Üçüncü Şehrin Hikâyesi: 2026’yı Anlamak

Bugünlerde Dünyada olup bitenleri takip ederken, iki romanın (İki Şehrin Hikâyesi ve Sardalye Sokağı) giriş cümleleri aklıma geliyor. Cümlelerin ortak özellikleri, ‘bakış açılarına göre karşıtlıkların bir araya geldiği bir Dünya tasavvuruna sahip olmaları’ denilebilir. Yine ‘diyaloji’ yani olguların önceki kullanımlarla ilişki içerisinde olması… Modernizmin müthiş imkânı ve tuzağı ya da karşıtlıklarla açıklanan bir Dünya tahayyülü de diyebiliriz.

Charles Dickens’ın romanı “İki Şehrin Hikâyesi” kaleme alındığı 1859 yılında, anlattığı olay örgüsünün üzerinden 70 yıl geçmişti. Ama aynı yıl Süveyş Kanalı için kazı başlamış, ilk petrol kuyusu ABD’de açılmıştı. Darwin’in meşhur ‘Türlerin Kökeni’ de aynı yıl yayınlandı. Hatta Güneş Patlaması sonucu kısa bir süre Dünya alışılmadık şekilde aydınlanmıştı. Dünya’da ‘bir şeyler oluyor’ ama tam anlamıyla tarif edilemiyordu. Görünen o ki asıl mesele 1857 yılında Amerika’daki ‘panik’ adı verilen ekonomik krizdi. Krizi elbette bir savaş ama ‘iç savaş’ izledi. İç savaş hem yeni bir büyük sorun hem de krizin çözümü olmuştu.

“Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu; hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete -özetle; şu an içinde bulunduğumuz döneme öyle benzer bir dönemdi ki dönemin sesi en çok çıkan otoriteleri bu günler hakkında -olumlu anlamda da olumsuz anlamda da- ancak ve ancak ‘en’ sözcüğü kullanılarak konuşabileceğini iddia ediyorlardı” (İki Şehrin Hikâyesi, Charles Dickens, Çev.: Didar Zeynep Batumlu, İş Bankası Yayınları)

John Steinbeck’in romanı “Sardalye Sokağı” ise İkinci Dünya Savaşı sırasında yazılmış ama savaşı neredeyse yok sayan bir eserdi. Gündelik yaşamdan da olsa yine karşıtlıklardan bahsediyor:

“Bu sokağın sakinleri ise, bir zamanlar birinin dediği gibi, ‘fahişleler, pezevenkler, kumarbazlar ve hergeleler’, yani Herkestir. Aynı kişi bu sokağa bir başka gözetleme deliğinden bakmış olsaydı (’Schrodinger’in Kedisi’mi!?’), sokak sakinleri için “azizler, melekler, şehitler ve kutsanmış kimseler” de diyebilirdi pekâlâ” (Sardalye Sokağı, John Steinbeck, Çev.: Ayşegül Çetin İletişim Yayınları).

İki romanda da Dünya ekonomisinde rol dağılımının değiştiği günlerin ayak izlerini görmek mümkün. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi…

Kavramlaştırılmasında güçlük çekilen bu türden büyük değişimlerde, salt ekonomik değil felsefi, sosyolojik, siyasal alanlarda da anlam kaymaları oluşur. Yani değişimin etkileri, sanattan spora, teknolojiden insan haklarına her alanda meydana gelir. Kurumlar aşınır, değişir. Yeni kurumlar ve kurallar ihdas olunur. Günlük yaşam pratiği de değişir. Değişimin hızı giderek artar. Bir veya bir kaç unsur ‘kuvvet çarpanı’ oluşturarak tetikleyici hâle gelir.

Bu defa Evangelist Bonapartizm ile Şii Bonapartizm’in yani ABD ile İran’daki müesses nizamların çatışması yeni dönemin başlangıcında anahtar rol oynayacak gibi görünüyor.

Güçlü bir otokratın ya da oligarşinin, ordunun ve başka güçlerin de desteğini alarak iktidarı tekelinde topladığı, son derece bürokratik, merkeziyetçi, popülist ve milliyetçi otoriter bir rejimi tarif eden Bonapartizm’den kastım ne?

ABD’de Trump’ın, İran’da Rejimin, iktidarlarını, ters yüz ettikleri düzenin daha da baskıcı bir varyansıyla egzersiz etmeleri; tıpkı Fransız İhtilali sonrasındaki Napolyon gibi…

Bugünün çok yönlü, çok ihtimalli ‘‘kuantum gerçekliği’ ile o günlerin diyalojik kavramlaştırma çabaları arasında elbette derin farklılıklar var. Artık Dünya bir tercihi aynı zamanda vazgeçiş olarak kabul eden çift yönlü muhasebe usulü ile tarif edilebilirlikten uzak.

Aynı anda pek çok tercih skalasının prizmatik Dünyasında yaşıyoruz.

Bu konuya devam edeceğiz ama daha geniş bilgi için > https://www.iktisadivizyon.com/2018-ekonomisinde-jeopolitik-agir-basacak/

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir