Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar

Irak’taki sorunların olası etkileri

Musul gibi petrol bölgelerinin el değiştirmesi petrol fiyatlarını her zaman artırır. Zaten, gelişmeler çoktan petrolün varil fiyatlarına yansıdı. Ardından Türkiye’deki akaryakıt fiyatları zamlandı. Türkiye ekonomisi için büyük yük olan petrol ithalatı, vergi yükü nedeniyle tüketiciye duble olarak yansıyor. Petrol fiyatları, enflasyonun hortladığı son aylarda bazı öngörülerin gözden geçirilmesini gerektirecek.

Irak’taki sorunlar reel sektörü etkiler…

Özellikle Irak sözkonusu olduğunda, ihracat içerisinde önemli ağırlığı olan nadir Ortadoğu ülkelerinden birini görmek mümkün. Irak’ta gıda’dan taahhüt hizmetlerine kadar pek çok alanda Türk imzası var. Perakende sektöründe Türk markaları önde. Dolayısıyla, Irak pazarının istikrarsızlığı cari dengenin her iki yönünü de olumsuz etkilemiş oluyor. 

Ortadoğu’daki problem gelişen ülkeleri etkileyecek…

Irak’taki sorunların merkezinde petrol olduğuna göre sonuçlarının da petrol tüketicilerine yansıyacağını düşünmek gerekiyor. Özellikle Asya’nın hızlı büyüyen ekonomileri için petrol fiyatları ayak bağı olacaktır. Asya-Pasifik’in gelişen ekonomilerinin Batı ile ayrışan noktası, petrolü üretim için kullanmak zorunda olması. Petrolün maliyetindeki artış, büyümeleri üzerinde doğrudan etkide bulunuyor.

Faizde son durum…

Eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa 24 Haziran’daki Para Politikası Kurulu toplantısında faiz indirimi kararı çıkabilecektir. %1’e yakın bir faiz indirimi beklemek mümkün. Fakat, döviz ve petrol fiyatlarındaki öngörülerin enflasyona olası etkileri değerlendirildiğinde, faizde sadece sembolik bir indirim beklemek daha uygun bir varsayım olmalı. Çünkü, Haziran ayı sonunda daha düşük enflasyon oranları açıklanmaya başlayacaktır. Enflasyonda, Eylül’e kadar sürecek bir pozitif görünüm yeni faiz hadlerini ancak maruz gösterebilir.

Büyüme, beklentileri karşılayınca…

Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde faiz indirimi kararları Merkez Bankası üzerindeki siyasi eleştirileri hafifletebilecektir. Siyasetin para otoritesi üzerindeki eleştirisinin temelinde ekonominin büyümesi üzerindeki negatif etkisi yatıyordu. Sanırım bu algı değişti. Bir başka gelişme de Merkez Bankası bürokrasisindeki atamalar. Kadro değişimi, hükümetin taleplerine daha uygun bir politikaya yakın durulacağı yönünde güçlü işaretlerden biri olarak algılanmalı.

Risk Primi Arttı..

Amerikan Merkez Bankası (FED)’in verdiği kararlar dünya ekonomisi için her zaman yol gösterici olmaya devam etmiştir. FED’in son açıklaması sanırım Türkiye’de doğru okunmadı. Piyasaların iyi haberlere duyduğu ihtiyaçtan dolayı kararın objektif bir değerlendirmeye tabi tutulmamış olması da diğer bir güçlü ihtimal. Evet, FED faizleri düşürdü ama varlık alımlarını azaltacağını da açıkladı. Yani bir yandan ekonominin iyileştiğinin altını çiziyor bir yandan da yatırımların devamı için faizleri düşürüyor. Bu hareketin Türkiye gibi gelişmekte olan etkisi çok kısa vadede sıcak para bakımından pozitif, orta ve uzun vadede negatif olarak yorumlanmalıdır.

Parite önemli…

Irak’taki istikrarsızlık Dünya genelinde risk primini artırdı. Olayların nelere gebe olduğunun kestirilemediği bir ortamda, artan risk primini görmezden gelmek doğru değil. Türkiye için döviz kuru bandında beklenenin aksine bir yükseliş öngörüyoruz. Lehte bir değerlendirme, paritenin bozulmaması olacaktır. Euro’nun hareketi dolardaki çıkışı dengeleyebilir. Ihracat açısından asıl önemli olan Dolar ve Euro arasındaki denge.

İhracat ve kamu kaynaklı büyüme…

2014’ün ilk üç ayına ilişkin büyüme rakamları açıklandı. Çoğu tahminin üzerinde bir büyüme oranı yakalandığı anlaşılıyor. Son dönemde açıklanan bir çok öncü gösterge %4’lük bir Milli Gelir artışının olabileceğini gösteriyordu. Fakat seçim çalışmalarının sürdüğü, faiz ve kur hareketlerinin yaşandığı bir dönemde öngörüde bulunmanın güçlüğü de malum. %4,3 ile, içinde bulunulan şartlara göre beklentilerin üzerinde bir gelir artışı görüldüğünü kabul etmek gerekiyor.

Türkiye’nin tüm dönemler itibariyle %4,5-%5 arasında bir ortalama yakaladığını biliyoruz. Bazen %10’lara çıkan bazen de eksilere inen rakamların tamamı dikkate alındığında, Türkiye’nin ortalama büyüme hızı %4,8. Gelişmiş ekonomilerle yakınsama arzusunda bulunan bir ekonomi olarak asıl hedef, ortalama hızın üzerine çıkmak olmalı.

Büyümenin bileşiminde sorunlar devam ediyor…

Son yılların klasik büyüme tablolarında görülen hastalık devam ediyor. Özel tüketim %2,9 artarken, kamu tüketimi %8,6 artmış. Tüketimde devletin ekonomideki telafi edici rolünün devam ettiği anlaşılıyor. Tam da seçim öncesini kapsayan bir periyot için normal karşılanabilir. Böyle bir dönemde tüketiciden daha sert bir fren beklenebilirdi. Özellikle kredi kartı ve taksitlendirme ile ilgili önlemler dikkate alınırsa tüketimde negatif bir gelişme bile sürpriz sayılmayacaktı.

Fakat asıl sorun, ekonominin geleceği ile fikir vermesi gereken yatırım harcamalarında. Ekonomi %4,3 büyürken toplam yatırım harcamalarında %0,5’lik bir küçülme görülüyor. Tüketimde olduğu gibi yatırımda da kamu yatırımlarının %4,1 arttığı, buna karşın özel yatırımların %1,3 azaldığı anlaşılıyor. Kalıcı büyüme stratejilerini zaafa uğratan bu gelişmenin irdelenmesi gerekebilir.

Finans ve tarım sektörüne dikkat…

Büyüme rakamları arasında anomalinin ilk sırasında finans kesimi var. İlk çeyrek itibariyle %13,9’luk bir büyüme, finans sektörü için büyük başarı sayılmalı. Kur ve faiz hareketlerinin bu denli belirsiz olduğu bir dönemde bankacılık kesiminin çok iyi pozisyon aldığı anlaşılıyor. Kredi kartları ve tüketici kredilerinde yapılan düzenlemeler öncesinde yakalanan hızlı satış grafiğinin katkısı küçümsenmemeli.

Tarım sektörü için %3,9’luk büyüme, genel oranın gerisinde bir seyirle dikkat çekmeli. Büyümenin motorunu oluşturan imalat sanayinde her dönem yüksek bir performans görülmediğinde tarım sektöründe tutarlı bir gelişmeye ihtiyaç duyulacaktır.

İhracat artışı kurtarıcı rolü üstleniyor…

Türkiye ekonomisi gibi ülkelerde ihracat artarken ithalatın düşmesi veya yerinde sayması ancak nadir yakalanan koşulların bir araya gelmesiyle mümkün. 2014’ün ilk üç ayı, döviz kurunun yardımıyla böyle bir konjonktürü mümkün kıldı. İhracat artarak hem büyümeye omuz verdi hem de cari açığı düşürdü. İlk çeyrekte yakalanan %11,4’lük bir ihracat artışına karşın ithalat sadece %0,8 artış kaydetti.

Dışsatımın bu tempoda devam etmesi için Avrupa pazarının rahatlaması şart.  Avrupa için likidite artışının devam edeceği beyan edildiğine göre ihracatın önündeki tek engel, ekonomi dışındaki riskler olabilir.

Enflasyonda ‘Olağan Şüpheliler’…

Faiz tartışmasının ardından Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın Bakanlar Kurulu’na yaptığı sunum gündemde yer tutuyor. Sunumun ertesinde Bakanlar Kurulu Sözcüsü Bülent Arınç Merkez Bankası’nın bağımsızlığının önemini bir de Bakanlar Kurulu adına tescil atmak istedi. Fakat Mayıs ayı enflasyon rakamları TÜFE için %9,66 olarak açıklanınca, enflasyon tartışması yeniden başladı. İşin gerçeği %10’a dayanan bir enflasyon, yıllık %5’lik hedefe göre bir ‘sapma’ değil ‘hedefi terk etme’ olarak algılanmalı.
Sivri biber ve domates…
En yüksek fiyat artışlarında her zaman listenin başında bir meyve-sebze bulunur. Basın da vatandaş da biraz dalgasını geçtikten sonra bir başka ayın zam şampiyonu salatalık oluncaya kadar petrol fiyatlarıyla idare edilir. Bu defa gıda fiyatlarında gerçekten bir tırmanış var. Örneğin gıda fiyatlarında 12 aylık tüketici enflasyonu %14,11. Yani tüketiciye yansımamış yaklaşık %4 oranında bir maliyet baskısı ortada duruyor. Benzer bir fark ulaştırma maliyetlerinde de (%13,11) görülüyor.
Gıda grubunun etkisi niye yüksek?
İşlenmemiş gıda fiyatlarındaki artışlar Türkiye’deki enflasyonu yüksek oranda etkiliyor. Çünkü Türkiye’de hanehalkının harcama kalıpları içerisinde gıda harcamaları %25’lik bir yer tutuyor. Bu nedenle gıda fiyatlarındaki artışlar gelişmiş ekonomilere göre ekonomiyi yönetenlerin kabusu haline gelebiliyor.
Cari açıkta ve kredi artışlarında azalma görülüyor…
Söze Merkez Bankası’nın sunumu ile başlamıştık. Sözkonusu sunumda cari açıktaki düşüşün altı kalınca çizilmiş. Nitekim Nisan ayı ihracatı %7,9 artarken, aynı ayın ithalatında %9,5 azalma görülüyor. Reel Döviz Kuru 2013 Eylül ayı ile aynı seviyeye gelmişken, dış açığın bu kadar keskin düşüşü ancak özel sektörün sert freni ile mümkün olabilir. Finansal kesim dışındaki firmaların döviz varlık ve yükümlülükleri izlendiğinde, sert fren izlerinin dış kaynak teminine yansıdığı anlaşılıyor.  Döviz varlığıyla borcu karşılaştırıldığında 2013’ün Aralık ayında -174 Milyar Dolar olan net döviz pozisyonu, son açıklanan ayı yani 2014’ün Mart ayını içerdiğinde 166 Milyar Dolar’a gerilemiş.
Rezerv kullanımında sorun olur mu?
Merkez Bankası döviz atağına karşı geliştirdiği enstrümanların yanısıra, rezervlerinden de bir kısmını eritmek durumunda kalmıştı. Cari açık düştüğü için döviz talebindeki anomali süreklilik kazanmadı. Yine de sert bir döviz atağı ile karşılaşmamak için reel sektörün kısa vadeli net döviz pozisyonuna göz atmak gerekiyor.  Manzara fena değil. Özel sektör belki de borçlanamadığı için 2013 sonu itibariyle -17,6 Milyar Dolar olan pozisyonunu, – 9,4 Milyar Dolar’a kadar geri çekmiş durumda.
Rekabet gücü gerilemeye başladı…
Reel kur rakamları ilginç bir konuya daha dikkat çekebilir. Bugün açıklanan ithalat rakamları, eski kura göre verilmiş dış alım kararlarının etkisinden oluşuyor. Aynı şekilde ihracat da daha rekabetçi bir kur seviyesinden yapılmış kontratların yansıması.  Dış ticaret kura uyum gösterdikçe, cari açıktaki düşüş yumuşayacak.
Fiyatlar geriye doğru esnek değil…

