Kategori arşivi: Politika

‘Tarihin Sonu’ndan ‘Sonun Tarihi’ne…

Pandemi ve doğadaki dengesizlikler , ekonomik değişimlerle bir araya geldiğinde gidişatın anlamlandırılmasında yeni denemeler yapılması gerektiği anlaşılıyor.

Savaşlar , hammaddelerdeki fiyat artış-düşüşleri, rejim bunalımları yaygın haldeyken olanlar arasında bir illiyet bağı – nedensellik- veya benzerlik olduğu şeklindeki yorumlar artıyor.

Fukuyama’nın bu yazının başlığına ilham veren kitabı henüz 1990’ların başında Doğu Bloku’nun yenilgisi tescil edilir edilmez yayınlanmıştı. Liberal demokrasiyi o günkü haliyle ‘insanlığının görüp göreceği en iyi uygarlık modeli budur’ seviyesine çıkaran kitap epey ses getirmişti. Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ kitabı 1988 ‘de yayınlandığına göre zorlama bir yorumla ‘medeniyetler çatıştı ve Batı ittifakı ekonomisiyle ve kültürüyle bu çatışmanın galibi oldu’ diyen bir düşünce akımının ortaya çıktığını mı anlamalıydık? ‘Tarihin Sonu’ndan ‘Sonun Tarihi’ne… yazısına devam et

Yeni bir salgın: İnfodemi

Otoriter yönetimlerin kontrolündeki medya organları aracılığı ile yaygınlaştı: ‘Yanlış Bilgi Salgını’.

SSCB dönemindeki Pravda Gazetesi buğday üretiminin bir yıl öncesine göre, mesela %100 arttığını duyururdu. Mao döneminde bürokratlar, üst yönetimin korkusuyla tarım üretimi rakamlarının sonuna sıfır ekleyip (yani 10’la çarpıp) Pekin’e gönderirdi.

Batı Dünyası da sanki ülkelerinde süper zenginlerden başkası yaşamıyormuşçasına, kapitalizmin refah sağlayan tek yönetim modeli olduğuna inandırmaya çalışırlardı kamuoyunu.

Piyasa ekonomisi rakipsiz kalınca, bu defa ödeme gücü araçları ve güvenlik sektörü üzerinde yoğunlaşan bir bilgi-yorum yanlışlığı salgını başladı.

Yeni bir salgın: İnfodemi yazısına devam et

Keynes’ten Galbraith’e, Oradan Acemoğlu-Robinson İkilisine

İktisat politikalarının eleştirisinde popüler olan iki isim Robinson ve Acemoğlu ikilisi. Liberal değerlere sahip olup piyasa ekonomisinin işleyiş sorunlarına ilişkin eleştiri getirebilen biri Türk kökenli bu iki yazarın zamanla olgunlaşan tavrında, Galbraith’in 50-60 yıl öncesine, Keynes’in de 85-90 yıl öncesine ait eleştiri atmosferi yaratma becerisini gördüm diyebilirim.

Galbraith bir süre ABD adına büyükelçilik yapmış Kanada kökenli bir Amerikalı. Profesör J.K. Galbraith’in Eski Kurumsalcı Okul’a dahil iktisatçılar arasındaki adının sık anılır olması yönetimlerde doğrudan rol almasından kaynaklanıyor olabilir. Hiçbir zaman ezberlerle hareket etmeyen, büyük şirketlerin yol açtığı tekelleşme eğilimini, sendikaların beklenmeyen etkilerini sistemin içinden eleştiren, ülkelerin kendilerine özgü ekonomik politikalar oluşturmaları gerektiğini söyleyen bir isim. Keynes’ten Galbraith’e, Oradan Acemoğlu-Robinson İkilisine yazısına devam et

Lider kalitesi ve Likidite

Son yıllarda Batı demokrasisinin başat aktörlerinin siyasi yönetici seviyesinde bir erozyon yaşandığı ortada. ABD’de Trump, Birleşik Krallık’ta Johnson, Fransa’da Macron derken AB’deki yönetim krizleri de hesaba katılırsa siyasi iradesinde kalite sorunu yaşayan ekonomilerin Dünya gayri safi hasılasının %50’sini geçtiği söylenebilir.

II. Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir sorun olduğunu hatırlayalım.

Musollini, Hitler, Stalin ve Franco’nun aynı anda önemli ekonomilerin siyasi temsilinde bulunduğu dönemin ardından yaşanan savaşı, bir kenara yazalım.

2008’deki Küresel Kriz’in çözüm şekli ile 1929’daki Büyük Buhranı çözüm şekli arasındaki benzerlikleri not edelim.

Covid-19 sonrasında ortaya çıkan ek sorunları mevcut denkleme ekleyelim.

Dönemlerin teknolojik imkanları ve rejim farklılıkları bir yana iki sorunlu dönemde de sorunların  tüketim artışının desteklenerek hatta 2. Dünya Savaşı’nda işin kolayına kaçıp “zorunlu toplu tüketim” sayesinde çözülmeye çalışıldığı anlaşılıyor.

Ekonomideki talep açığı ile Batı Demokrasilerinin popülist çözüm yöntemleri arasında bir korelasyon olduğu varsayılırsa aynı korelasyonun lider kalitesi ile de bulunduğu varsayımı yanlış olmayacaktır.

Popülist çözüme yatkın bir liderlik yönetim kalitesinde ek bir devalüasyona yol açtığında yönetimlerin diğer politik sorunlara yaklaşımı da değişip krize yol açıyor.

Yönetim kalitesinin düşmesi sadece para arzını, borçlanma araçlarındaki çeşitliliği değil ‘düşman’ sayısını da artırıyor gibi görünebilir.

Ağır ekonomik bunalımlara geçici likidite numaralarıyla cevap verip iktidarda kalmayı beceren liderler sorunlar ağırlaştıkça imkan bulurlarsa otoriteryanizmin kapısını da çalıyorlar. Sermaye kontrolleri, vergi artışları, ideolojik ayrımın eleştirilmesi ve cezalandırılması gibi…

Bir kısmı sanal bile olsa yönetimler, göçmenler, sağlık ve çevre sorunları gibi pek çok konuda ‘öteki’ni suçlayan yollara sapmayı tercih ediyorlar. Herkes aynı anda lider kalitesini devalüe ettiğinde tıpkı kur politikasındaki gibi değer yitimi artık rekabet avantajı sağlamaz olup daha düşük kaliteli lidere gereksinim duyulur hâle geliniyor.

Krizler Dünya Liderliğinin Coğrafi Merkezini Değiştiriyor

Başlangıçtaki varsayımımızı aynı örnekle devam ettirelim.

II. Dünya Savaşı öncesinde 1936’ya dek süren teşhis ve tedavi sorunu Keynezyen iktisadın çözüm önerisi ile billurlaşınca, dönemin teknik olanakları gereği tüketicilere bugünkü gibi tek tek ödeme gücü zerk etmek güç olduğundan, kamu harcama politikalarına ağırlık verme önerisi yanlış anlaşılıp(!) kriz bir Dünya Savaşı ile sonuçlandı demiştik.

Savaş sonrası ekonominin merkezi ABD’ye kaydığında, ABD ekonomisinin gücü savaş öncesi çeşitlendirdiği endüstrisi ile tüketim gücüne sahip geniş nüfusuydu. Bugünün krizinde ekonominin ve politikanın merkezi gücünü yine aynı benzerlikle Çin ve Rusya gibi geniş nüfus yapısı ile endüstriyel gücü bir araya getiren ‘reel’ ekonomik güçler temsil edebilecek seviyeye gelmiştir.

Hammadde üretimini de kapsayan bu üçlünün Asyatik vurgusunu birer  ‘demokratik’ devlet olarak Türkiye ve Almanya dengeleyebilir.

Kriz sonrası dönemin olası iktisadi-siyasi liderlik potansiyellerine bir başka yazıda değinebiliriz.

Post-pandemik İktisat Politikası

Sadece şu son salgın hastalık nedeniyle değil neredeyse 10 yıldır hep diken üstünde bir ekonomik yapının değişim ihtiyacı göze çarpıyordu. İhtiyacın kökeni, sistemin üretim dışı bir likiditeyi piyasaya zerk etmekten vazgeçmemesinden kaynaklandı. 2008 krizinde sunulan aşırı kredi-satınalma gücü, ısrarla geri çekilmedi. Kademeli olarak yapılması gerekenler önce denendi sonrasında vazgeçilerek tüketim gücü pompalanmaya devam etti. Rezerv paraların niteliği kaybolmaya başladı.

