Faiz düştü mü ? Düşmedi mi ?
Kategori arşivi: İktisadiyat
Değiş tokuşla büyümenin tescili…
2012’nin üçüncü çeyreğindeki büyüme oranı hafta başında açıklandı: %1,6. Sanayi üretimindeki yavaşlama ile birlikte 2012 yılının tamamı için %2,9 civarında bir büyüme oranı sözkonusu olacaktır. Çünkü, son çeyreğin ilk ayında sanayi büyümesi negatif açıklandı. Kontrollü iniş politikasında ayarın kaçtığı iyiden iyiye belli oldu. Bundan sonrası için bir kaç ders çıkarmaktan başka yapacak bir şey yok.
|
Özel Kesim Tüketim Harcamaları
|
Özel Sektör Yatırım Harcamaları
|
Kamu Sektörü Yatırım Harcamaları
|
Kamu Tüketim Harcamaları
|
|
-0,5
|
-11,1
|
11,2
|
4,4
|
Ekonomi: Ner’de kalmıştık?
Tüketim-tasarruf
Finansal Sinyalleri Ayrıştırmak…
Kredi notundaki düzeltmenin ardından beklenen gelişmeler bilinen sıralamayla vuku buluyor. Vadeler uzuyor, faiz düşüyor. Üstelik cari açık da azalma eğilimini sürdürüyor. Öte yandan, reel sektörün ve hanehalkının bu sinyallerin iş hacmi ile ilgisini kurma konusunda yeterince temkinli olduğunu gözlemlemek mümkün. Bir yılı tamamlayan iniş senaryosu devam ediyor çünkü. Kredi genişlemesine, borsadaki değerlenmeye rağmen hem de. Tüketicinin ihtiyatlı tutumunun arkasında zamanla gelişen bir konjonktür karşıtı algı yahut bir içgüdünün bulunduğu düşünülebilir.
Döviz kontrol altında mı olmalı?
2013 planlamasında fırsatlar…
Not artırımı beklentileri değiştirdi
FITCH, geçtiğimiz günlerde, Türkiye’nin kredi notunu ‘yatırım yapılabilir’ seviyesine yükseltti. Büyük olasılıkla Moody’s ile Standard and Poor’s bu artırımı takip edecektir. Not artırımının olası etkileri simüle edilirken öne çıkan başlıkları sıralamak gerekebilir. Yapılan çalışmalara bakılırsa, gelişmekte olan ülke ekonomilerinde kredi notu artışını takiben karakteristik bazı görüntüler oluşuyor. Türkiye ekonomisinin de içinde bulunduğu bu grubun not artışından kaynaklanan etkileri yönetebilmesi için senaryonun hazır olmasında yarar var.
1- Not artışı yapılan ülke ekonomisine yönelik kısa vadeli sermaye hareketi artıyor. Bu çerçevede Türkiye ekonomisine giren sıcak paranın miktarında artış kaçınılmaz görünüyor.
2- Kredi notu artan gelişmekte olan ülkelerin ulusal para birimlerinde değerlenme gözlemleniyor.
3- Bankacılık kesiminin, kaynak artışını kredi arzını artırarak yanıtlaması, kredi notunun diğer bir beklenen sonucu.
4- Faiz oranlarında düşüş beklenmelidir. Bu defa düşüş, doğrudan, politika faizinin aşağıya çekilmesi şeklinde olmalıdır.
Kabaca, yukarıdaki dört ana başlıkta beklenen senaryoların kendi içinde bazı olumlu-olumsuz beklentileri geliştireceği de anlaşılacaktır.
Öncelikle kısa vadeli sermaye hareketinin Türkiye ekonomisine net katkısını ele almak gerekir. Mesela enflasyonla mücadelede TL’nin değerlenmesinin doğrudan bir yarar sağlayacağı kesindir. Döviz kurunu baskılayacak bir döviz girişi, Türkiye’nin yapacağı ithalatı bugünkünden ucuz hale getirecektir.
Not artırımının yumuşak karnı cari açık…
Aynı nedenle, ithalat meyli artacağı için bu defa ödemeler dengesinde sağlanan dengelenme trendinin bozulacağı görülebilir. TL değerlendikçe, ihracatçının ‘döviz kurunu doğru yönetelim’ veya ‘ kuru yükseltelim’ çığlıkları ayyuka çıkabilir. Not artışından sonraki dönemin yumuşak karnı ‘cari açık’tır.
