Musul gibi petrol bölgelerinin el değiştirmesi petrol fiyatlarını her zaman artırır. Zaten, gelişmeler çoktan petrolün varil fiyatlarına yansıdı. Ardından Türkiye’deki akaryakıt fiyatları zamlandı. Türkiye ekonomisi için büyük yük olan petrol ithalatı, vergi yükü nedeniyle tüketiciye duble olarak yansıyor. Petrol fiyatları, enflasyonun hortladığı son aylarda bazı öngörülerin gözden geçirilmesini gerektirecek.
Irak’taki sorunlar reel sektörü etkiler…
Özellikle Irak sözkonusu olduğunda, ihracat içerisinde önemli ağırlığı olan nadir Ortadoğu ülkelerinden birini görmek mümkün. Irak’ta gıda’dan taahhüt hizmetlerine kadar pek çok alanda Türk imzası var. Perakende sektöründe Türk markaları önde. Dolayısıyla, Irak pazarının istikrarsızlığı cari dengenin her iki yönünü de olumsuz etkilemiş oluyor.
Ortadoğu’daki problem gelişen ülkeleri etkileyecek…
Irak’taki sorunların merkezinde petrol olduğuna göre sonuçlarının da petrol tüketicilerine yansıyacağını düşünmek gerekiyor. Özellikle Asya’nın hızlı büyüyen ekonomileri için petrol fiyatları ayak bağı olacaktır. Asya-Pasifik’in gelişen ekonomilerinin Batı ile ayrışan noktası, petrolü üretim için kullanmak zorunda olması. Petrolün maliyetindeki artış, büyümeleri üzerinde doğrudan etkide bulunuyor.
Faizde son durum…
Eğer olağanüstü bir gelişme olmazsa 24 Haziran’daki Para Politikası Kurulu toplantısında faiz indirimi kararı çıkabilecektir. %1’e yakın bir faiz indirimi beklemek mümkün. Fakat, döviz ve petrol fiyatlarındaki öngörülerin enflasyona olası etkileri değerlendirildiğinde, faizde sadece sembolik bir indirim beklemek daha uygun bir varsayım olmalı. Çünkü, Haziran ayı sonunda daha düşük enflasyon oranları açıklanmaya başlayacaktır. Enflasyonda, Eylül’e kadar sürecek bir pozitif görünüm yeni faiz hadlerini ancak maruz gösterebilir.
Büyüme, beklentileri karşılayınca…
Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde faiz indirimi kararları Merkez Bankası üzerindeki siyasi eleştirileri hafifletebilecektir. Siyasetin para otoritesi üzerindeki eleştirisinin temelinde ekonominin büyümesi üzerindeki negatif etkisi yatıyordu. Sanırım bu algı değişti. Bir başka gelişme de Merkez Bankası bürokrasisindeki atamalar. Kadro değişimi, hükümetin taleplerine daha uygun bir politikaya yakın durulacağı yönünde güçlü işaretlerden biri olarak algılanmalı.
Risk Primi Arttı..
Amerikan Merkez Bankası (FED)’in verdiği kararlar dünya ekonomisi için her zaman yol gösterici olmaya devam etmiştir. FED’in son açıklaması sanırım Türkiye’de doğru okunmadı. Piyasaların iyi haberlere duyduğu ihtiyaçtan dolayı kararın objektif bir değerlendirmeye tabi tutulmamış olması da diğer bir güçlü ihtimal. Evet, FED faizleri düşürdü ama varlık alımlarını azaltacağını da açıkladı. Yani bir yandan ekonominin iyileştiğinin altını çiziyor bir yandan da yatırımların devamı için faizleri düşürüyor. Bu hareketin Türkiye gibi gelişmekte olan etkisi çok kısa vadede sıcak para bakımından pozitif, orta ve uzun vadede negatif olarak yorumlanmalıdır.