Mevcut enflasyonun bir bölümü döviz kurundaki sıçrama kaynaklı idi. Bazı ürünlerde dövizdeki fiyat geçişlerinin sürdüğü yazılıp çiziliyor. Enflasyon sarmalına girilen bir ekonomide olanlar bizde de oluyor. Döviz kaynaklı sıçrama sonrasında, döviz kuru geriye geldiğinde bile fiyatlar seviye kaybetmiyor. Kredi genişlemesindeki gerileme fiyat istikrarı konusunda piyasalar üzerinde terbiye edici olabilir. Genişleyen kredilerin içinde tüketicinin kullandığı oran gittikçe azaldığına göre, özel kesimin yurt içi talebinde sürpriz bir artış beklemek mümkün görünmeyecektir.

Merkez Bankası’nın konumu tartışılıyor…

Son bir yıldır Merkez Bankası’nın faiz haddini belirleme konusundaki tavrı eleştiriliyor. Hükümet cephesi faizlerin yüksek olduğundan şikayetçi. Ekonomistler de faizlerin yeterince veya zamanında artırılmadığı konusunda ısrarcı. Sonuçta Merkez de ‘iki cami arasında beynamaz’; ‘ne İsa’ya ne Musa’ya’ yaranabiliyor. Çok boyutlu bir tartışma. Merkez Bankası’nın bağımsızlığından, faiz haddinin doğru tespit edilip-edilmediğine kadar bir çok alana yayılan konu, en son hükümet içerisinde de görüş ayrılığına sebep oldu.
Grup Toplantısının Ardından…

Salı günkü Ak Parti grup toplantısında Başbakan’ın Merkez Bankası’nın faiz haddi tespitinde yeterli indirim sağlamadığına ilişkin görüşünü kürsüden sert bir dille ifade etmesi tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. Ekonomiden Sorumlu Koordinatör Bakan Ali Babacan bağımsız kurumların önemini hatırlattı. Maliye Bakanı da Merkez Bankası’nın en doğru değerlendirmeyi yapacağını beyan etti. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ise faiz konusunda Başbakan’la aynı görüşte olduğunu sık sık ifade ediyor zaten. Demek ki, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve faiz oranı konusunda ekonomi yönetimi içinde de farklı görüşler var.
‘Kırmızı Bakiye’ye doğru…
2001 krizinden sonra ekonomik program içerisinde yer alan en önemli başlıklardan biriydi Merkez Bankası bağımsızlığı. Çünkü kriz öncesinde yıllar boyu hazine kağıtlarını almaya zorlanarak para basan bir Merkez Bankası vardı. Hükümetlerin ne zaman başı sıkışsa Merkez Bankası’na bono ve tahvil satar, karşılığında kamu harcamalarını fonlama imkanına kavuşulurdu. Merkez Bankası’na borçlanan Hazine, borçlarını geri ödemeyince, ödenmeyen bu miktara bürokraside ‘kırmızı bakiye’ adı verilirdi. Karşılıksız basılan paranın enflasyonu artırdığını da söylemeye gerek yok. Hazinenin her yıl genel bütçe ödeneklerinin %15’i tutarında avans çekme yetkisi de bu enflasyonist politikanın yasal kılıfı haline gelmişti.
2001 sonrası durum…
Krizden çıkış için hazırlanan istikrar programı içerisinde Merkez Bankası Yasası bu bakımdan önemli bir yer tuttu. Merkez Bankası’nın karşılıksız para basması mümkün olmaktan çıkarıldı. Enflasyon Hedeflemesi rejimi getirilerek Merkez’e yüklenen fiyat istikrarı (enflasyonla mücadele) görevi, kamuoyuna hesap verilen bir mekanizmaya kavuşturuldu. Merkez Bankası enflasyon hedefini aştığında Kamuoyuna Açık Mektupyayınlayıp politikasının neden ve sonuçlarını açıklıyor. Bu sayede kamu açıkları ile ilgili politika da programa uygun seyredince, uzun yıllar başarılı olan bir fiyat istikrarı profili çizildi.
Mali kuralı hatırlayan var mı?
2010 yılı yazında Ali Babacan’ın gündeme getirip kamuoyunda tartışmaya açtığı bir konuydu. Bir çok teorik ve pratik temeli olan mali kuralın esası büyüme ile bütçe dengesi arasında bir formül yardımıyla irtibat kurmak. Tıpkı enflasyon hedeflemesinde olduğu gibi piyasalara önceden belirli bir ekonomi politikasının yol haritasını sunup beklentileri iyileştirmek. Konu tam pişirilip yasalaşmaya hazırlanırken Bakan Ali Babacan mali kural uygulaması ile ilgili çalışmanın bir daha gündeme gelmemek üzere rafa kalktığını söylemişti.  Sanırım Merkez Bankası olayı da benzer bir en üst düzey müdahalenin izini taşıyacak.
Merkez Bankası Yasası değişebilir…