Hükümet, not artırımını bekliyordu…
Orta Vadeli Plan (OVP) hedeflerini hatırlarsak, sıkı maliye ve para politikasının devamına karşın, büyüme hedefinin %5 odağına yerleştiğini vurgulamıştık. Yine tekrar edilecek olursa, istihdamın ve enflasyonun hedef değerlerinde yabancı sermaye girişinin öngörüldüğü, daha doğrusu portföy yatırımları ile sağlanacak kaynak girişinin senaryonun merkezinde olduğu anlaşılıyordu. Ekonomi yönetimi, not artırımını bekliyor olmasaydı, hem büyüme hedefinin hem de enflasyon hedefinin aynı zaman diliminde bu düzeyde tutulması uygun olmazdı.
ABD’nin seçimi ‘mali sıkılaştırma’ gerektirebilir…
Obama’nın yeniden seçilmesi kadar, Temsilciler Meclisi’nde Cumhuriyetçilerin yeniden çoğunluğu sağladığı gerçeği, ekonomik görünümde bazı düzeltmeleri önermeyi gerektiriyor. ABD ekonomisi birkaç ay içinde zorlu bir eşikten daha geçecek gibi. Sorun borçlanma sınırının artırılması konusunda Temsilciler Meclisi’nin ikna edilmesi. ABD bu konuyu kolaylıkla çözemezse – ki öyle görünüyor- çözümsüzlüğün uluslararası sermaye hareketlerine etkisi kaçınılmaz olarak negatif yönde olur. Küresel sermaye akımındaki miktar ve dolaşım sorunu, ister istemez yukarıda sıralanan finansal desteğin bir kısmını deflate etmeyi içermelidir.
TL ZONE
Sayın Başbakan’ın Almanya ziyaretinde gündeme getirdiği TL ZONE önerisi yeteri kadar tartışıldı mı? Teknik bir değerlendirmeden çok bir temenni veya AB’ne karşı bir koz olarak zikredilmişe benziyor. Dolayısıyla iktisatçılar tarafından da içerik yönünden ciddiye alınmış olmayabilir. İşin doğrusu, TL ZONE değilse bile TL’nin konvertibilitesindeki olası genişleme, henüz hak ettiği değeri gören bir vizyonla karşılanamadı.
TL ZONE: ‘Konuşulması duyulması, olmasından daha mümkün ve iyi…
Öncelikle, teknik değerlendirmenin dışında, TL’nin göreli değerinin, istikrarının, kazandığı kredibilitenin böyle bir tartışmaya kapı açacak kadar artmış olması, tercih edilmesi gereken bir seçenek olmalı.
‘TL ZONE’ neden olur? Niçin olmaz?
Olur çünkü, Dünya üzerinde Almanlar’dan sonra bu denli sıkı para ve maliye politikası uygulayan bir ekonomi yönetimi kalmadı. Kemal Derviş’in, Merkez Bankası’nın hazineye borç vermesini önlediği programına, sıkı maliye politikası da eklenince güçlü bir milli paranın ortaya çıkması kaçınılmazdı.
2005 yılından itibaren YTL’nin de gündeme gelmesiyle bugünkü tartışmaya giden yolların taşları döşenmeye başlandı. Tarihsel koşullar, özellikle Dolar ve Euro’nun egemenliğindeki erozyon zaten bir arayışa yol açıyor. Dünya’nın Doğu’sunda bir ortaklık, siyasi ve ekonomik birlik arayışları devam ediyor. Şanghay Beşlisi’nden, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, İslam Kalkınma Teşkilatı’na kadar tüm çalışmalar sözkonusu arayışın bir parçası belki de.
Şanghay Beşlisi haricindekilerin başarı şansını sınırlayan kendi içlerindeki ticaret hacminin yetersiz kalması. Siyasi ve demografik farklılıkların bir parasal birlik oluşturmaya yetmediği gerçeğini de unutmayalım. Bu koşulları sıralarken aslında, bir parasal birliğin oluşması için gerekli kriterler de ortaya çıkmış oluyor.
Neden Olmaz?
Parasal birlik dendiğinde, ya da ZONE tabirisözkonusu olduğunda, ortak bir merkez bankasından söz ediyoruz demektir. Bir kere, Başbakan’ın kastettiği seçenek sanırım bu değil. Diyelim ki; Ortak bir merkez bankası kabulümüz: Türkiye’nin bugün itibariyle bu uygulamayı kuracak kadar yakın ticari partneri var mı? Türkiye dış ticareti içerisinde önemli yer tutan Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri halizhazırda bir parasal birlik olan EURO ZONE içerisinde olduklarına göre, siyasi şartlara bir bakmak gerekiyor.
Türkiye’nin yakın coğrafyasında yoğun ticari ilişki içerisinde bulunduğu ülkeler gözönüne alındığında, genel olarak istikrarsızlık hakim. Irak, Suriye, demokratikleşme mücadelesi veren Kuzey Afrika ülkeleri gibi gelişen pazarlarda adından söz ettiren TL, toplam ticaret hacmi içerisinde düşük oranlara sahip ülkelerle parasal birlik aşamasında ortaklık kuracak aşamada mı? Tersini düşünelim; Sözkonusu ekonomiler, böyle bir ihtiyaç hissediyorlar mı ?
Dünya’daki en yakın ‘parasal birlik’ olan EURO’nun durumu ortada. Euro Bölgesi inşa edilirken geçilen aşamalar hatırlanırsa, arkasında net 50 yıllık bir iktisadi ve siyasi ortaklık fikrinin olduğu akla gelecektir. İşi Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’ne, Roma Anlaşması’na kadar geriye götürmeye gerek yok. Sadece Maastrich Kriterleri ve sonraki on yıl hazırlığını bilmek yeterli galiba. EURO, ancak 2002’de tedavül kazandığına göre bu işlerin hiç de kolay olmadığı anlaşılıyor.
Türki Cumhuriyetlerle işbirliği zararsız bir egzersiz olabilir…
2005’deki koşullar içerisinde TL’nin dolaşımında hızlı bir artış sağlanmasından yanaydım. O gün için Suriye, Kuzey Irak, İran gibi ekonomiler, Türki Cumhuriyetlerle birlikte TL için daha geniş bir yelpaze sunuyordu.
Bugüne dönelim… Türkiye’nin Batı’sındaki ekonomiler EURO Bölgesi’nde… Güney’indeki ‘istikrarsızlık paktı’ ile zaten bırakın parasal ve siyasi birlik kurmak, pazara bile gidilmez. Çin ve Rus ekonomileri zaten TL’nin istikrarına ihtiyaç duyuyor değiller. İkisi de dış ticaret fazlası veriyor ve neredeyse döviz basıyorlar. Geriye İran ve Türki Cumhuriyetler kalıyor. İran’la böyle bir ortaklık kurmamız uluslararası konjonktüre uygun değil, zira İran’lı vatandaşların Türk bankalarında mevduat bulundurmalarına dahi sıcak bakılmıyor. Dünya haritası bize, ticari ve siyasi yakınlık arzusu taşıyan Türki Cumhuriyet’ler haricinde bir seçenek bırakmıyor.
Anlaşılan, bugün için ‘parasal birlik’ seçeneğinden çok, Türkiye ekonomisinin etki alanını genişletmesi ve TL’nin konvertibiletisinin artması, yani Dünya’da kullanılmaya, biriktirilmeye, diğer merkez bankaları tarafından ‘rezerv para’ olmaya doğru yolculuğunda kazaya uğramamasına çalışılması denenmeli. Bu konu tartışılmaya devam edilmeli. Türkiye ekonomisinin, TL’yi bir parasal birliğin para birimi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı da bir grup ülkeye para otoritesi olarak kendisini kabul ettirmesi için,enflasyon ve ödemeler dengesi açığını tümüyle kontrol altına almış olması şartından bahsetmedim.
Kamu kesimi talebi uyaracak
Devletin piyasalardaki sıkışıklığın önündeki engelleri aşmada kullanabileceği çeşitli yöntemler var.
Vergiler, harcamalar ve bunların çeşitli bileşimleri. Aynı şekilde para politikasının biçimlendirilmesi.