Parite önemli…
Irak’taki istikrarsızlık Dünya genelinde risk primini artırdı. Olayların nelere gebe olduğunun kestirilemediği bir ortamda, artan risk primini görmezden gelmek doğru değil. Türkiye için döviz kuru bandında beklenenin aksine bir yükseliş öngörüyoruz. Lehte bir değerlendirme, paritenin bozulmaması olacaktır. Euro’nun hareketi dolardaki çıkışı dengeleyebilir. Ihracat açısından asıl önemli olan Dolar ve Euro arasındaki denge.
Uğur Dündar tarafından yazılmış tüm yazılar
İhracat ve kamu kaynaklı büyüme…
2014’ün ilk üç ayına ilişkin büyüme rakamları açıklandı. Çoğu tahminin üzerinde bir büyüme oranı yakalandığı anlaşılıyor. Son dönemde açıklanan bir çok öncü gösterge %4’lük bir Milli Gelir artışının olabileceğini gösteriyordu. Fakat seçim çalışmalarının sürdüğü, faiz ve kur hareketlerinin yaşandığı bir dönemde öngörüde bulunmanın güçlüğü de malum. %4,3 ile, içinde bulunulan şartlara göre beklentilerin üzerinde bir gelir artışı görüldüğünü kabul etmek gerekiyor.
Türkiye’nin tüm dönemler itibariyle %4,5-%5 arasında bir ortalama yakaladığını biliyoruz. Bazen %10’lara çıkan bazen de eksilere inen rakamların tamamı dikkate alındığında, Türkiye’nin ortalama büyüme hızı %4,8. Gelişmiş ekonomilerle yakınsama arzusunda bulunan bir ekonomi olarak asıl hedef, ortalama hızın üzerine çıkmak olmalı.
Büyümenin bileşiminde sorunlar devam ediyor…
Son yılların klasik büyüme tablolarında görülen hastalık devam ediyor. Özel tüketim %2,9 artarken, kamu tüketimi %8,6 artmış. Tüketimde devletin ekonomideki telafi edici rolünün devam ettiği anlaşılıyor. Tam da seçim öncesini kapsayan bir periyot için normal karşılanabilir. Böyle bir dönemde tüketiciden daha sert bir fren beklenebilirdi. Özellikle kredi kartı ve taksitlendirme ile ilgili önlemler dikkate alınırsa tüketimde negatif bir gelişme bile sürpriz sayılmayacaktı.
Fakat asıl sorun, ekonominin geleceği ile fikir vermesi gereken yatırım harcamalarında. Ekonomi %4,3 büyürken toplam yatırım harcamalarında %0,5’lik bir küçülme görülüyor. Tüketimde olduğu gibi yatırımda da kamu yatırımlarının %4,1 arttığı, buna karşın özel yatırımların %1,3 azaldığı anlaşılıyor. Kalıcı büyüme stratejilerini zaafa uğratan bu gelişmenin irdelenmesi gerekebilir.
Finans ve tarım sektörüne dikkat…
Büyüme rakamları arasında anomalinin ilk sırasında finans kesimi var. İlk çeyrek itibariyle %13,9’luk bir büyüme, finans sektörü için büyük başarı sayılmalı. Kur ve faiz hareketlerinin bu denli belirsiz olduğu bir dönemde bankacılık kesiminin çok iyi pozisyon aldığı anlaşılıyor. Kredi kartları ve tüketici kredilerinde yapılan düzenlemeler öncesinde yakalanan hızlı satış grafiğinin katkısı küçümsenmemeli.
Tarım sektörü için %3,9’luk büyüme, genel oranın gerisinde bir seyirle dikkat çekmeli. Büyümenin motorunu oluşturan imalat sanayinde her dönem yüksek bir performans görülmediğinde tarım sektöründe tutarlı bir gelişmeye ihtiyaç duyulacaktır.
