(V)aiz Oranı ya da Faizi Doğru Anlamak

Faiz haddinin yüksek ya da yeterince yüksek olmadığı ile ilgili tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Faiz oranı yükseldikçe “vaiz oranı” da artıyor denebilir. Bağlamından kopuk olarak tartışıldığında bir oran gibi görünen faizin yeterince düşükken makul karşılandığını, ancak yüksek bulunduğunda zararlı olduğunu düşünenlerin sayısı az değil. Bense artık tartışmaların oran üzerinden değil bizatihi faizin kendisi üzerinden yürütülmesi gerektiğini düşünenlerdenim.

Kitabın ortasından konuşmayı denersek, faizin düpedüz kapitalist ekonomik modelin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabulle başlamalı; serbest piyasacılık ile kapitalizmin bu bakımdan aynı anlama gelmediğini de not düşmeliyiz.

Kapitalist ekonomi modelinde faizin yeri gayet nettir: Üretim faktörü olarak emek sahibi ücret, toprak sahibi rant, müteşebbis kâr, sermaye sahibi ise faiz alır. Sermayenin bir likidite olarak talep eden bir müteşebbise verilmesi karşılığında elde edilen ‘gelir’in adıdır faiz. Üretimde sermayenin varlığı faizi gerektirir. Dolayısıyla faiz de üretim açısından mütemmim cüz hâline gelir. Bu ekonomi modelinin tüketimdeki karşılığı da doğal olarak üretim hattına benzerlik gösterir. Harcanabilir geliri ile giderlerini karşılayan tüketici eğer tüketimini öne çekmek, birikimini aşan miktarda bir mal veya hizmeti tüketmek isterse bu arzusunu alım gücü ile destekleyerek talebe dönüştürmek için başkasının tüketmediği alım gücünü faiz ödeyerek kiralamak zorundadır.

Hangi Uygarlık Modeline Mensubuz?

Kapitalist ekonomi arzuyu ihtiyaca, bugünü yarınlara tercih eden insan modelinin ihtiyaç duyduğu pazar organizasyonu; böyle bir insan tipini ortaya çıkaran, sonunda böyle insanların çoğunlukta olduğu toplumları, uygarlığı var eden sistemdir. Böyle tarif edildiğinde itici görünen söz konusu “uygarlık modelinin” içinde yaşandığında, faiz oranı yüksek de olabilir düşük de… Ama illaki var olacaktır.

Faizin varlığının sermayenin yahut likiditenin başlı başına bir zaman ve kullanım değerine sahip olması ile ilgili olduğunu belirtmiştik. Milli paraların yabancı paralar karşısında serbestçe değiştirilmesi (konvertibilite) arttıkça bir de döviz kurunun etkisi, sermaye hareketlerinin yaygınlaşması gündeme geldi. Sermaye arzı ile birlikte ödünç verilebilir fonların nicelik artışı oyuna dâhil oldu. Rezerv para değeri taşıyan ülke para birimlerinin arzı taleple birlikte artarak reel-iktisadi referanslarla ilişkisini kesti. Karşılıksız likiditenin genişlemesi gelişmekte olan ülkelerin fon ihtiyacına cevap verdi.

Elbette bunların hepsi borçlanma ve faiz anlamına geliyordu. Uluslararası borçlanabilen firma ve bankalar iç pazarda ürün ve likiditeyi pazarlarken ödedikleri faizi tüketiciye yansıttılar. Kimi reel ürünü satışı sırasında maliyete ekledi kimi de borçlandıkları dövizi yerel paraya tahvil edip kredi vererek tahsil ettiler bu faizi.

Borcu Çevirmek Zorlaştı

Geleceği tüketmek hanehalkından firmalara, devletlere ve bankalara kadar farklı isimlerle ancak faiz aracılığıyla mümkün olabildi. Artan kamu harcamaları için vergi yerine borçlanmaya, makine-teçhizat alımlarında uzun vadeli kredilere, taşıt ve konut için banka kredilerine başvuruldu.

Gündelik tüketim, kredi kartları ve tüketici kredileri aracılığıyla artırılmaya çalışıldı. Devletin finansman desteği verdiği küçük girişimler kamu garantisi ile faiz alınarak borçlandırıldı. Borçlanma baskısı arttıkça borcu çevirmek zorlaştı. Yabancı para cinsinden alınan kredilerin çevrilmesi için faiz artışı ile kur artışı, ek maliyet artışına neden oldu.

 

Firmasından ailesine, bankasından kamu kesimine kadar kaynak-harcama dengesizliği, bir tasarruf talebi olarak daha çetin bir faiz döngüsüne yol açtı. Döviz kurunun bizzat faiz hâline geldiği günler geldi-çattı.

Sözün Özü: Faiz, Türkiye’de arzuların aslan terbiyecisi, ihtiyaçların önünde ise engel işlevini görmeye devam ediyor. İstekler ve ihtiyaçlar arasındaki mesafe, fon arzı ile talebi arasındaki fiyatlamayı yapan faiz yoluyla yakınlaşıyor. Faizin sosyo-ekonomik, psiko-sosyal ve küresel ekonomik düzenden bağımsız olarak değerlendirilmesi, sadece bir oran olarak görülerek eksik analiz yapılmasına sebep oluyor.