Önümüzdeki günlerde Merkez Bankası Başkanı’nın atanması ve Merkez Bankası’nın görevleri ile ilgili bir çok konuyu içeren bir dizi değişiklik gündeme gelebilir. Bu noktadan sonra Merkez Bankası’nın bağımsızlığına ilişkin vurgu yapılsa da inandırıcılığı sınırlı olacaktır. Kesinlikle bir değişiklik yapılacaksa fiyat istikrarı görevinin yanına ABD’deki gibi işsizlik oranını da hedefleyen bir yeni rejim tasarlanabilir. Böylece hem Başbakan’ın arzusu hem de bağımsız bir Merkez Bankası’nın varlığı en azından yasal zeminde mümkün hale gelir. 

Roma’dan Soma’ya…

Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) bugünkü Avrupa Birliği’nin nüvesi. AKÇT’nun mazisi Avrupa Ekonomik Topluluğu’na, AET de zamanla Avrupa Topluluğu’na dönüştü. Uzun yıllar başka bahanelerle ağır sanayinin hammadesi sayılan kömür ve çeliğin savaşını veren Avrupa Ülkeleri savaşmakla bir yere varılamayacağını anlayıp yükselen ABD’ye karşı rekabet üstünlüğünü ele geçirmenin hesaplarını yapmaya başlamışlardı. 2002’deki Euro da en az diğerleri kadar önemli bir adımdı.
2004 yılında Türkiye’nin de imza koyduğu 1957 tarihli  Roma Anlaşması’nın ilk kez imzalandığı yerde AB’nin anayasası sayılan sözleşmeye yeni imzalar atılmıştı. Türkiye’nin yönü iyiden iyiye belli olunca 2009 yılında yürürlüğe girecek Avrupa Anayasası’na imza koyması uygun görülmüştü. Bütün bunları Türkiye’nin demokratikleşmeye dönük yüzünü hatırlatmak için yazıyorum. Demokrasinin işgüvenliği de dahil tüm bir hukuk ve ekonomik sistemini dayandırdığı uygarlık müktesebatından uzaklaştıkça nasıl bir rotaya doğru yol alacağını daha iyi anlamak için…
Gümrük Birliği ve tam üyelik müzakerelerinde takınılan tavır nedeniyle AB’den hiç de haz etmeyen bir vatandaş olarak tam üyelik değil Avrupalılık vizyonunun bir uyum zorunluluğu nedeniyle takip edilmesinden yana oldum.

Soma’dan Toma’ya…

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerine  imza atmayan sayılı ülkelerden biri olduğumuz sıklıkla anons  edilirken, büyümeyle sosyal haklar, ulusal güvenlikle demokrasi arasında salınıp durduğumuz on yıllar saymakla bitmiyor. Soma’daki olayda bir de tartışmayı da bilmediğimiz gerçeği ile yüzleşmiş olduk.

Üniversite öğrencileri derste siyaset konuşmayı pek seven bir topluluktur. Bu isteğin su yüzüne çıktığı durumlarda onlara ‘camide, kışlada, okulda siyaset olmaz’ düsturuyla yanıt verilmesini uygun bulanlardanım. Fakat konu tarihin süzgecinden geçerek insan uygarlığının ulaştığı demokratik ve ekonomik standartlara gelince yorum yapmaktan kaçınmaya gerek yoktur. Dünya’da yaşayan her bir insanın hakkı olan yaşama hakkı gibi tartışılmaz konular, iş güvenliği gibi esaslar siyaset dışı alanlardır. Bunları tartışmaya başladığınız zaman bir bakmışsınız yönünüzü bambaşka bir rotaya dönmüşsünüz. Görülüyor ki, son günlerde, güvenlik vesvesesi ile gerçek güvenlik sorunu arasındaki farkı kavrayamamak da devleti dönüştürmeye başlamış.

Gezi’den sonra…
Yazının başında Roma Anlaşması’na atıf yapmıştım. 2004 yılında Türkiye ,  AB Anayasası’nı paraflarken nasıl bir siyasi-ekonomik atmosferdeydi?,  bugünlerde nasıl bir iklimde? karşılaştırmasını yapmak için…. Çağdaş bir demokratik hukuk devleti ve modern bir ekonomiye giden yolculuk uzun soluklu ve çeşitli kazanımlardan ödün vermeden çıkılması gereken bir sefer.

Gezi olaylarından sonra Kuzey Afrika’dan başlayıp Şam’a kadar gelen ateşin alevleri bize de mi sıçradı?diye düşünen bir devlet aklı hakim olmaya başladı. Bir yıldır her toplumsal olaya bir dış mihrak, en küçük bir direnişe medyanın kışkırtması gözüyle bakılır oldu.

Böyle toptan değerlendirmeler yerine olayların sebep-sonuç ilişkilerini irdeleyip gerçek nedenlerini analiz etmek gerekmez miydi? Mesela AB tam üyelik müzakereleri başladığı yıllar ve ertesinde oluk oluk akan yabancı fonlar, dış ve iç basında olumlu değerlendirmeler ve %10’lara dayanan büyüme oranları varken bu dış mihraklar, paralel devlet veya dış basın kuruluşları niçin Türkiye lehine yorumlar yapıyorlardı?

Enflasyonda fazla seçenek yok…

Konu gıda fiyatları olunca enflasyonun yükselme eğilimi kırılamıyor. Bir yıllık hedefe 4 ayda ulaşan fiyat artışlarında talebi esnek olmayan mal ve hizmetlerin başında gıda geliyor. Sadece Türkiye’de değil Dünya’da da gıda fiyatlarında bir artış görülüyor. Türkiye özelinde gıdanın enflasyon sepeti içerisinde ağırlığı son derece önem taşıyor.
Çekirdek enflasyon rakamları da gelecek enflasyonda birkaç aydan az olmamak üzere bir katılığın var olduğunu gösteriyor. Yaz aylarında yine gıdadan gelen fakat bu defa indirim şeklindeki fiyat hareketleri, döviz kurundaki geçişin sona ermesi ile birlikte etkili olmazsa enflasyondaki ivmenin kırılması zor görünüyor. Faiz ve diğer enstrümanlar yeterince kullanılmışken talep yönünden fedakarlık beklemek uygun olmayacak.  Yıllık %13,15 oranında artan gıda fiyatları ile %9,38’lik bir TÜFE gerçekleşmesi henüz fiyatlar genel düzeyine yansımamış bir boşluğun varlığını gösteriyor.
Vergi rekortmenleri açıklandı…
Türkiye’de sermayenin el değiştirdiği söylenen bir süreçte vergi rekortmenleri listesinde kayda değer bir değişiklik bulunmaması akla iki ihtimali getirebilir. Birincisi; Sermaye gerçekten el değiştirmiyor. Bu sadece basına yansıyan bir şehir efsanesi. İkinci ihtimal; Sermaye kayıtdışı alanlarda birikiyor. Konu vergi olunca kendiliğinden bir olasılık daha gündemde: Türkiye’de servet ve sermaye değil diğer gelir unsurları vergilendiriliyor. Gelir vergisi tevkifatı, KDV ve ÖTV’ye dayalı bir vergilendirme ile el değiştirdiği söylenen sermayenin vergilendirmesi sağlanamıyor. Özellikle menkul değerlerde sorun daha çok göze çarpıyor.
Transatlantik Yatırım ve Ticaret Ortaklığı Anlaşması (TTIP)…
Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, ABD ile AB arasındaki anlaşma ile ilgili görüşlerini açıkladı ama sanırım ekonomi gündeminin yoğunluğundan dolayı konu yeterince irdelenmiyor. ABD ile AB, aralarında kurmaya çalıştıkları bir ortaklık anlaşmasıyla kendi aralarındaki ticareti kolaylaştıran ve ticaret hacmini artırabileceği düşünülen bir sürece imza atıyor. Dünya ekonomisi açısından son derece önemli bu anlaşmanın Türkiye ekonomisi üzerinde de dolaylı etkileri olabilecek. Yeterince lobi yapılırsa TTIP’nin içerisinde yer bulmak mümkün olabilir.
Safları sıklaştırmak…
TTIP’nın asıl hedefi Çin ve yükselen Asya’ya karşı bir merkez batı bloğunu resmileştirmek. Çünkü Şanghay Beşlisi’nin üzerine Hindistan, Japonya, Güney Kore ve Pakistan’ı eklediğinizde nüfus olarak ABD ve AB’nin çok üzerinde bir  üretici-rekabetçi nüfusa karşı bir güç birliği yapılması hedefleniyor.  Bu anlaşmaya dahil olunmadığı takdirde Türkiye için Gümrük Birliği’nde kalmak tümüyle bir kayıp haline gelecek.
AB ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasına göre AB’nin taraf olduğu dış ticaret anlaşmalarını Türkiye de belirli koşullarla kabul etmiş sayılıyor. Dolayısıyla hiçbir avantaj sağlayamayacağımız ABD pazarına AB’nin verdiği tavizlerin verilmesi durumunda kalınacak. TTIP, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi kadar ekonomi basınının da tartışması gereken konuların başında geliyor.

