Referandum Sonrası Ekonomi: Kadim Doğu-Batı Tartışmasının İzinde

Referandumun sonuçlanmış olması beklendiği gibi ekonomideki reform beklentilerini artırdı. AGİT’in seçimlerle ilgili olumsuz görüşleri, IMF’in Türkiye’deki büyüme beklentisini düşürmesi, dış Dünya’nın seçimlerle ilgili temkinli beyanları daha çok siyasi motiflere dayalı gelişmeler. Öte yandan Türkiye’de Milli Gelir’in %62’sini üreten 13 büyük kentte Anayasa değişikliğinin kabul görmediğinin anlaşılması ve işsizlik rakamının %13’e ulaşması objektif veriler. Genç işsizlerin %25 oranına dayanması da AK Parti’nin daha referandum gecesi yaptığı özeleştirinin sayısal görünümlerinden biri gibi görünüyor. Sonuçta Anayasa değişikliği halkın çoğunluğu tarafından onaylansa da kentleşmenin ve eğitim seviyesinin yüksek olduğu seçim bölgelerinde aksi yönde güçlü bir eğilim mevcut.

Evet-Hayır Blokları, Doğu-Batı Karşıtlığına Taşınacak

15 Temmuz Darbe Girişimi ertesinde daha yoğun hissedilen ve ancak 2017’nin başından itibaren dengelenmeye başlayan ekonomik sorunlar elbette kentlerde ve turizm bölgelerinde zincirleme bir negatif reaksiyona sebep oldu. Propaganda döneminde yükselen AB eleştirileri, Suriye’de terör örgütüne ve özerk Kürt Bölgesi’ne destek verdiği anlaşılan ABD ve Rusya ile ilişkilerdeki gelgitlerin bazı algı değişimlerine sebep olması doğal.

Dışa açık ekonomik ilişkilerle ilintili aktörlerin ağırlıklı olduğu seçim bölgelerinin artık siyasete farklı bir pencereden baktığı ve bakacağı anlaşılıyor. 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası başlayan idam tartışmaları ve AB tam üyelik müzakerelerinin her iki tarafça da sona erdirileceği beklentisi bahsettiğimiz bakış açısını destekliyor. Avrupa Komisyonu’nun Türkiye’yi siyasi izleme kapsamına alacağı yani insan hakları gibi konularda Türkiye’yi 2004 öncesine göre değerlendireceği konuşulmaya başlandı.

Yukarıdaki tüm başlıklar, Türkiye’nin AB özelinde kurumsal statüde süregelen, Suriyeli mülteciler ve terörle mücadele alanlarında somutlaşan eleştirilerinin bir süredir konjonktürel nitelikten çıkıp yapısal bir kimliğe bürüneceği anlamına geliyor. Ekonomideki reform beklentilerini ve Türkiye’nin iktisadi ufkunu bir de beklenen yol ayrımı üzerinden egzersiz etmeye ihtiyaç olabilir.

200 Yıllık Tartışma

“Tanzimat’tan bu yana…” diye başlanan cümlelerin arkasından gelen ezberlerin arasında, “Osmanlı’nın reform bahanesi ile ekonomik ve siyasi sömürünün bir deneme tahtası hâline getirildiği” vardır. Osmanlı Devleti reformist hareketleri kendi iradesiyle başlatmış ancak süreci yönetememiştir. Tanzimat sonrası Osmanlı’nın Batı sermayesi ve ekonomi diplomasisi ile ilişkisi neredeyse borçlanma ve imtiyazdan ibarettir. Bu nedenle İttihatçılar ve daha sonra Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki hâkim ekonomik anlayış otarşi (ekonomik bakımdan kendine yeterlilik) olmuştur. Sadece ekonomide değil, zaman zaman çekilen sıkıntılardan çıkarılan bir ders olarak, bazen Dünya’da esen milliyetçi rüzgarların etkisiyle, bazen bir kurucu unsur bir kimlik inşası hayaliyle hatta toplumsal hayatın belli görünümlerinde bir özenti ya da büsbütün bir kompleks şekliyle tezahür eden Batılılaşma ve Batı karşıtlığı başlı başına bir literatür.