İhracat artışı kurtarıcı rolü üstleniyor…
Türkiye ekonomisi gibi ülkelerde ihracat artarken ithalatın düşmesi veya yerinde sayması ancak nadir yakalanan koşulların bir araya gelmesiyle mümkün. 2014’ün ilk üç ayı, döviz kurunun yardımıyla böyle bir konjonktürü mümkün kıldı. İhracat artarak hem büyümeye omuz verdi hem de cari açığı düşürdü. İlk çeyrekte yakalanan %11,4’lük bir ihracat artışına karşın ithalat sadece %0,8 artış kaydetti.
Dışsatımın bu tempoda devam etmesi için Avrupa pazarının rahatlaması şart. Avrupa için likidite artışının devam edeceği beyan edildiğine göre ihracatın önündeki tek engel, ekonomi dışındaki riskler olabilir.
Enflasyonda ‘Olağan Şüpheliler’…
Merkez Bankası’nın konumu tartışılıyor…
Roma’dan Soma’ya…
Soma’dan Toma’ya…
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerine imza atmayan sayılı ülkelerden biri olduğumuz sıklıkla anons edilirken, büyümeyle sosyal haklar, ulusal güvenlikle demokrasi arasında salınıp durduğumuz on yıllar saymakla bitmiyor. Soma’daki olayda bir de tartışmayı da bilmediğimiz gerçeği ile yüzleşmiş olduk.
Üniversite öğrencileri derste siyaset konuşmayı pek seven bir topluluktur. Bu isteğin su yüzüne çıktığı durumlarda onlara ‘camide, kışlada, okulda siyaset olmaz’ düsturuyla yanıt verilmesini uygun bulanlardanım. Fakat konu tarihin süzgecinden geçerek insan uygarlığının ulaştığı demokratik ve ekonomik standartlara gelince yorum yapmaktan kaçınmaya gerek yoktur. Dünya’da yaşayan her bir insanın hakkı olan yaşama hakkı gibi tartışılmaz konular, iş güvenliği gibi esaslar siyaset dışı alanlardır. Bunları tartışmaya başladığınız zaman bir bakmışsınız yönünüzü bambaşka bir rotaya dönmüşsünüz. Görülüyor ki, son günlerde, güvenlik vesvesesi ile gerçek güvenlik sorunu arasındaki farkı kavrayamamak da devleti dönüştürmeye başlamış.
Gezi’den sonra…
Yazının başında Roma Anlaşması’na atıf yapmıştım. 2004 yılında Türkiye , AB Anayasası’nı paraflarken nasıl bir siyasi-ekonomik atmosferdeydi?, bugünlerde nasıl bir iklimde? karşılaştırmasını yapmak için…. Çağdaş bir demokratik hukuk devleti ve modern bir ekonomiye giden yolculuk uzun soluklu ve çeşitli kazanımlardan ödün vermeden çıkılması gereken bir sefer.
Gezi olaylarından sonra Kuzey Afrika’dan başlayıp Şam’a kadar gelen ateşin alevleri bize de mi sıçradı?diye düşünen bir devlet aklı hakim olmaya başladı. Bir yıldır her toplumsal olaya bir dış mihrak, en küçük bir direnişe medyanın kışkırtması gözüyle bakılır oldu.
Böyle toptan değerlendirmeler yerine olayların sebep-sonuç ilişkilerini irdeleyip gerçek nedenlerini analiz etmek gerekmez miydi? Mesela AB tam üyelik müzakereleri başladığı yıllar ve ertesinde oluk oluk akan yabancı fonlar, dış ve iç basında olumlu değerlendirmeler ve %10’lara dayanan büyüme oranları varken bu dış mihraklar, paralel devlet veya dış basın kuruluşları niçin Türkiye lehine yorumlar yapıyorlardı?
