İki buçuk savaş

İki buçuk savaş

Soğuk savaş döneminin savunma bütçesinde kullanılan risk hesabıydı. Bir süre daha dikkate alınıp şimdilerde terk edilen bir söylem: ‘Türk ordusu, aynı anda 2,5 savaşın içerisinde varlığını sürdürebilecek güçte olmalı’. İkiyi veya üçü anladık da buçuğu ne ola ki? Biri Yunanistan, bir diğeri Suriye, buçuk ise Kıbrıs meselesinin yol açabileceği savaş veya çatışma ihtimaliydi. Değişen şartlar içerisinde Suriye riski soğumaya yüz tuttuğunda, iki buçuğun biri gitmiş geriye bir buçuk kalmış oldu. Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin içinde bulunduğu ekonomik durum sonrasında, sıcak savaş ihtimalinin neredeyse sıfıra düştüğünü düşünenler de yok değildi. Konu bilfiil savaş hali değil de risk olunca, ekonomik krizin gölgesindeki seçim kampanyası sırasında söylenenleri duyduk.

Yunanistan seçimleri öncesinde, marjinalize edilmiş de olsa ‘İstanbul’u, hatta işi iyice ilerletip İzmir’i yeniden alacağız’ diyen, işin içine Neo-Ortodoks Helenistik sos katıp ekonomik krizden siyasi çıkar elde etmek isteyen siyasetçiler yeter sayıdaydı. Şimdi, Suriye aynı hesabı yapıyor. Kaybettiği ulus bütünlüğünü, militarist otoriteryenizmin bütünleştirici siyasi ortamında arıyor. Erozyona uğrayan güven duygusunu, kaybedilen ekonomik imkanları, agresif tavırlarla telafi etmeye çalışıyor.

Türkiye’nin karşılaştığı riskleri, hele de ulusal bağımsızlık veya haklarının gasbedilmesi dışındakileri, ekonomik ve siyasi gündem nezdinde değerlendirmek gerekir. İlk bakışta, Türkiye’nin en uzun kara sınırı olan Suriye’yle gerçekten savaşması gerekiyorsa, savaştan kaçınması gerekmez. Aynı şekilde, Suriye’deki haksızlıkları tespit etmek, bu konuda Suriye yönetimini uyarmak da doğru bir yaklaşımdır. Buna karşın, Suriye’yi özellikle Batı’dan gelecek bir ‘kurtarma!’ operasyonunun yol açacağı zararlara karşı da uyarmak, işgalden korumak gerekir. Zira, Suriye’nin Türkiye’ye ciddi bir zarar vermediği bir koşulda yapılacak olası NATO operasyonu, Türkiye’yi uzun süreli bir riskle karşı karşıya bırakır.

Savaşın bedeli…

Bugünün savaş maliyetleri, bizzat savaşta kullanılan silah ve mühimmat bedelleri ile ölçülemiyor demiştik. Bir önceki yazıda, insan unsurunun hesaplanamayan bir kaynak tahsisi olarak dikkatlerden kaçmaması gerektiğini de vurgulamıştık. Konu devletlerarası savaş olduğunda, ekonominin gelişmişlik seviyesi ile doğru orantılı bir biçimde maliyet de artacaktır. ‘Asimetrik savaş’ gündeme geldiğinde, ekonomik gelişmişlik negatif etkide bulunur. Suriye ile Türkiye arasında yaşanacak bir savaş sonrasında, Suriye belki daha çok silah, mühimmat veya beşeri kaynak kaybeder. Ama, bu kaynakların Suriye’ye direkt maliyeti dışında, ne menkul kıymetler borsasında hisse değeri kayıpları, ne bankacılık sisteminde erozyon, ne de geleceğe ilişkin beklentilerin bozulması gibi dışsal maliyetleri oluşmaz. Zira, saydıklarımın hepsi, şu anda sıfır noktasının bile altında sayılabilir Suriye için.

Suriye ekonomisi, mevcut refah seviyesinden çok da ödün vermeden, savaşın toplumlar üzerindeki ‘tutkal’ vazifesini de cebine koyarak çatışma ortamının dışına çıkıverir. Suriye’nin dış ekonomik ilişkileri, para ve sermaye piyasaları zaten ihmal edilebilir boyutta olduğundan, savaşıp-savaşmamak noktasında, şu anda kendisi için daha önemli olan ‘ulusal bütünlük’ faydasını tercih eder.

Ekonomik gelişmişlik düzeyi arttıkça, ekonominin içinde bulunduğu ağın etkisi genişlemiş demektir. Savaş değil, savaş sonrası ‘intibak maliyeti’ bizatihi daha büyük bir bedel olarak fatura edilecektir. Türkiye’nin Suriye’yle savaş ihtimalini gözden geçirirken, Suriye’ye göre daha farklı ve zamana yayılan bir bedelle karşılaşacağını hesaba katmak zorundayız.