Bugün için AB ile ilişki de birlik nezdinde muasır medeniyete aidiyet umudundan kurumsal dışlanmaya varan bir ‘gelgit’in en önemli parçası. Zaman zaman dinî farklılık vurgusu bazen de Avrupa’nın kendine özgü milliyetçi söyleminin tansiyonu gereği. Diplomasideki bu salınımların pas geçildiği ‘Gümrük Birliği’ ilişkisi ise teknik olarak tam bir tek taraflı taviz örneği sayılabilir. Son Osmanlı yazarlarının ‘Batı’nın fennini (herhalde bilim-teknik anlamında kullanılıyor) alalım’ dediği türden bir akitle siyasi taraflığı içermeyen kendine özgü bağlanma biçimi.

Bu çerçevede NATO, IMF, OECD gibi askeri, mali ve sosyoekonomik bağlılıklar içeren tercihler, AB ve ABD ile birlikte Batı ile ilintili tüm kurumsal ilişkilerimizin zaman içinde gelişen görünümleri. Birbirinden farklı ama birbirinden ayrılması zor müktesebatların önümüzdeki günlerde önce tek tek sonra da bütün hâlinde esaslı bir değerlendirmeye tâbi tutulacağı ve nihayetinde -200 yıl sonra yine- “Doğu mu? Batı mı?” açmazı olarak toplumun önüne geleceği anlaşılıyor.

Alternatif blok olarak sunulan Şanghay Beşlisi karşısında AB ve ABD, Çin dışındaki ülkelerin neredeyse tamamıyla Serbest Ticaret Anlaşması imzalıyor. Türkiye ise Trans-Pasifik Ortaklığı (TTIB) gibi en genel, en kapsayıcı bir anlaşmaya dâhil edilmedi. Öte yandan Şanghay Beşlisi’ne dâhil ülkeler Türkiye gibi yoğun enerji ithal eden dış sermaye akışına Türkiye kadar hayati derecede ihtiyaç duyan ekonomiler değil.

Ekonomik Açıdan Tercih Ne Yönde Olmalı?

Ekonomide önümüze böyle bir çoktan seçmeli soru çıktığında öncelikle kaynak-harcama dengesini gözetmek gerekiyor. Mevcut ekonomik yapının kaynak ve harcama dengesi tümüyle Batı’ya, özellikle Avrupa’ya entegre bir sistemi işaret ediyor. Enerji ve ara malı ithaline bağlı bir iç ve dış talep yapımız var. İhracatımızın yarısı Euro Bölgesi’ne yapılıyor. Bu ihracatı yapabilmek için de önemli bir oranda aramalı ithalatı yapmak, geriye kalan hammadde ve tüketim malları ithalatı nedeniyle dış açık vermek zorunda kalıyoruz.

Mevcut ekonomik denge, kaynağından çok harcayan bir ekonomiyi devam ettirebilmek için borçlanmak zorunda. Borçlanmanın önemli bölümü de dış piyasalardan döviz bazlı yapılıyor. Uluslararası ekonomik ve siyasi kurumlarla ilişkilerimizi gözden geçirirken ekonomideki süregelen kaynak-harcama dengesizliğinin alternatif olarak nasıl finanse edileceğini bulabilmek gerekiyor. Portföy yatırımları ve doğrudan kapitali ülkeye çekebilmek için yabancı sermayenin istediği siyasi, ekonomik ve idari şartları sağlamak gerekiyor. Bu şartların çoğu AB müktesebatından ve uluslararası ekonomik kurumların saptadığı standartlardan oluşuyor. Turizm ve hizmet sektörünün pek çok alanı da referans noktası olarak daha çok Batı’nın yazılı veya yazılı olmayan regülasyonlarını kabul ediyorlar.

Türkiye ekonomisinin Batılı kurumlarla olan ilişkilerini değerlendirirken yaşam tarzını baştan sona etkileyecek bir üretim-tüketim döngüsünü dikkate alması zorunlu görünüyor. Dışa daha kapalı bir ekonomide daha az ve daha düşük nitelikte üretip-tüketerek yaşamak mümkün. Ama ithal ikameci; bir nevi sürekli “yerli malı haftası” havasındaki bir yaşam şeklini sürdürmeye yeniden alışmak zor. Bu nedenle asgari bir kendine yeterlilik, ekonomik ve siyasi kararlarda birinci unsur olarak gözetilmeli.