Enflasyonda fazla seçenek yok…
Dış ticaret lehte gelişiyor…
Kırmızı Pazartesi
Bir cinayetin ardından yapılan soruşturmada işlenen suçun adım adım yaklaştığını anlatan bir roman. Geçtiğimiz hafta vefat eden G. G. Márquez tarafından kaleme alınmıştı. Márquez’in tüm dünyada iz bırakan bir yazar olduğu muhakkak. Kırmızı Pazartesi metaforu da uzun süredir yaklaşmakta olan tehlikenin gerçekleştiği, risklerin realize olduğu zamanlarda kullanılır olmuştu. Aziz Nesin’in ‘du’ bakalım n’olcak?’ öyküsünü tercih ederim. Ekonomide beklenen risklerin gerçekleştiği dönemlerin bir bir yaşandığı son yıllarda da bu ve benzer öykülere atıf yapılmış olmasını yadırgamamak gerek.
Hazine Garantisi…
Borç üstlenimi adıyla yeniden vizyonda. Geçmişte belediyelerin borçları dolayısıyla sık sık gündeme gelmişti. Şahsen bu tür garantilerin piyasa ekonomisinin rekabetçi yapısını zedelediğini düşünmekle birlikte konu hakkında bir parça daha tartışılmaya ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor.
Mevduata sınırsız güvenceyi hatırlayalım mı?
Bu alanda verilebilecek bir diğer örnek de mevduatlara verilen devlet garantisiydi. Literatüre banka hortumlama olarak geçen olayların ayyuka çıktığı ve devletin bankalara el koyduğu bir dizi operasyondan sonra söz konusu garantinin sınırı daraltıldı. Mevduata verilen sınırsız garanti bana göre hortumcuları suça sevk eden nedenlerin başında geliyordu. ‘Hırsızın hiç mi kabahati yok?’ denilebilir. Ama hem mevduat sahibinin hem de banka patronlarının bu denli rahat bir kredi alış verişinde bulunmasının altında yatan birincil sebep ‘nasıl olsa arkamda Hazine var’ diye düşünmeleri olabilir.
Elbette tek sebep bu değildi.
Devlet de o gün kamu açıklarını fonlamak için yüksek oranda iç tasarrufu bankalara ve bankalardan da Hazine’ye aktarmak adına ‘merak etmeyin paralarınız bankalarda güvencede’ diyerek aslında kendi borçlanma kaynaklarını garanti altına almış oluyordu.
Altyapı yatırımları…
Yeni düzenleme ile belirli limitleri aşan kamu yatırımlarını üstlenen firmaların finansal açmazla karşılaşması halinde, borçlar Hazine tarafından ödenecek. ‘Ne var bunda?’ diye sorulacak olursa;
Hazinenin borç üstlenimi sadece bundan sonraki değil hâlihazırda ihalesi yapılmış ve yürüyen projeleri de kapsamına alıyor. Yani maç oynanırken kural değişmiş oluyor. Böyle bir garantinin alınabileceği bilinse ‘Yap-işlet-devret’ ihalelerinde devlet açısından belki de çok daha avantajlı fiyatlar sağlanabilecekti.
Yap-işlet-projelerinde özel sektör yatırım maliyetini üstleniyor. Yatırımın inşası sırasında devletin cebinden para çıkmıyor. Ama devlet, yatırımın tamamlanmasının ardından bir süre gelirlerinden vazgeçmiş oluyor. Vazgeçilen gelirin üzerine bir de projenin aksaması nedeniyle üstlenilecek borç yükü eklenirse, kamu kesimi açısından yap-işlet-devret modelinin nasıl bir avantaj sağlayabileceği muğlak görünüyor.
Hazine toplum adına finansman garantisi verip öte yandan gelirlerinden vazgeçeceğine, yatırımları bizzat kendisi gerçekleştirip vazgeçtiği kadar geliri niye cebine koymuyor? Firmalar inşaat ve işletim sürecinde maliyet bakımından etkin davranmak zorunda hissetmedikleri bir projede ‘nasıl olsa arkamda devlet var’ deyip gevşek davranırlarsa, devlet, sözleşmenin iptali veya diğer yaptırımları uygulayabilecek mi? Yatırımcıyı zor durumda bırakacak böyle bir yaptırım sonunda oluşacak riski Hazine ödeyecek olduğuna göre, olası bir yaptırım kararını alacak kamu otoritesi ne kadar objektif davranabilecek?
gibi soruların veya risklerin varlığını peşinen kabul etmek gerekiyor.
Du’ bakalım n’olcak?..
Ekonomide sıçrama için…
Siyasal alandaki gerginlikler yatırımcıyı etkilemişti. Fakat Ocak ayı işsizlik rakamlarına bakılırsa tarım dışı işsizlikte tablo hiç de iç karartıcı görünmüyor. Özellikle tedirginliğin egemen olduğu ayları içeren işsizlik oranlarında bir yükseliş görünmemesi sevindirici. Çünkü istihdam piyasasında her zaman bir zaman boşluğu (time gap) oluşur. Kriz veya başka istikrarsızlık ortamlarının başlangıcında işten çıkarmalar olur. Fakat sorunlar aşıldıkça geri dönüşler aynı hızda değil daha yavaş yapılandırılır. Ocak rakamlarında benzer işaretler görünmüyor.
Yeni bir ivme yaratmak kolay olacak mı?
Bir iki yıldır dersimiz “yapısal reformlar”. Türkiye ortalama büyüme rakamlarına hapsolmaya başladığında konuşulup sonra unutulan bir kavram. Sorunun en bariz belirtisi de cari açık. Türkiye hızlı büyürken verdiği cari açığı, ihtiyaç duyduğu dövizi, düşük büyüme oranlarında da talep etmeye başladı. Demek ki iç piyasanın ithal ürünlerine karşı rekabet gücü azaldı.
Bu noktadan hareketle ekonomide ihtiyaç duyulan sıçramanın nasıl sağlanacağı veya neden başarılamadığı sorgulanır hale geldi. Yerli üreticiyi harekete geçirmekten bir yolu olarak sürdürülebilir büyümenin anahtarı nerede? Sorun teknoloji ise Türkiye bu teknolojik sıçramayı neden sağlayamıyor?
Döviz ihtiyacı arttı…
Dünya ekonomisinde finansal genişleme süreci sona ererken dış kaynağa ihtiyaç duyan Türkiye ekonomisinin açmazı katmerlendi. Çünkü sadece büyümek için değil aynı zamanda borç geri ödemelerinde ihtiyaç duyulan dövizi de ülkeye getirmek zorundayız. Özel sektörün önümüzdeki bir yıl içerisinde sadece geri ödemeler için ihtiyaç duyduğu rakam 70 Milyar Dolar. Bunun dışında Türkiye’nin milli gelirinin %7’si civarında bir dövizi de ülkeye getirmesi gerekiyor.
Korumacılığı harekete geçirmekte geç kalıyoruz…
Dünya ekonomik sisteminde teknoloji odaklı üretim, her zaman devlet desteği ile başlatılıyor. Bizzat üretim yaparak değilse de, devletler, üniversiteler, enstitüler, askeri kurumlar, bakanlıklar eliyle yüksek teknolojinin gelişmesini destekliyorlar. Yeni teknolojiler arasında ürün değeri taşıyan unsurlar arasından ihtiyaç duyulanları, savunma, sağlık, iletişim gibi kamu hizmetlerinde kullanan devletler, daha sonra bu ürünlerin pazarlanmasına ön ayak oluyorlar.
Faiz oranı tartışması..
Döviz kuru düşmeye başlayınca Başbakan faizle ilgili görüşünü
basın aracılığıyla aktardı. Hemen ardından Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi
aynı görüşü tekrar etti: “Merkez Bankası’nın özel sektörü cesaretlendirmesi
gerekiyor” diyerek. Başkan Erdem Başçı da “faiz indiriminin kademeli
olarak sağlanabileceğini”ni söyledi. Çünkü aynı günlerde temel enflasyonun
%9’a tırmandığı açıklanmıştı. Mart sonu itibariyle TÜFE’nin %8,4 olduğunu da
unutmayalım.
