IMF İstanbul’da kendi evinde; Ankara, İstanbul Deplasmanında

imfTam da “bayram değil seyran değil…” durumu. Uluslararası derecelendirme kuruluşları Türkiye’ye teveccüh gösteriyor! Aynı kuruluşların krizden önce batan bankalara tam not vermiş olduğunu hatırlamazsak son derece olumlu bir gelişme.

II. Dünya Savaşı sonrası “yeni dünya düzeni” ve yeni ekonomik konseptin oluştuğu yıllarda, Türkiye de dışa açık bir ekonomi politikasına adım atıyordu. Şimdi de krizin etkilerinde azalmanın başlayacağı söylenen günlerde (post-crisis era) yeniden İstanbul’da toplanılıyor. Dünya Bankası Grubu ve IMF Yıllık Toplantısı 6–7 Ekim 2009 tarihinde İstanbul’daki yapılmış olacak. Ama bana göre asıl kritik konu 5 Ekim günü yapılacak seminerler. Seminerlerin ortak başlığı: “Krizden sonra”. Bu başlık altında düzenlenen seminerlerde kriz sonrasında uygulanacak yeni finansal sistem tartışılacak.

IMF, ABD haricinde sadece İstanbul’da ikinci kez toplanıyor. Bundan önceki Türkiye ziyareti 1955‘e rast geldiğine göre, IMF toplantılarının düzenlendiği yer olmak herhalde “küresel ekonomi” bakımından bir anlam taşıyor olmalı.

Türkiye yeni ekonomik sisteme nasıl iliştirilecek?

Bu satırlar kaleme alındığı sıralarda, IMF’nin sitesinde “Dünya Ekonomik Görünümü” Ekim 2009 raporu yayınlandı. Raporun yayınlanması İstanbul etkinliği ile çakışınca, herhalde dekora ithafen, Türkiye’nin 2010 yılı büyüme beklentisi %3,7 olarak açıklandı. IMF, benzer şekilde, küresel büyüme tahminini de %3,2 olarak revize etti.

Bence öncelikle IMF’nin krizden sonra nasıl bir dünya ekonomisi beklentisi olduğunu, ardından da Türkiye ekonomisinin bu sisteme nasıl “iliştirileceğini” incelemek yararlı bir zihin jimnastiği olur.

Dünya ekonomisi bu krizde varlık fiyatlarının şişmesi ve sönmesi sonucunda oluşan bir talep eksikliği yaşadı. Efektif talep hala eski seviyesine ulaşmadı. Yani tüketicinin talep seviyesi, kriz öncesine göre oldukça geride. Ama IMF öncelikle bankacılık kesimi ile ilgilendiği için, mesaisinin büyük bölümünü yine “ödeme problemlerinin aşılması”na yoğunlaştıracaktır. Bu bakımdan dünya ekonomisinin bir kavşakta olduğunu belirtmek zorundayız. Bu kavşakta yol ikiye ayrılıyor:

1-     Krizin para ve sermaye piyasalarındaki düzensizlikten kaynaklandığı, mali piyasaların regüle edilmesiyle ekonomilerin önceki görünümüne kavuşacağını söyleyenlerin yolu,

2-     Krizin sadece bir yanlış fiyatlama değil, üretim, bölüşüm, tüketim ilişkilerinin gözden geçirilmesini sağlayan bir fırsat olduğunu söyleyenlerin yolu.

İkinci yol ki insanlığın, siyasi ve ekonomik değerlendirmelerini kökten bir gözden geçirmeye tabi tutmasını öneriyor. Tıpkı daha savaş bitmeden, 1944’te toplanan Bretton Woods Konferansı’nda tartışılan Keynes Planı ile White Planları gibi… O günlerde tabii ki White Planı kabul edilmiş, eksiklikler Keynesgil yamalarla kapatılmaya çalışılmıştı.

Evet. “Ekonomide hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” derken, artık dünyada eskisi kadar bol likiditenin bulunmayacağını bir kenara not ediniz.