Finansal ölçüler bakımından yukarıdaki gibi geçen bir on yılın ardından, şimdi genişleme gerektiren, hatta açıktan karşılıksız para basmayı gerektiren bir sağlık krizi Dünya’yı sardı. Post-pandemik İktisat Politikası yazısına devam et

Demokrasi, Yapay Zeka, Görünmez El

Geçtiğimiz günlerde Irak‘ta yapılan genel seçime nüfusun yarısından fazlasının katılmadığı açıklandı.  Orta Doğu’da bu cinsten seçimlerde katılım oranından çok, oy oranları dikkat çekerdi. İktidardaki partinin oyların tamamını aldığı ya da diktatörün mesela amca oğluna kurdurduğu temsilî partinin %10 oy aldığı göstermelik seçimler mebzul miktarda olurdu. 

Görünen o ki; 2 yıldır sürekli değişen sıcak gündeme karşın arada bir günyüzüne çıkan ‘bu hâliyle demokrasinin siyasi temsil kabiliyetini yansıtamaz hâle geldiği’ konusu, biraz daha tartışılmalı.

Gerek ulusal seviyede gerekse uluslararası hukukun tesisinde temsil sorununun aynı dönemde gündeme gelmesi ilginç. Trump‘ın Kudüs kararından sonra bir de İran‘la imzalanan nükleer programın kontrolü ile ilgili anlaşmayı tek taraflı feshi ve bu kararların uluslararası toplum tarafından kabul görmemesi, bir vicdanın olduğu kadar bir boşluğun da işareti olmalı. 

Demokrasi terimi eski Yunan‘dan bu yana temsil oranını artırarak içi doldurulan bir kavram… Magna CartaBill of Rights ve sonunda Fransız İhtilali… Demokrasi anlayışı tüm dünyaya yayılırken, krallıklar, imparatorluklar kendilerini ‘halk yönetimi’ne; bazen de bizde olduğu gibi Jacobenizme karşı savunamayıp yıkıldılar ya da dönüştüler.

Bugünkü anlamıyla demokrasi anlayışı, düzeltmeleri saymazsak uzunca bir yeni kabule, otomatik bir temsil şekline doğru evrildi. Uluslararası organizasyonlar da neredeyse tartışmadan hâli kalmayı başardı. Demokrasi, dünyayı bugüne adeta bir ‘yapay zeka, bir mucize ezberiyle getirdi.

Son yıllarda saldırgan, içe dönük, genel refah üretmekten aciz görüntüsü ile demokrat olmayan demokrasiler çağı’ başlamış görünüyor. Sebebi ekonomideki değişim olmalı.  Demokrasi, Yapay Zeka, Görünmez El yazısına devam et

Pax-Americana’nın Sonu

“Daha fazla sırtımızda taşımaya değer mi?”

Son söyleyeceğimi ilk söyleyeyim: Kudüs‘ün Başkent olarak kabulü tartışması, etkisini yitirdiği iyiden iyiye belli olan Pax Americana‘nın artık tümüyle son bulduğunun bizzat ABD tarafından ikrar edilmesidir.

Askeri-endüstriyel bir kompleks olan devletine ve dış güvenlik bürokrasisine kendini kabul ettirmek zorunda bir ABD Başkanı olarak Trumpın elinde iki koz var:

İlki Kuzey Kore ile savaşmak. İkincisi, Ortadoğu‘da İsrailFilistin çatışması üzerinden radikal bir çıkış yapmak. 

Trump‘ın, Kuzey Kore ile olası bir savaşta nükleer başlıklı füze kullanımı ihtimali güçlü olduğundan, ABD topraklarına yönelik bir risk almaktansa ikinci yolu tercih etmek için zemin arayacağını tahmin etmek daha makul. 

Bu konuya devam edeceğiz. 