Vergi politikasında denizin bittiği, sınıra gelindiği anlaşılıyor. Vergileme kapasitesinin zorlandığı belli. Öte yandan tedbirli davranmak isteyen ekonomi yönetimi, iktisadi aktörlerin zorlandığını da algılıyor olsa gerek.
Uzun süre baskı altında kalan talep seviyesi, siyaseten de zorlu bir sürecin kapılarını açabilir.Faiz hadleri ile ilgili Merkez de ‘elimden gelen budur’ diyerek radikal indirimlere gitmeyeceğini aktarmış oldu. Bugüne dek uygulanan’tarz-ı iktisat’ın dışına çıkılması gerektiği izlenimi pekişebilir.Yani, musluğu açma veya kapama biçimindeki konjonktür karşıtı iktisat politikasının yerine ikame edilecek yeni araçlara başvurulabilir.
Genel izlenim, devletin personel harcamaları ve kamu yatırımlarını artıracağı yönünde. İşsizlikle mücadelede kamu kesiminin daha direkt bir rol üstleneceğini düşünenler çoğunlukta. Resmi ağızlardan verilen bilgilere göre, 2013 yılında devlet memurluğuna atanacak kişilerin sayısı 79.000 olarak açıklandı. 2013 yılı bütçesi kapsamında Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından verilen bilgiler, hükümetin sosyal refah vurgusunu artıracağını gösteriyor.
Önümüzdeki yıl seçimler de yapılabilir. Ciddi bir cendereden geçen ekonominin hareketlenmesi için kamu harcamalarının önemi büyük olacaktır. Sağlık ve eğitim harcamaları ile birlikte altyapı yatırımlarının önemli olacağı bir dönemin işaret fişeği, 2013 bütçesinde görülebiliyor. Girişimcinin de hanehalklarının da elindeki olanaklar sınırlandığına göre, sosyal yatırımın iki yönlü etkisini beklemek en doğrusu olacaktır. Herşeyden önce, harcama gücü ile genel olarak talebi hareketlendirmek ve selektif bir politika olarak geniş kitlelere aktarılamayan büyümenin nimetlerini tabana yaymaya çalışmak gerekir.
Gelir değilse bile refah dağılımını öne çıkaran bir yatırım-harcama profilini var etmek mümkün. Buna karşın bugünkü ekonomik düzende asıl istihdam kaynağının özel kesim olması gerektiği unutulmamalı. Kamu istihdamında olası yasal düzenlemeleri öngörmek de memur alımlarının hemen ardından akla gelebilecek. Hükümet, devlet kapısında çalışmaya hazır binlerce kişinin yıllara sari finansman yükünü göğüsleyebilmek adına Devlet Memurları Kanunu’nu esnetmek isteyebilir. Bu konuda yapılan çalışmaların devam ettiği söyleniyor. Bu çalışma,zamanlama olarak, SGK’nın bozulan finansal yapısını da reforme etmeyi içerecektir.
Özel sektörün daha verimli bir istihdam yapısını kurması için gereken adımlar, yapısal reformların içerisinde saklı. Girişimci, talep koşullarının uygunluğunu gözlemlediğinde zaten yeni çalışan kadrolarını bünyesine katmakta tereddüt etmiyor. Özellikle kayıtlı istihdamın gelişmesi için verilen teşviklerin yararı, maliyetinin üzerinde olacaktır. Devletin izlemek istediği refah dağılımı politikasının, geliri artırılan özel sektör ve çalışanları ile desteklenmesi ekonomiyi canlandırmakta daha etkili olacaktır.
Türkiye ekonomisinin önündeki atıl kapasite barajının aşılması on yıl sürdü. Verimli ve etkin bir ekonominin var edilmesi için gereken süre en az bu sürenin yarısı kadarlık bir mücadeleyi gerektirebilir. Fiyat yapısını yoluna koyarken, istihdamı, kamu harcamaları yoluyla talebi uyarırken verimliliği göz etmek her zaman mümkün olmaz. Verili ekonomik yapıda, dış ticaret dengesi de gelir dağılımı da bir bant içinde dalgalanmaya başladıkça, yapısal reformlara ihtiyaç daha da hissedilir olacaktır.Pastayı büyütürken, pastayı hazırlayanların da yeterince beslenmiş olmaları gerekiyor.