Kırık bir aşk hikâyesi: Türkiye-IMF ilişkileri

imf ne yapmak istiyor?Kökten değişimin bir başka görünümü de ülkeler arasındaki ticaretin kısıtlamalara uğrayacağı beklentisidir. Krizden önce serbest ticaretle ilgili olarak çıkan en ufak muhalif sesi “ekonomi bilimine ihanet” olarak gören Batılı ülke ekonomileri, bugünlerde birbirlerine kota koymakla, Dünya Ticaret Örgütü nezdinde soruşturma açmakla meşguller. Bunun yansıması ABD ile başlayıp, AB ülkelerinde yapılan ve yapılacak olan seçimlerde yerel politikaya öncelik veren partilerin oylarının artmaya devam etmesi şeklinde tezahür etmiştir.

Türkiye’ye geldiğimizde…

IMF’nin açıklamasına göre, Türkiye’nin gelişmekte olan ülkeler arasında krizden etkilenme derecesi üst seviyede bulunan ekonomilerden biri olduğuna dikkat çekiliyor. Hazır ayağımıza kadar da gelmişken, Türkiye-IMF ilişkilerinin tarihsel gelişimini özetlemeden olmaz.

Aşağıdaki tabloda Türkiye’nin IMF ile ilgili yaptığı tüm kredi kullanımları yer alıyor.

No

Yıl

Kullanım Milyon (SDR) Toplam kullanılan kredi miktarına oranı (%) Büyüme Hızı (%)

1

1961

16

0,05

2

2

1962

15

0,05

6,2

3

1963

22

0,07

9,7

4

1964

19

0,06

4,1

5

1965

0

0,00

3,1

6

1966

22

0,07

12

7

1967

27

0,08

4,2

8

1968

27

0,08

6,7

9

1969

10

0,03

4,3

10

1970

90

0,27

4,4

11

1978

90

0,27

1,2

12

1979

230

0,70

 

13

1980

1.250

3,81

-2,8

14

1983

56

0,17

4,2

15

1984

169

0,51

7,1

16

1994

461

1,40

-6,1

17

1999

11.739

35,77

-6,1

18

2002

11.914

36,30

7,9

19

2005

6.662

20,30

7,6

 

TOPLAM

32.819

100

 

 

Hesaplamalara göre Türkiye’nin son on yılda yararlandığı kredi imkânı, 58 yılda kullandığı toplam kredinin %91’ine ulaşmış. IMF ile ilişki, genellikle büyüme oranının düştüğü yıllarda başlamakta ve devam eden yıllarda sağlanan sermaye girişi ile devam etmektedir. IMF’nin akredite ettiği ülke ekonomileri bir süre sonra artan cari açıkları ile bir kez daha yüz yüze gelmekte, bu kez daha büyük fon ihtiyacı ile uluslararası fonların kapısını çalmak zorunda kalmaktadırlar.

Türkiye ekonomisi bir kez daha büyüme-bağımlılık sarmalına girmek üzere iken, bu kez değişen siyasi ve ekonomik şartlar ile IMF ile yeni bir anlaşmanın eşiğindedir. Ekonomik şartlarımızı “dışa açık ama dışa bağımlı olmayan” bir sermaye yapısına kavuşturmak için yapılabileceklerin listesi çok uzun değildir. Gerçek bir tarım ve sanayi stratejisi uygulamadan ve iç tasarruf hacmini artırmadan, Türkiye’nin büyüme-bağımlılık sarmalından çıkması mümkün değildir.

Uzun lafın kısası, dünya siyaseti ve ekonomik rol dağılımı Türkiye’ye daha geniş rol modelleri önerdikçe, Türkiye’nin kendine yeterlilik zorunluluğu daha da artmaktadır.

Editörün Notu: Bu yazı yazarının izniyle Kobi Sektör dergisinin Eylül sayısında Bir Uzman’dan sayfasında alıntılanmıştır. Derginin elektronik versiyonuna şu adresten erişebilirsiniz.