Politika Bienal’i mi takip ediyor: ‘İyi Bir Komşu’

15. İstanbul Bieaneli’nin teması ‘İyi Bir Komşu sanat aracılığıyla insanları ‘komşuluk’ ve ‘iyi komşuluk‘ üzerine düşündürmeyi amaçlıyor. Ama Türkiye gibi bir ülke söz konusu ise iyi ‘bir’ komşu yetmez. İyi ‘birkaç’ komşuya ihtiyaç duyulur.
Bienal’de iyi bir komşu fikri elbette tek bir sanat dalı tarafından işlenmiyor. Resim, müzik, enstelasyon, video, fotoğraf gibi pek çok dal söz konusu temanın etrafında zihinsel bir örgü yaratmaya çalışıyor. İyi birkaç komşunun tek bir alanda, Batı karşıtlığında bir ortalamaya sahip olması da yetmez; başka ortaklıklar, ekonomiden sanata, milli değerlerden manevi değerlere, finans, yönetim üslubu gibi pek çok alanda bir ortak yaşam anlayışı gerekiyor ki yeni paktlar üzerine bir dış siyaset takip edilebilsin. İç siyaset de yeni dengeye uyum sağlasın.    

Habil’le Kabil’den Beri Değişmeyen Senaryo ya da Bir Provokasyonun Düşündürdükleri

Provokatörler 6-7 Eylül‘ün yıldönümünü pas geçtiler ama 12 Eylül‘ün yıldönümüne yetiştiler! Aysel Tuğluk‘un annesinin cenazesindeki olaylardan ve sonrasında yaşananlardan bahsediyorum. Diriler yetmedi mezardakilere dahi nefret kusan söz konusu patolojik seviyesizliği, küçük farklarla kardeşi Habil‘i öldüren Kabil‘le benzer düzeyde görebilir miyiz, diye soruyorum kendime.

Ama durun, daha da ötesi var.

Bekledim ki birileri hatırlatsın, belki ben göremedim. 1955 yılındaki 6-7 Eylül olaylarında Şişli ve Balıklı’daki Rum-Ortodoks mezarlıklarına da zarar verilmişti. Buralarda mezar taşlarının parçalanmasıyla yetinilmemiş, mezarlardan çıkarılan kemikler de kırılmış ya da yakılmıştı. Hatta bir olayda, yakın zamanda ölmüş bir kişinin bedeni mezardan çıkarılarak bıçaklanmıştı.*

Demek ki provokatörlerin mezarlıklara, kabristandaki olayların yaratabileceği hassasiyete karşı kadim bir ilgisi ve bilgisi var! Habil’le Kabil’den Beri Değişmeyen Senaryo ya da Bir Provokasyonun Düşündürdükleri yazısına devam et

“Orta Gelir-Orta Demokrasi Tuzağı”

Bu tabir Ak Parti 3. Olağanüstü Büyük Kongresi’nde genel başkanlığa yeniden getirilen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından kullanıldı. Cumhurbaşkanı “orta gelir ve orta demokrasi tuzağına düşmeyeceğiz” derken 21 Temmuz 2016’da başlayan ve halen süren Olağanüstü Hâl (OHAL)’in uzamasının ardından gündeme gelen eleştirilere yanıt vermek istemiş olabilir.

Konunun ekonomik boyutuna gelince, demokrasi ile kalkınma arasındaki ilişkiyi bilmeyen yok gibi. Katılımcı demokrasilerde büyümenin ve refahın yani kalkınmanın diğerlerine oranla çok daha başarılı olduğu görülüyor. Aksi tecrübeler ise hızlı büyüme konusunda sadece Sovyetler Birliği’nde ve Çin’de görülmüş, uygulanmış ama refah ayağı olmadığı için sürdürülememiş. Bir başka deyişle despotik yönetimler vatandaşlarını yeterince mutlu edememiş adeta bir ergen büyümesi normlarında takılıp kalmışlar. Belki “orta demokrasi” yerine “ortalama demokrasi” denebilirdi ama bu manada, Cumhurbaşkanının iki kavramı birlikte kullanması yadırganmamalı.

Ekonomide “orta gelir tuzağı”nın ne olduğunu anlamak için orta gelirin ne olduğunu doğru tanımlamak gerekiyor. “Orta Gelir-Orta Demokrasi Tuzağı” yazısına devam et