Gerçekten ‘Her Şey Dahil’miş Elio Montanari!

Elio’nun vefatını, Sayın Ali Akay’ın yazısını gönderen sinema sektöründen bir dostumdan haber aldım. Ali Akay’ı, sanırım 2012 veya 2013 yılında Elio’yla birlikte Beyoğlu’nda gittiğimiz bir fotoğraf sergisinde görmüştüm. Elio, Akay’la Fransızca konuşmaya başlamış sonra da ‘kusura bakma İngilizceden Fransızcaya geçtik’ demişti. Ben de ‘fark etmez’ deyince memnun olmuştu. Ekledim, ‘Nasıl olsa İngilizce de konuşsan anlamıyorum bu konuları’ demiştim.

Çok gülmüştük.

Bir hafta sonu, kiralık ev ilanlarına bakarken kısa bir ilanda görmüştüm ilk kez Elio Montanari’nin adını.

Elektrik, su, doğalgaz, internet bağlantısı kira bedeline dahil olan ev, Fener-Balat’ta Baki Dede Sokak’taydı. Kiralık yer, 3 katlı tarihi bir binanın, giriş katıydı. Ortak kapıdan girdiğinizde, gelenleri Dante’nin büstü karşılıyordu.

İlk gün evin terasına çıktığımızda, Fener Rum Lisesi’nin arkamızda, Haliç ve Sütlüce’nin karşımızda olduğu manzarayı daha sonra pek çok defa birlikte izledik.

Altın Boynuz’un Bedrettin Dalan öncesi hâlini hayal meyal hatırladığımdan, Elio’ya hep kıyıdaki atölyeleriyle Haliç’in eski hâlini Thames nehrinin çevresinin tarihi – endüstriyel dokusuna benzettiğimi söylerdim.

Elio’nun sanatçı kişiliği, şahsen en az bildiğim tarafıdır.

Sayın Akay’ın yazısında belirttiği SALT Galata’daki sergi henüz kafasında tasarım aşamasındayken, ‘Bir sergi tasarladığını; amacının durgun suya bir taş atmak olduğunu’ söylemişti. Ben de, Keynes’in talep seviyesini artırarak ekonomiyi durgunluktan çıkarmak için kamu harcamalarının kullanılmasını önerdiği teorisi açıklanırken, aynı benzetmeye yer verildiğini anlatmıştım kendisine. Suya atılan taş, ekonomide genişleyen daireler gibi bir etki yaratıyordu.

Elio’nun tevazuuyla ilgili pek çok örnek verebilirim. Fakat ‘Sergiyle ilgili tanıtım yazısını sen yazar mısın?’ diye sorduğunda, fotoğrafları kapsamlı bir şekilde görene kadar ciddi ciddi bir iki sayfa karaladığımı hatırlıyorum. Fotoğraflara göz attığımda, refleks olarak ‘Bu iş beni aşar Elio!’ demiştim. Daha sonra serginin açılışında, yanılmıyorsam Hintli bir kadın sanatçı doyurucu bir konuşma yapmıştı.

Elio’yla 2,5 yıl neredeyse her gün, sonrasındaysa uzun aralıklarla görüşmüşüzdür.

Elio Montanari tarafından çekilen fotoğrafım.

Elio’nun gitmediği, görmediği yer yok gibiydi. Benim kitaplarından bildiğim kişilerin arkadaşı olabiliyor, fotoğraflarından bildiğim yerlerin mimarını tanıyabiliyordu. İstanbul’da, hele ‘suriçi’nde tarih katmanlarını görür, gösterirdi.

Buna karşın, hatırladığım en çarpıcı özelliği, bütün birikimine karşın öğretmekten çok öğrenmeyi sevmesiydi. Aramızda konuşurken bazen küçük siyah kaplı not defterini çıkarır, Türkçede kullanılan bazı sözcük ve deyimlerin anlamlarını sorar, not alırdı. Bunlardan gülümseyerek hatırladığım bazı örnekler; 1- Estağfurullah 2-Eyvallah 3- Süveyda 4- Sabah ezanının okunduğu makam olarak Saba Makamı.

Fener’i, Yavuz Selim Cami’ne bağlayan dik Camcı Çeşmesi yokuşuna Kardiyo-Vasküler Yokuşu deyişime çok gülerdi.

Türkçe olarak bile anlatımı kolay olmayan konuları İngilizce, hele benim kıt İngilizcemle anlatmak, oldukça zor olurdu. Geniş bir kitaplığı, geniş bir fotoğraf arşivi vardı. Resim sanatıyla ilgili olarak da doyurucu bilgisi vardı. Bazen sanatçıların kitaplarından resim örnekleri gösterirdi.

Elio’yu heyecanlı gördüğüm anlardan birini hatırlıyorum. Bir akşamüstü koşar adım merdivenlerden inip beni, yukarıda kendi katında İtalyan kanallarından birinde bir klasik müzik konserini izlemeye davet etmişti. Papa, konseri izlemeye gelmiş, üstelik konserin sonunda ayağa kalkarak orkestrayı onore etmişti. Bu, Elio için çok önemliydi.

Elio’yla bir gün Kuzguncuk’tan Nakkaştepe’ye yürümüş, zamanının renkli siması, hattat, şair ve aynı zamanda velayet sahibi bir zat olan Rami Baba’nın şimdiki makamı olan kabrini ziyaret etmiştik. Ben ona Rami Baba’yı anlatırken o da uzun uzun boğaz kıyısında gördüğü erguvanların hikayesini anlatmıştı.

Mevlana’nın ‘Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,…., ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol’ sözünü çok severdi. Bir kaç kez sorduğu için telefonuna mesaj olarak da göndermiştim. İslam teolojisinin kültürel ve folklorik yanına özel bir ilgisi vardı.

Beni sık sık kendi hazırladığı yemek sofralarına davet ederdi. Merdivenin başından ‘Uur Bey!’ diye seslendiğinde bir makarna (Onun deyişiyle ‘Pasta’) ziyafetinin yaklaştığını anlardım. ‘Kaç gr?’ diye sorar, ben de genellikle 400 gr derdim. Şarap ikram eder, içmeyişime her seferinde hayret ederdi.

Yurt dışına çıkacağı bir dönemde, bana bir yapılacaklar listesi vermişti. Hangi katta hangi çiçeğe ne kadar su verileceğinin yazıldığı listede bir de sokaktaki tarihi yapılardan birinin çatı katına yapılacağını düşündüğü kaçak yükseltinin gün gün kontrol edilerek gaz betondan tuğlaların sıra sayısını not almamı rica ediyordu. Duyarlı olduğu konularda kuşağının sahip olduğu aktivist yanı fazlasıyla temsil ediyordu.

Değerli bir insanı ebediyete uğurladık…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir