Merkez, faturalı hattan kontörlüye geçti

Merkez Bankası hafta içi faiz oranını 625 baz puan (%6,25) birden yükseltti. Beklentilerin oldukça üzerinde bir artırımla faiz haddi %24’e ulaşmış oldu.

Geriye doğru bir yıllık enflasyon oranının üzerinde bir faiz oranı belirlenmesi, Türkiye ekonomisinin fiyatlama risklerini düşürmek amacıyla ‘önden yüklemeli’ artış olarak tanımlanıyor. Bugüne dek ağırlıkla post-travmatik dönemde yani maliyetler oluştuktan sonra tedavi amaçlı artırılan faiz, bu defa oluşan baskının ötesinde ve öngörüler kapsamında artırılmış oldu. 

Söz konusu Para Politikası Kararı’nın duyuru metninde ‘dış talep koşullarındaki iyileşmeye karşın iç talepteki zayıf seyrin devam ettiği ancak fiyatlama davranışındaki bozulmanın bir risk olarak varlığını sürdürdüğü’nden dem vuruluyor. Politika faizinin yüksek belirlenmesinde Eylül ve Ekim enflasyon rakamlarının yüksek oranda gerçekleşeceği beklentisinden hareketle, Aralıktaki toplantıya kadar ön alınmış olunuyor. Ayrıca 20 Eylül’de açıklanacak Orta Vadeli Plan’a (OVP) kadarki sürenin kazanılmış olmak istenmesi diğer bir faktör olabilir.  

Faiz kararının ardından, aynı gün 10 yıllık tahvil faizlerinde düşüş yaşandı. Keza, Türkiye’nin risk primi (CDS) düştü, borçlanma maliyeti azalmış oldu. Dövizde sert bir değer kaybı görüldü.

Bu noktadan sonra önemli olan, kurdaki seviyeden çok oynaklığın önlenmesidir. Reel sektör için olduğu kadar para ve sermaye piyasaları için de volatilite başlı başına bir sorun… İçeride talebi baskılayan asıl unsur da bu oynaklık olsa gerek.

Bugünlerde sıklıkla bahsedilen stokçuluk eğilimlerinin ve keyfi görünen kurdan bağımsız yüksek fiyat artışlarının önlenmesi için kurun yüksek de olsa belirli bir seviyede tutunabilmesi sağlanmalıydı. Mevcut faiz oranı ile jeopolitik koşullarda ortaya çıkabilecek sürprizler dahi (elbette bu sürprizin derecesine göre) dengelenebilir görünüyor. 

Yabancı sermaye girişinin sağlanabileceği bir ortam yeniden canlandı. %24’lük bir politika faizi nispeten istikrarlı bir kurla döviz girişini teşvik edecektir. Bu denli yüksek bir faiz artırımının yabancı sermayeye Merkez Bankası’nın bağımsızlığı açısından bir mesaj vermiş olduğunu da es geçmemeli. 

Öncelik enflasyonla mücadele olmalı

II. Çeyrek için açıklanan büyüme oranı yılın ikinci yarısı için ölçü olmamalı. İthalattaki keskin düşüşün Türkiye ekonomisinin büyüme cephesine nasıl etkide bulunduğu malum. Dış açık, üretimin düşmesi pahasına azalmış oluyor. Fiyat istikrarı sağlanmadan üretim-tüketim dengesi yerine oturmuyor.

Yukarıda değinildiği üzere fiyat istikrarı, bugünkü haliyle döviz kurunun hem seviyesine hem de oynaklığına bağlı. Öyleyse bu dönemde ekonomideki önceliğin büyümeden dezenflasyona, sıkı para ve maliye politikasına doğru kayması gerekiyor.

Fiyat yapısındaki sorunlar ithalatı bu derece azalttığında, dış ticarete bağlı kamu gelirlerinde sert düşüşler görüleceğinden, kamuda harcama kontrolünün bir kez daha altının çizilmesi zorunlu. 

Elinde yangın tüpü ile dolaşmak zorunda kalan bir ekonomi yönetiminin Orta Vadeli Plan’a yeterince odaklanabilmesi önemli bir artı. Hedeflerin yanı sıra somut tedbirleri de içereceği anlaşılan bir OVP’nin açıkça bir yapısal dönüşüm yol haritası olması bekleniyor. Çünkü döviz şoku, ekonomide maliyet baskısı altında bir planlamayı zorunlu kılıyor.

OVP’nin uygulanması konusunda beklentiler 2019’un ilk çeyreği içinde yapılacak yerel seçimler dolayısıyla sınırlanacaktır. Anlaşılan, ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadele ve kamu dengesi konusundaki samimiyeti, büyüme ve istihdam alanındaki problemlerin çözümünde de anahtar role sahip.