Ekonomide İklim Değişikliği

Sıcaklık rekorları kırılıyor. Uzunca bir süredir devam edegeldiği anlaşılan ısı artışı yapısallaştığı için artık salt meteorolojik bir olay olmaktan çıktığını artık herkes kabul etmek zorunda. Nitekim kentleşmeden sanayileşme biçimlerine, tüketim kalıplarına kadar her alanı etkilediğini görüyoruz.

İklim değişikliğinin yakın tarihteki seyrinin 1970’lı yıllardan başlaması, ekonomi bakımından özellikle enteresan. Ekonomideki konjonktürel etkileri güneş lekeleriyle ilişkilendiren bir teori vardı. Zira, bildiğimiz ‘konjonktürel dalgalanmalar’ bakış açısı bu durumda yetersiz kalıyor.. Başka bir açıklama da, ‘Kondritief Dalgalar’ adı verilen yapısal değişiklikleri kavramlaştıran ilginç bir teori idi.

Isınan havanın ekonomik atmosferle ilişkilendirilmesi mümkün görünüyor. Sanayi Devrimi’nin doğayı kullanım şekli, doğal kaynakları teknik terimle söylersek ‘serbest mal’ ya da halk deyimiyle ‘bedava girdi’ algısı üzerine bina etmişti.. Sadece sanayi değil tarım üretimi de doğal kaynaklar konusunda son derece acımasız bir kullanım şekli geliştirdi. Bugünkü haliyle özellikle su kaynakları üzerinde kalıcı sorunlara sebep olan vahşi sulamanın etkileri malum…

Isınmanın başlangıcını en net 1970’lerin başına götürebiliyorsak, Vietnam Savaşı şokuyla başlayan, dolar üretiminde altın standardının kaldırılmasıyla, petrol şokuyla devam eden ekonomi-politik ısının artışı ile paralellik kurabiliyoruz. Siyasi bloklar arası rekabetin doğal kaynakların hesapsız kullanımına yol açtığını da not edelim.

Likiditeyle tüketim, tüketimle borçlanma, hanehalkı ve devlet borçlarının artışı ile gelir dağılımları, onunla birlikte savaşlar ve rejim değişikliklerinin arttığı dünya, 50 yıldır sadece meteorolojik olarak ısınmıyor zaten.

O zaman ısınmanın yeni bir tarifini yapmalıyız.

Modernite, geleceğin ve başkasının değerlerini ki buna atmosfer de dahil bugün tüketmekle şöhretlidir. Gelecekteki paranın, sonraki gelirin, farklı coğrafyadaki servetin tüketimi gibi… Bu işin özünde mevcutla yetinmemek yatıyor. Bu bağlamda sanayi toplumu ‘yaratıcı yıkım’ denilen süreci iktisadi kaynaklardan iktisadi olmayan kaynaklara doğru taşırmıştır.

Kıt olmayan bir doğal kaynağa abanarak kıt hale getirince, tabiat bu tüketim düzeyini kompanse edebilmek için kendi tedavül hızını artırmış, gelecekteki kaynakları da peşin olarak bugün kullanıma sunmuştur. Tedavül hızı artarak ısınan bir tabiatın daha uzun vadeli kaynakları sunması için tedavülü daha da artırması gerekmektedir.

Sonuçta ortaya çıkan önce enflasyon (değer artışı), sonra da bedel artışıdır. Doğal kaynakların kullanılması için daha çok doğal olmayan kaynaktan vazgeçilmek zorunda kalınmaktadır.

İktisaden kıt olanı (mal ve hizmet) kıt olmaktan çıkarmak (ucuzlaştırmak, bollaştırmak) için kıt olmayanı kıtlaştırmak (doğal kaynaklara ödenen bedelin artışı) gerekmiştir.

Uygarlık modeli, doğayı ekonomize ederek bileşik kaplar yasası gereği ısıyı yaymıştır. Üretilmişle yaratılmış arasındaki denge her zaman yaratılmışın değerli kılınmasıyla sağlanabilir. Sorunun çözümü tüketimin azalmasında yatıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir