Türkiye Cumhuriyeti’nin 102. kuruluş yıl dönümü dolayısıyla aklıma farklı bir soru geldi. ‘Cumhuriyet ekonomik bir yönetim biçimi midir?’
Amaç, kıt kaynakların ihtiyaçlara doğru tahsisini sağlamaksa ‘evet’. Çünkü demokratik bir cumhuriyette karar vericiler, tüketim mal ve hizmetleri yanında siyasal ürün ve hizmetleri de talep ederler.
Çok partili demokraside siyasal partiler ‘marka’, programlar ‘ürün açıklaması’ ya da ‘muhteviyat’ olarak kabul edildiğinde icraatı da ‘ürün’ olarak görmek mümkündür. Serbest rekabet altında ürününü piyasaya (seçim) sunan siyasal partiler, aldıkları oy (buna da ön sipariş diyelim) kadar yönetim hakkı elde ederler.
Makro düzeyde böyle.
Gelin görün ki; siyasal ürünün üreticisi/arz eden ve dağıtıcısı durumundaki siyasal partiler kendi içinde rekabete açık kurumlar değildir. Böyle olunca ürünün tüketicisi çok sayıda seçmen olsa dahi, üretim sürecinde ‘aksak rekabet’ koşulları hüküm sürüyor demektir.
Bu anlamda doğru fiyatın oluştuğunu iddia edemeyiz.
Piyasa ekonomisinde sihirli değnek olarak görülen fiyatların oluşumunda siyasi ürünle tüketim ürünleri arasında bir fark var. Siyasette fiyat peşin, bedel vadeli ödeniyor. Ürün vaatlere göre fiyatlanıyor, uygulamaya göre bedelleniyor. Vaatlerin gerisinde kalmış bir uygulama, sonraki seçimde ürünün yeni fiyatını düşürüyor. Aradaki negatif farkı bir diğer parti veya partiler alıyor.
Tüketici Şikayetleri
Demokraside bir seçimle diğer seçim arasında fiyatlama yapılamadığından tüketici şikayetleri için başvurulan merciler, adalet mekanizması ile düzenleyici ve denetleyici kurumlar oluyor. Güçler ayrılığı sistemi ve bağımsız kurumlar etkin çalışmadığında, demokrasinin seçmene doygun bir deneyim sunamayacağı anlaşılıyor.
Gelelim Türkiye demokrasisine…
Rekabetin en iyi sonuçları verdiği kabul edilen piyasa ekonomisinin koşulları Türkiye demokrasisine uygulandığında, dört konuda sorun var gibi görünüyor:
1-Parti içi demokrasi
2- Güçler ayrılığı
3-Bağımsız kurumların işleyişi
4- Kamu harcamalarının kontrolü
Yürütmenin ekonomisi
Türkiye’de bürokrasi, kadim bir devlet geleneğine göre organize olmuştur. Bu nedenle kararlar ekonomik bir biçimde alınmış olsa dahi, uygulamada kamu harcamalarını kontrol etmek kolay değildir.
Şu an yürütülmekte olan dezenflasyon politikasında başarı sağlanmasını sınırlayan birinci etken, kamu ekonomisinde tasarruf sağlanamamasıdır. Devlet harcamaları ile özel tüketim harcamaları koşut biçimde sınırlanabilmiş olsaydı, enflasyon çok daha kısa sürede istenen seviyelere düşürülürdü.
Türkiye söz konusu olduğunda askeri ve sivil bürokrasi Cumhuriyet’in kurucu unsuru kabul ediliyor. Bu nedenle, bürokrasinin etkinlik ve verimliliği sorgulandığında ilk akla gelen, kamu harcamalarının yerindelik ve hukuka uygunluğu değil ‘tutar’ı oluyor. Bu bağlamda iktisadilik ilkesi aynı harcama türlerinin tutarlarında kesinti olarak algılanıyor.
Kısmen doğru olan bu bakış açısı, verimlilik bağlamında yetersiz kalıyor.
Bürokraside çalışan sayısı, hizmet binaları, taşıt kullanımı konuları her istikrar programına konulup net bir ilerleme sağlanamayan başlıklar.
Cumhuriyet’in ekonomik bir yönetim biçimi olma becerisi, bürokrasi alanında ‘bütçe hakkı’nın çağa uygun olarak yorumlanmasında yatıyor olabilir. Tam da bu sebeple ‘bütçe hakkı’nın fonksiyonel olarak kullanılması, hem siyasi hem finansal okuryazarlığın öncelikli konularından biri olmalı.
