesi ‘dövizden bana ne’ anlamına gelmiyor…
Türkiye’de fiyat istikrarına yön vermesi kabul edilen mevcut rejimin başarı şansı döviz çıpasına göre daha yüksektir. Kendi banknot matbaasında basmadığı bir paranın değerini hiçbir ülke tam olarak belirleyemez. Hele bu denli dışa açık ekonomilerde hiç belirleyemez. Bu nedenle enflasyonda ve bütçede başarı önceliğini kenara atmamak daha doğru görünmektedir.

 

 

Enflasyon umut vaat etmiyor…

Geçtiğimiz hafta bu cümleyle özetlenebilirdi: ‘Faiz artışı kurdan çok fiyat istikrarını hedefliyor’. Yıllık enflasyon %7,5-% 8 seviyesini yakaladığına göre gündemin birinci sırasını işgal etmesi gerekiyor. Dövizdeki hareketlilik bu seviyenin korunacağını ima ettiğine göre artık bazı tespitleri seslendirmek yanlış olmayacak.

Özel sektör çok önceden pozisyon almaya başlamış…
Finansal kesim dışındaki sektörlerin döviz kompozisyonu Çarşamba günü yayınlandı. Özel sektör bugünlerde sık başvurulan bir söylemin aksine döviz açıklarını kapatma konusunda 17 Aralık öncesine uzanan bir görüntü veriyor. Reel kesimin kriz öncesi öngörüsü yüksektir. Özellikle büyük sermayenin iç pazara ilişkin tahminlerinde temkinli davranması normaldi. İthalat üzerinde etkili bir büyük firma profiline karşı, ihraç pazarlarında KOBİ ağırlıklı bir model çiziyoruz. Büyükler ligi iç piyasada talep daralması kokusunu alınca döviz pozisyonunu kapatmakta gecikmemiş.

Dövizin sağladığı rekabet en üst düzeyde ama geçici…
Kurun reel kesime sağladığı rekabet gücü 2006’daki seviyeyi gördü. Reel Kur’un geldiği seviye TL’yi son beş yılda görmediği biçimde avantajlı kılabilir. Sorun şu ki, avantaj kalıcı olmayabilir. Türkiye’de enflasyon arttıkça kurun sağladığı rekabet katkısı azalmış olacaktır. Reel Kur hesabında dış ticaret yapılan ülkelerle Türkiye enflasyonu arasındaki fark dikkate alınıyor. Reel Kur’u aynı seviyede tutmak için Türkiye’de enflasyon arttıkça kurdaki değerlenme ihtiyacı kuvvetleniyor. Kur da enflasyonu tırmandırmaya devam ediyor. Velhasıl ne kur, ne de faiz, ekonominin asıl sorunlarını kalıcı değil geçici olarak çözebilirler. Hatta ancak ertelemeye ehil olabilirler.

Enflasyonda çift haneye dönüşü engellemek için…
2014’ün enflasyon hedefi daha Ocak ayında revize edildi. Yeni hedef %6,6 olunca şu anki %7,5 (düzeltilmiş haliyle 8’e daha yakın) oranından geriye bir esnemenin öngörülmesi mümkün olabilmeliydi. Enflasyonda aylık abartılardan veya iyimserlikten kaçınmak için dikkatle izlenmesi gereken göstergeler belli: Gıda ve enerji fiyatları. Dövizin gıda ve ulaştırma sektörüne etkisi gecikmedi. Enerjideki geçişin yerel seçimin ertesine sarkması daha beklenir bir tercih olacak. Ocak enflasyonundaki sıçramanın tekrarı büyük olasılıkla yaz aylarındaki fiyat düşüşleri ile aynı periyotta dengelenmek istenecektir. İmalat sanayi ve tüketici tercihleri daha düşük bir enerji kullanımını mümkün kılacaktır. Sonuçta fiyatlar genel düzeyinde sürekli bir artışın mı?  yoksa bir sıçramanın mı? görüleceği sorusunun cevabını ekonomi yönetimi verecek.

Finansal istikrarsızlık fiyat istikrarını yuttu…
Sermaye girişinde etkili olan faktörler arasında elbette geri ödeme sorunundan uzak bir finansal iklime sahip olmak ilk sırada. Bunun ölçüsü de cari açık. Son bir-iki yıldır özel sektörün döviz borçları da bir yeni ölçü olarak gündeme gelmeye başladı. İki konuda da eğilimin Türkiye ekonomisi lehine –zorunlu olarak da olsa- geliştiği bir sürece girildi. Düşük büyüme, enflasyon ve işsizlikle mücadele ile kayıplar pahasına net ihracat artışında radikal çıkışlar görülebilir.