Dış ticaret lehte gelişiyor…

2014 yılının ilk çeyreğine ilişkin dış ticaret rakamları açıklandı. Açıktaki gerilemenin içinde yine ilginç bir altın ihracatı katkısı görünüyor. Altın hariç dış dengede beklendiği gibi pozitif bir eğilim görülüyor. Dış ticarette döviz kurunun getirdiği avantaj geçici olduğuna göre, önümüzdeki dönemde başka koşulların da lehte gelişmesini beklemek zorundayız. Avrupa ekonomisinde hareketlilik artarsa ihracattaki avantajımız sürdürülebilir hale gelir. Diğer faktör, Türkiye’nin büyüme rakamlarının %2-3 aralığında kalması. Maalesef, şimdilik öngörüler bu yönde. Büyümeden taviz vermeden veya küçülmeksizin ihracatta sıçrama sağlamayı henüz beceremedik. İhracatla ilgili kalıcı iyileşme için umut vaad eden diğer alan dış ticaret hadleri. Kabaca, ihracat fiyatlarının ithalat fiyatlarına bölünmesinden elde edilen hadler konusunda son dönemde Türkiye lehine bir eğilim göze çarpıyor.
Enflasyon hala yüksek…
Geçtiğimiz Çarşamba günü Merkez Bankası Enflasyon Raporu açıklandı. Enflasyon Raporu önemli bir belge ve niyet beyanı özelliği taşıyor. Ciddiye almakta yarar var. Olayı basitleştirerek anlatmaya çalışırsak, Türkiye ekonomisinin 2014 yılı sonu resmi enflasyon hedefi %5. Merkez Bankası’nın belirli hesaplamalarla yılsonu itibariyle beklediği enflasyon oranı %7,5. Şu anda enflasyon %8’i aşmış durumda. Fiyat istikrarını etkileyen bir numaralı faktör döviz kurları ve efektif talep olduğuna göre, kurların istikrarlı, talebin de aşağı yönlü gelişmesi gerekiyor. Talep üzerindeki başat etkenlerin başında faiz haddi geliyor.  Faiz haddi krediler üzerinde etkili olurken, talepteki genişlemenin önüne bir de kredi kartları ile ilgili düzenlemeler getirildi. Döviz kuru da nispeten istikrara kavuştu. Petrol fiyatlarında da aşağı yönlü bir hareket var. Sorunun çözümü için Haziran sonrasını beklemenin nedeni, kur kaynaklı fiyat geçişlerinin etkisini yitirmesi ile siyasi havanın netleşmesi olmalı.
Faizde ibre aşağıya doğru…
Enflasyonda kayda değer bir mesafe kaydetmek için bir iki aya daha ihtiyaç var. Tüketici kredilerindeki dramatik düşüş reel sektöre yansımaya başlayacaktır. Yatırım talebini de etkileyecek bu gelişmeler, talebi kamu sektöründen gelecek sinyallere bağlı kılıyor. Döviz kurunda bugünkü durum sürdürülürse faizde indirim beklemek olağan ve doğru olacaktır. İçinde bulunulan süreç, Merkez’in siyasetin baskısını hafifletmesi için cazip bir fırsat olarak değerlendirilmeli.
İstikrar pozitif beklentiye eşdeğer…
Dünya ekonomisinin ana oyuncularından IMF, Türkiye ile ilgili büyüme tahminini aşağı yönlü revize etti. Standart and Poors (S&P) Türk Hazinesi ile yeni bir derecelendirme anlaşması için sayfa sayfa beyanatlar yayınlıyor. İç pazarda ise özellikle kur baskısının hafiflemesi, seçim sonrasında bir istikrar havası estiriyor. Türkiye ekonomisinin dış aktörlerdeki algısı ile iç piyasadaki yorumlar arasında fark büyümeye devam ediyor. Reel kesimin beklentilerindeki olumlu değişim, düşük ama sürdürülebilir büyümenin artık Türk ekonomisinin kabul edilen bir gerçeği haline geldiğini gösteriyor.
Finans kesiminin güç kaybı önlenecek…

Dünya ekonomisinin de etkisiyle finans kesiminin kar kayıpları devam ediyor. Faiz oranındaki iniş-çıkışlar, bireysel ürünler üzerindeki regülasyonlar belirsizlikleri artırdı. Merkez, seçimden önce borsayı ve özellikle bankacılık hisselerini uçuran açıklamasının arkasında durup munzam karşılıklara faiz ödeme noktasına gelebilir. Finans piyasasını sadece regüle etmek çözüm değil. Fonların geri çekilmesini önlemek için bankacılık alanındaki kar erozyonunun etkilerini hafifletmek gerekiyor.

Kırmızı Pazartesi

Bir cinayetin ardından yapılan soruşturmada işlenen suçun adım adım yaklaştığını anlatan bir roman. Geçtiğimiz hafta vefat eden G. G. Márquez tarafından kaleme alınmıştı.  Márquez’in tüm dünyada iz bırakan bir yazar olduğu muhakkak. Kırmızı Pazartesi metaforu da uzun süredir yaklaşmakta olan tehlikenin gerçekleştiği, risklerin realize olduğu zamanlarda kullanılır olmuştu. Aziz Nesin’in ‘du’ bakalım n’olcak?’ öyküsünü tercih ederim. Ekonomide beklenen risklerin gerçekleştiği dönemlerin bir bir yaşandığı son yıllarda da bu ve benzer öykülere atıf yapılmış olmasını yadırgamamak gerek.

 

Hazine Garantisi…

Borç üstlenimi adıyla yeniden vizyonda. Geçmişte belediyelerin borçları dolayısıyla sık sık gündeme gelmişti. Şahsen bu tür garantilerin piyasa ekonomisinin rekabetçi yapısını zedelediğini düşünmekle birlikte konu hakkında bir parça daha tartışılmaya ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor.

 

Mevduata sınırsız güvenceyi hatırlayalım mı?

Bu alanda verilebilecek bir diğer örnek de mevduatlara verilen devlet garantisiydi. Literatüre banka hortumlama olarak geçen olayların ayyuka çıktığı ve devletin bankalara el koyduğu bir dizi operasyondan sonra söz konusu garantinin sınırı daraltıldı. Mevduata verilen sınırsız garanti bana göre hortumcuları suça sevk eden nedenlerin başında geliyordu. ‘Hırsızın hiç mi kabahati yok?’ denilebilir. Ama hem mevduat sahibinin hem de banka patronlarının bu denli rahat bir kredi alış verişinde bulunmasının altında yatan birincil sebep ‘nasıl olsa arkamda Hazine var’ diye düşünmeleri olabilir.

 

Elbette tek sebep bu değildi.

 

Devlet de o gün kamu açıklarını fonlamak için yüksek oranda iç tasarrufu bankalara ve bankalardan da Hazine’ye aktarmak adına ‘merak etmeyin paralarınız bankalarda güvencede’ diyerek aslında kendi borçlanma kaynaklarını garanti altına almış oluyordu.

