Kırmızı Pazartesi

Bir cinayetin ardından yapılan soruşturmada işlenen suçun adım adım yaklaştığını anlatan bir roman. Geçtiğimiz hafta vefat eden G. G. Márquez tarafından kaleme alınmıştı.  Márquez’in tüm dünyada iz bırakan bir yazar olduğu muhakkak. Kırmızı Pazartesi metaforu da uzun süredir yaklaşmakta olan tehlikenin gerçekleştiği, risklerin realize olduğu zamanlarda kullanılır olmuştu. Aziz Nesin’in ‘du’ bakalım n’olcak?’ öyküsünü tercih ederim. Ekonomide beklenen risklerin gerçekleştiği dönemlerin bir bir yaşandığı son yıllarda da bu ve benzer öykülere atıf yapılmış olmasını yadırgamamak gerek.

 

Hazine Garantisi…

Borç üstlenimi adıyla yeniden vizyonda. Geçmişte belediyelerin borçları dolayısıyla sık sık gündeme gelmişti. Şahsen bu tür garantilerin piyasa ekonomisinin rekabetçi yapısını zedelediğini düşünmekle birlikte konu hakkında bir parça daha tartışılmaya ihtiyaç duyulduğu anlaşılıyor.

 

Mevduata sınırsız güvenceyi hatırlayalım mı?

Bu alanda verilebilecek bir diğer örnek de mevduatlara verilen devlet garantisiydi. Literatüre banka hortumlama olarak geçen olayların ayyuka çıktığı ve devletin bankalara el koyduğu bir dizi operasyondan sonra söz konusu garantinin sınırı daraltıldı. Mevduata verilen sınırsız garanti bana göre hortumcuları suça sevk eden nedenlerin başında geliyordu. ‘Hırsızın hiç mi kabahati yok?’ denilebilir. Ama hem mevduat sahibinin hem de banka patronlarının bu denli rahat bir kredi alış verişinde bulunmasının altında yatan birincil sebep ‘nasıl olsa arkamda Hazine var’ diye düşünmeleri olabilir.

 

Elbette tek sebep bu değildi.

 

Devlet de o gün kamu açıklarını fonlamak için yüksek oranda iç tasarrufu bankalara ve bankalardan da Hazine’ye aktarmak adına ‘merak etmeyin paralarınız bankalarda güvencede’ diyerek aslında kendi borçlanma kaynaklarını garanti altına almış oluyordu.

 

Altyapı yatırımları…

Yeni düzenleme ile belirli limitleri aşan kamu yatırımlarını üstlenen firmaların finansal açmazla karşılaşması halinde, borçlar Hazine tarafından ödenecek. ‘Ne var bunda?’ diye sorulacak olursa;

 

Hazinenin borç üstlenimi sadece bundan sonraki değil hâlihazırda ihalesi yapılmış ve yürüyen projeleri de kapsamına alıyor. Yani maç oynanırken kural değişmiş oluyor. Böyle bir garantinin alınabileceği bilinse ‘Yap-işlet-devret’ ihalelerinde devlet açısından belki de çok daha avantajlı fiyatlar sağlanabilecekti.

Yap-işlet-projelerinde özel sektör yatırım maliyetini üstleniyor. Yatırımın inşası sırasında devletin cebinden para çıkmıyor. Ama devlet, yatırımın tamamlanmasının ardından bir süre gelirlerinden vazgeçmiş oluyor. Vazgeçilen gelirin üzerine bir de projenin aksaması nedeniyle üstlenilecek borç yükü eklenirse, kamu kesimi açısından yap-işlet-devret modelinin nasıl bir avantaj sağlayabileceği muğlak görünüyor.

Hazine toplum adına finansman garantisi verip öte yandan gelirlerinden vazgeçeceğine, yatırımları bizzat kendisi gerçekleştirip vazgeçtiği kadar geliri niye cebine koymuyor? Firmalar inşaat ve işletim sürecinde maliyet bakımından etkin davranmak zorunda hissetmedikleri bir projede ‘nasıl olsa arkamda devlet var’ deyip gevşek davranırlarsa, devlet, sözleşmenin iptali veya diğer yaptırımları uygulayabilecek mi? Yatırımcıyı zor durumda bırakacak böyle bir yaptırım sonunda oluşacak riski Hazine ödeyecek olduğuna göre, olası bir yaptırım kararını alacak kamu otoritesi ne kadar objektif davranabilecek?

gibi soruların veya risklerin varlığını peşinen kabul etmek gerekiyor.

 

Du’ bakalım n’olcak?..