Faiz oranından herkes başka bir şey anlıyor…
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise Merkez’in bağımsızlığının maliye politikası
için bir güvence olduğunu farkındalığıyla müdahale içeren konuşmalara katılmadığını üstü kapalı da olsa beyan etti. Kamuoyunun kafasını karıştıran bu konuyu
doğru anlamak için ekonomi yönetiminde herkesin faiz haddinden başka bir kavramı
anladığını bir kenara yazalım.
Başbakan faizi bir maliyet olarak görüyor…
Türkiye ile ilgili büyüme tahminleri aşağıya doğru revize oluyor. Uluslararası mecralardan gelen son rakam 2014 için %2,3. Yerel makamların hedefinin yarısı. Seçimden sonra yeni bir yatırım ortamının oluşmasını isteyen Başbakan için reel sektör yatırımcısının faiz maliyeti ne kadar düşük olursa yatırımlar o kadar artar. Kendi içinde tutarlı. Seçime giren siyasetçi, büyümenin en önemli dinamiği olan tüketim-yatırım döngüsünün kesintisiz devamını isteyecektir. Arz yönlü iktisat politikasının bir kanadında düşük faiz var. Fakat diğer kanadında da vergi oranında azalışlar olmalı.
Merkez Bankası cephesinden bakalım: Enflasyonun iç talep dinamiklerinden beslendiği ortada. Döviz bugün için değer de kaybetmiş olsa geçtiğimiz üç aylık dönemin kur artışı fiyatlara geçiş yapmaya devam ediyor. Talebin önüne faiz engelini
getirmezseniz belli ki henüz tüketiciye yansımayan en az %1’lik maliyet fiyatlara eklenecek. Temel enflasyonla (%9,3) TÜFE (8,4) arasındaki fark bunu gösteriyor.
Ikinci bir konu ; Portföy yatırımlarının telafisinde hala faiz desteğine ihtiyaç duyuluyor. Faiz haddi hem yabancı yatırımcıyı cezbediyor hem de içeride tüketimi baskı altında tutuyor.
Bir başka realite, reel faizin düşük hatta çoğu zaman negatif olması. Örneğin; TÜİK ‘in açıkladığı Mart sonu itibariyle finansal yatırım araçlarının getirilerine bakılırsa, mevduat faizi aylık %-0,70, Devlet iç Borçlanma Senetleri %-0,39 negatif reel getiri sağlamış. Yıllık ortalamada bu rakamlar daha da yüksek kayıplar yaşandığını gösteriyor (Daha ayrıntılı bilgi için: http://www.tuik.gov.tr/HbGetir.do?id=16140&tb_id=1).
Arz Yönlü İktisat uygulanacaksa…
1980’lerin Amerika’sında bir arz yönlü iktisat modası esmiş, yatırım ve tüketim harcamalarının artması için kamunun ekonomiye en az şekilde müdahelesi hedef alınmıştı. Daha sonra Ronald Reagan’dan adını alan Reaganomics’in bakış açısında faizden çok düşük vergiler köşe taşıydı. Türkiye’de bütçe denkliği kavramı ekonominin tek tutar tarafı olduğu için Hükümet’ten böyle bir hamle beklemek gerçekçi değil.
Rant Vergisi…
Geçen hafta Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz’ın tartışmaya başladığı rant vergisi ile dolaylı vergilerden bir bölümü arasında bileşim tercihi yapılabilir. Toplam denge bozulmaksızın tüketim üzerindeki vergilerin oranlarında yapılan indirim, rant vergisinden gelecek yeni gelir kalemi ile finanse edilebilir.
Herşeyde rağmen Rant Vergisi, Türkiye gibi ülkelerde bir süre daha tartışılmadan olgunlaşacak bir konu değil. Zira, hatırlayanağı üzere kısa bir süre önce Büyükşehir Belediyeleri içerisinde kalan konut projeleri ile ilgili KDV düzenlemesi yürürlük kazanmıştı.