‘Tarihin Sonu’ndan ‘Sonun Tarihi’ne…

Pandemi ve doğadaki dengesizlikler , ekonomik değişimlerle bir araya geldiğinde gidişatın anlamlandırılmasında yeni denemeler yapılması gerektiği anlaşılıyor.

Savaşlar , hammaddelerdeki fiyat artış-düşüşleri, rejim bunalımları yaygın haldeyken olanlar arasında bir illiyet bağı – nedensellik- veya benzerlik olduğu şeklindeki yorumlar artıyor.

Fukuyama’nın bu yazının başlığına ilham veren kitabı henüz 1990’ların başında Doğu Bloku’nun yenilgisi tescil edilir edilmez yayınlanmıştı. Liberal demokrasiyi o günkü haliyle ‘insanlığının görüp göreceği en iyi uygarlık modeli budur’ seviyesine çıkaran kitap epey ses getirmişti. Huntington’un ‘Medeniyetler Çatışması’ kitabı 1988 ‘de yayınlandığına göre zorlama bir yorumla ‘medeniyetler çatıştı ve Batı ittifakı ekonomisiyle ve kültürüyle bu çatışmanın galibi oldu’ diyen bir düşünce akımının ortaya çıktığını mı anlamalıydık?

Medeniyetler Çatışması’ndan Çatışma Medeniyeti’ne…

Şimdi bu iki kitabın tezlerini ve isimlerini tersten okuyalım… Gelinen nokta ‘Çatışmanın Medeniyeti’ ve ‘Sonun Tarihi’ tarifine daha uygun değil mi? Bence öyle.

2008 krizi ve sonrasında Arap Baharı ve devamında gelişen olaylar, ne medeniyetlerin çatışmasının ne de tarihin sonunun sınırına gelinmediğini gösterdi. Her ekonomik kriz yeni bir medeniyeti, her medeniyet yeni bir ekonomik krizi ortaya çıkardı. O günden bugüne Dünya ekonomisi içerisinde Çin artık bir yükselen değer değil bizzat Dünya’nın bir numaralı ekonomisi haline geldi. Liberal demokrasi mevcut yapısıyla Dünya’nın doğal yapısını bozdu ve iklim krizleri ortaya çıkmaya başladı. Tarihin sonu tezi, Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da sınanıp yanlışlanmış oldu. Medeniyetler Çatışması, Suriye’de , Ukrayna’da, Irak’ta bitmeyen çatışmalar, dengelenemeyen istikrarsızlıklar, yeni Afganistan’lar yarattı.

İstikrar, en çok dillendirildiği dönemde istikrarsızlık, medeniyet nerede zikrediliyorsa medeniyetsizlik üretti.

Yeni medeniyet ‘distopya’mı olacak…

Katastroflar sıklaştıkça, bir yaşam biçimi haline geldikçe bunun adına ‘distopya’ demek daha doğru olacak. Ukrayna- Rusya Savaşı sonrasında ortaya çıkan doğalgaz sorununu ele alalım. Mülteci sorunundan, doların değerindeki sert faiz artışları nedeniyle fakirleşen gelişmekte olan ekonomileri gözden geçirelim.

Faiz artışlarının bir başka anlamı…

Dünya ekonomilerinde 2008 krizinden bu yana süregelen düşük faiz politikasının muasır medeniyet insanına verdiği mesaj ‘bugün yeterince kaynak yok ama geleceğin kaynağını tüketebilirsiniz’di. Gelecek denilen günler gelince, düşük faizin sadece hava koşulları anlamındaki iklimi değil soysal, siyasal ve kültürel iklimi de sürdürülemez aşırılıklara doğru motive ettiği deneyimlenmiş oldu.

Liberal ekonominin distopyası tekinsizliktir…

Konu distopyadan açılmıştı… Oradan devam edelim… Neo-liberal politikaların ortaya çıkardığı medeniyet tipinin bir bakıma yakıtı ‘geleceğin kaynağını da bugünden ucuza tüketmek’ demiştik. Geleceğin kaynağını doğru fiyatlamak için de politik-ekonomik istikrar zorunluydu. Bugünün dünyasının değerlemesi, geçmişten bugüne bakışla istikrar varsayımıyla yapıldı. Öyleyse, istikrarsızlıkların bedelini fiyat düzeltmeleri ile ödemek, faiz artışlarını göğüslemek zorunda olan bir dünya ekonomisi ile karşı karşıyayız demektir.

Bugün atılan bir adım geleceği nasıl şekillendiriyor…

Merkezdeki gelişmiş ekonomiler alternatif enerji kaynakları ve yüksek teknoloji içeren üretim modeli ile daha verimli hale geliyor. Yani eskisi gibi çevre ekonomilerden ucuz hammadde alıp mamul mal satma ihtiyacı azalıyor. Yüksek teknolojinin gelişim hızını yakınsamak sadece fon girişi ile sağlanamayacak kadar zorlaştı. Beşeri sermayeyi yüksek teknoloji üretip/ tüketebilir hale getirmek on yıllar alan politikalarla ancak mümkün olabiliyor.

Temiz enerji ve merkez ekonomilerin hammadde bağımlılığının azalması çevre ekonomilerini fakirleştirip yalnızlaştıracak. Emperyal vizyonun hem kendisi hem de çevresi için ihtiyaç duyduğu liberal demokrasiye olan gereksinimi azalıyor.