 

Altyapı yatırımları…

Yeni düzenleme ile belirli limitleri aşan kamu yatırımlarını üstlenen firmaların finansal açmazla karşılaşması halinde, borçlar Hazine tarafından ödenecek. ‘Ne var bunda?’ diye sorulacak olursa;

 

Hazinenin borç üstlenimi sadece bundan sonraki değil hâlihazırda ihalesi yapılmış ve yürüyen projeleri de kapsamına alıyor. Yani maç oynanırken kural değişmiş oluyor. Böyle bir garantinin alınabileceği bilinse ‘Yap-işlet-devret’ ihalelerinde devlet açısından belki de çok daha avantajlı fiyatlar sağlanabilecekti.

Yap-işlet-projelerinde özel sektör yatırım maliyetini üstleniyor. Yatırımın inşası sırasında devletin cebinden para çıkmıyor. Ama devlet, yatırımın tamamlanmasının ardından bir süre gelirlerinden vazgeçmiş oluyor. Vazgeçilen gelirin üzerine bir de projenin aksaması nedeniyle üstlenilecek borç yükü eklenirse, kamu kesimi açısından yap-işlet-devret modelinin nasıl bir avantaj sağlayabileceği muğlak görünüyor.

Hazine toplum adına finansman garantisi verip öte yandan gelirlerinden vazgeçeceğine, yatırımları bizzat kendisi gerçekleştirip vazgeçtiği kadar geliri niye cebine koymuyor? Firmalar inşaat ve işletim sürecinde maliyet bakımından etkin davranmak zorunda hissetmedikleri bir projede ‘nasıl olsa arkamda devlet var’ deyip gevşek davranırlarsa, devlet, sözleşmenin iptali veya diğer yaptırımları uygulayabilecek mi? Yatırımcıyı zor durumda bırakacak böyle bir yaptırım sonunda oluşacak riski Hazine ödeyecek olduğuna göre, olası bir yaptırım kararını alacak kamu otoritesi ne kadar objektif davranabilecek?

gibi soruların veya risklerin varlığını peşinen kabul etmek gerekiyor.

 

Du’ bakalım n’olcak?..

Ekonomide sıçrama için…

Twitter temsilcileri Hükümet yetkilileri ile görüştü. Bundan sonra da görüşeceklerdir. Türk hükümetinin talebi öncelikle Twitter’ın Türkiye’de bir ofis açmasını sağlamak. Türkiye’de ofisi olan herhangi bir yabancı şirket gibi vergi başta olmak üzere Twitter’ın da yerel kanunlara tabi olmasını olanaklı hale getirmek. Vergi konusunda Twitter’ın bir firma olarak ek bir yükümlülüğe girmeyeceğini biliyor olmalıyız. 
Bu şirket zaten Türkiye’deki veya Dünya’nın herhangi bir başka ülkesindeki gelirleri bakımından Amerika’daki vergi kanunlarına göre vergiye tabi. Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmaları çerçevesinde Dünya’nın pek çok şirketi, elde ettiği toplam kazanç üzerinden kendi ülkesinin vergi makamlarına karşı sorumluluğunu yerine getiriyorsa mükerrer olarak vergilendirilmiyor.
Aynı hak tabii ki Türk şirketleri için de geçerli. Elbette yatırım yapılan ülke ile Türkiye arasında Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşması mevcut ise.
İşsizlik oranı stabilite kazandı… 
Siyasal alandaki gerginlikler yatırımcıyı etkilemişti. Fakat Ocak ayı işsizlik rakamlarına bakılırsa tarım dışı işsizlikte tablo hiç de iç karartıcı görünmüyor. Özellikle tedirginliğin egemen olduğu ayları içeren işsizlik oranlarında bir yükseliş görünmemesi sevindirici. Çünkü istihdam piyasasında her zaman bir zaman boşluğu (time gap) oluşur. Kriz veya başka istikrarsızlık ortamlarının başlangıcında işten çıkarmalar olur. Fakat sorunlar aşıldıkça geri dönüşler aynı hızda değil daha yavaş yapılandırılır. Ocak rakamlarında benzer işaretler görünmüyor.   

Yeni bir ivme yaratmak kolay olacak mı?
Bir iki yıldır dersimiz “yapısal reformlar”. Türkiye ortalama büyüme rakamlarına hapsolmaya başladığında konuşulup sonra unutulan bir kavram. Sorunun en bariz belirtisi de cari açık. Türkiye hızlı büyürken verdiği cari açığı, ihtiyaç duyduğu dövizi, düşük büyüme oranlarında da talep etmeye başladı. Demek ki iç piyasanın ithal ürünlerine karşı rekabet gücü azaldı. 

Bu noktadan hareketle ekonomide ihtiyaç duyulan sıçramanın nasıl sağlanacağı veya neden başarılamadığı sorgulanır hale geldi. Yerli üreticiyi harekete geçirmekten bir yolu olarak sürdürülebilir büyümenin anahtarı nerede? Sorun teknoloji ise Türkiye bu teknolojik sıçramayı neden sağlayamıyor?

Döviz ihtiyacı arttı… 
Dünya ekonomisinde finansal genişleme süreci sona ererken dış kaynağa ihtiyaç duyan Türkiye ekonomisinin açmazı katmerlendi. Çünkü sadece büyümek için değil aynı zamanda borç geri ödemelerinde ihtiyaç duyulan dövizi de ülkeye getirmek zorundayız. Özel sektörün önümüzdeki bir yıl içerisinde sadece geri ödemeler için ihtiyaç duyduğu rakam 70 Milyar Dolar. Bunun dışında Türkiye’nin milli gelirinin %7’si civarında bir dövizi de ülkeye getirmesi gerekiyor.

Korumacılığı harekete geçirmekte geç kalıyoruz…
Dünya ekonomik sisteminde teknoloji odaklı üretim, her zaman devlet desteği ile başlatılıyor. Bizzat üretim yaparak değilse de, devletler, üniversiteler, enstitüler, askeri kurumlar, bakanlıklar eliyle yüksek teknolojinin gelişmesini destekliyorlar. Yeni teknolojiler arasında ürün değeri taşıyan unsurlar arasından ihtiyaç duyulanları, savunma, sağlık, iletişim gibi kamu hizmetlerinde kullanan devletler, daha sonra bu ürünlerin pazarlanmasına ön ayak oluyorlar. 

Türkiye ekonomisi yeni teknolojiyle ürün pazara çıktıktan sonra tanışmış oluyor. Türkiye ekonomisinin yeni ürünleri uyarlama kabiliyeti yüksek. Fakat yeni ürünün yaşam eğrisinde zirve yaptığı noktada bir benzerini üretmeye başlamak ekonomik olmuyor. Bu aşamadan sonra, ithalat seçeneği hem zaman hem de maliyet bakımından daha avantajlı görünüyor. 

Faiz oranı tartışması..

Döviz kuru düşmeye başlayınca Başbakan faizle ilgili görüşünü
basın aracılığıyla aktardı. Hemen ardından Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi
aynı görüşü tekrar etti: “Merkez Bankası’nın özel sektörü cesaretlendirmesi
gerekiyor” diyerek. Başkan Erdem Başçı da “faiz indiriminin kademeli

olarak sağlanabileceğini”ni söyledi. Çünkü aynı günlerde temel enflasyonun
%9’a tırmandığı açıklanmıştı. Mart sonu itibariyle TÜFE’nin %8,4 olduğunu da
unutmayalım.

Faiz oranından herkes başka bir şey anlıyor…

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise Merkez’in bağımsızlığının maliye politikası
için bir güvence olduğunu farkındalığıyla müdahale içeren konuşmalara katılmadığını üstü kapalı da olsa beyan etti. Kamuoyunun kafasını karıştıran bu konuyu
doğru anlamak için ekonomi yönetiminde herkesin faiz haddinden başka bir kavramı
anladığını bir kenara yazalım.

Başbakan faizi bir maliyet olarak görüyor…

Türkiye ile ilgili büyüme tahminleri aşağıya doğru revize oluyor. Uluslararası mecralardan gelen son rakam 2014 için %2,3. Yerel makamların hedefinin yarısı. Seçimden sonra yeni bir yatırım ortamının oluşmasını isteyen Başbakan için reel sektör yatırımcısının faiz maliyeti ne kadar düşük olursa yatırımlar o kadar artar. Kendi içinde tutarlı. Seçime giren siyasetçi, büyümenin en önemli dinamiği olan tüketim-yatırım döngüsünün kesintisiz devamını isteyecektir. Arz yönlü iktisat politikasının bir kanadında düşük faiz var. Fakat diğer kanadında da vergi oranında azalışlar olmalı.

Merkez Bankası cephesinden bakalım: Enflasyonun iç talep dinamiklerinden beslendiği ortada. Döviz bugün için değer de kaybetmiş olsa geçtiğimiz üç aylık dönemin kur artışı fiyatlara geçiş yapmaya devam ediyor. Talebin önüne faiz engelini
getirmezseniz belli ki henüz tüketiciye yansımayan en az %1’lik maliyet fiyatlara eklenecek. Temel enflasyonla (%9,3) TÜFE (8,4) arasındaki fark bunu gösteriyor.

Ikinci bir konu ; Portföy yatırımlarının telafisinde hala faiz desteğine ihtiyaç duyuluyor. Faiz haddi hem yabancı yatırımcıyı cezbediyor hem de içeride tüketimi baskı altında tutuyor.

Bir başka realite, reel faizin düşük hatta çoğu zaman negatif olması. Örneğin; TÜİK ‘in açıkladığı Mart sonu itibariyle finansal yatırım araçlarının getirilerine bakılırsa, mevduat faizi aylık %-0,70, Devlet iç Borçlanma Senetleri %-0,39 negatif reel getiri sağlamış. Yıllık ortalamada bu rakamlar daha da yüksek kayıplar yaşandığını gösteriyor (Daha ayrıntılı bilgi için: http://www.tuik.gov.tr/HbGetir.do?id=16140&tb_id=1).

Arz Yönlü İktisat uygulanacaksa…

1980’lerin Amerika’sında bir arz yönlü iktisat modası esmiş, yatırım ve tüketim harcamalarının artması için kamunun ekonomiye en az şekilde müdahelesi hedef alınmıştı. Daha sonra Ronald Reagan’dan adını alan Reaganomics’in bakış açısında faizden çok düşük vergiler köşe taşıydı. Türkiye’de bütçe denkliği kavramı ekonominin tek tutar tarafı olduğu için Hükümet’ten böyle bir hamle beklemek gerçekçi değil.

Rant Vergisi…

Geçen hafta Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz’ın tartışmaya başladığı rant vergisi ile dolaylı vergilerden bir bölümü arasında bileşim tercihi yapılabilir. Toplam denge bozulmaksızın tüketim üzerindeki vergilerin oranlarında yapılan indirim, rant vergisinden gelecek yeni gelir kalemi ile finanse edilebilir.

Herşeyde rağmen Rant Vergisi, Türkiye gibi ülkelerde bir süre daha tartışılmadan olgunlaşacak bir konu değil. Zira, hatırlayanağı üzere kısa bir süre önce Büyükşehir Belediyeleri içerisinde kalan konut projeleri ile ilgili KDV düzenlemesi yürürlük kazanmıştı.