Habil’le Kabil’den Beri Değişmeyen Senaryo ya da Bir Provokasyonun Düşündürdükleri

Provokatörler 6-7 Eylül‘ün yıldönümünü pas geçtiler ama 12 Eylül‘ün yıldönümüne yetiştiler! Aysel Tuğluk‘un annesinin cenazesindeki olaylardan ve sonrasında yaşananlardan bahsediyorum. Diriler yetmedi mezardakilere dahi nefret kusan söz konusu patolojik seviyesizliği, küçük farklarla kardeşi Habil‘i öldüren Kabil‘le benzer düzeyde görebilir miyiz, diye soruyorum kendime.

Ama durun, daha da ötesi var.

Bekledim ki birileri hatırlatsın, belki ben göremedim. 1955 yılındaki 6-7 Eylül olaylarında Şişli ve Balıklı’daki Rum-Ortodoks mezarlıklarına da zarar verilmişti. Buralarda mezar taşlarının parçalanmasıyla yetinilmemiş, mezarlardan çıkarılan kemikler de kırılmış ya da yakılmıştı. Hatta bir olayda, yakın zamanda ölmüş bir kişinin bedeni mezardan çıkarılarak bıçaklanmıştı.*

Demek ki provokatörlerin mezarlıklara, kabristandaki olayların yaratabileceği hassasiyete karşı kadim bir ilgisi ve bilgisi var!

Varlık Vergisi ile Başlayan “Seyreltme Politikasının” İzdüşümleri

Başlarda 6-7 Eylül‘e ilgim, Varlık Vergisi (1942) kapsamında, dönemi ve izleyen süreci incelemek durumunda kalmaktan doğmuştu. Konuya nüfuz ettikçe Varlık Vergisi‘nin vergi mükellefiyeti değil tamamen bir tasfiye operasyonu olduğunu anladım. Özellikle dönemin ticaretinde, metropolde etkili gayrimüslim azınlığa dâhil unsurların tasfiye edilip, yerine müesses nizamla barışık ‘yerli, yeni bir azınlığın’ ikamesi gerçekleştirilirken, Türkiye’nin geleceği ile ilgili iktisadi ve toplumsal şartlar da yeniden yazılıyordu.

Daha İkinci Dünya Savaşı bitmeden Türkiye’nin kimyasını değiştirmeye yönelik uygulamaya konulan bir büyük operasyon, savaşın ardından geçen entegrasyon sürecini, yaratılan savaş zenginleri ve Yeni Dünya Düzeni eliyle sahneye koydu. Böylece çok partili dönemin dengesi 6-7 Eylül olaylarıyla başlayan Gladio operasyonlarıyla bozuldu. 1942’den 1955’e kadar 13 yıl boyunca, homojen, dikensiz bir ekonomi ve siyaset için atılan adımlar 1960’ta hedefine ulaşmıştı.

1960’taki askeri darbe, ekonomiyi de siyaseti de Doğu Bloğuyla rekabet edebilecek kadar sosyal-bütünleşik hâle getirebildi. İthal ikameci model, döviz tahsisleriyle, özel ithalat izinleriyle, montaj sanayini geçerli kıldı. Kısacası 1955’teki 6-7 Eylül olaylarından itibaren beş yıl içinde Menderes; üç yıl içinde güçlü Türk Lirası; on yıl içinde de rekabetçi bir ekonomi saf dışı edilmişti bile.

1971’in 12 Mart‘ında perçinlenen vesayet rejimi, sürekli kriz atmosferi ile Türkiye’yi 12 Eylül‘e getirdiğinde, Türkiye 25 değerli yılını kaybetmiş olacaktı.

Sonra, 1980’e gelinirken öncekilerin benzeri bir seyreltme işlemi -artık ortada ciddiye alınacak bir gayrimüslim azınlık da kalmadığı için- gayri resmi azınlıklara yöneldi. Bugün de birileri kaldıkları yerden seyreltme işlemine devam etmek istiyor. Geçenlerde vefat eden Şerif Mardin’in gündeme getirdiği “mahalle baskısı” kavramı üzerinden asıl seyreltilmek istenen toplumsal kesime yönelik müdahaleler silsilesi arzu edilen(!) düzeyde taban bulmayınca, bozuk plak yine Kürt, Alevi kesim tarafından başa sarıldı.

Modası Geçmeyen Bir Ajitasyon: Kürtler ve Aleviler Sokağa İtilecek!

Bugün tekrar yapılmak istenen Kürtleri ve Alevileri sokağa dökmek için özel yaşamlarıyla ilgili tacizlerle onları tahrik etmek. Dün cenazeyi, yarın düğünü, öteki gün Cemevini, dergahı karıştırıp, Türkiye’yi yine NATO operasyonlarının pasif-agresif rotasına dâhil etmek. Yöntem çok da karmaşık değil: yumuşak karın, kitlelerde safları sıklaştırmak için önce azınlıklaştırmak ardından muhafazakâr toplumla karşı karşıya getirmek.

6-7 Eylül, Maraş, Çorum, Sivas gibi toplumu birbirine düşüren, bölmeye çalışan provokasyonlara alet olan kişilerin dindar ve/veya milliyetçi oldukları iddia ediliyordu. 15 Temmuz’daki toplumsal direnişi gördükten sonra, gerçek milliyetçi-muhafazakâr kesimlerin bu defa aynı tuzağa düşmeyeceğini tahmin etmek zor değil.

Kabil’den Kötü Olmayalım

Yazıya konu olan Aysel Tuğluk’un merhum annesinin cenazesi bağlamında yapılanlar hem ahlaki hem dinî hem de siyasi olarak ayıp, günah, suç ve yanlış.

Cenazede olay çıkaranın büyük bölümü dinî veya mezhepsel hassasiyet üzerinden yaptıkları eylemle neye alet olduklarını bilmiyorlarsa dahi çoğu, Kur’an‘ı da yakın tarihi de hepimizden daha iyi biliyorlardır. Onlara kitapta apaçık yazılan öğütleri tekrar etmek boyumuzu aşar. Ama dinlerine, mezheplerine bu kadar düşkünlerse, Kabil‘den bahseden Kur’an ayetlerini bir kez daha okusunlar isterdim.

Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. ‘Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten âciz miyim ben?’ dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.” (Maide, 5/31)

Sonuçta, bu kadar oyunun içinde kılavuzu karga olandan bile daha aşağıya düşmemek lazım. Sebep ne olursa olsun. Türkü, Müslümanı, Hristiyan’ı, Yahudi’si, inançsızı, Sünni’si, Alevi’si olarak farklı mezarlıklara gömülmeyi istesek bile bu ülkede birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu; konu ölüm olduğunda ise Sur’a üflendiğinde hep birlikte diriltileceğimizi unutmayalım.

Türkiye’nin bugün geldiği seviye itibariyle toplumun büyük çoğunluğunun artık bu tip tahriklere kapılmayacağını umuyorum.

* Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, İletişim Yayınları, 2006’dan aktaran; Ercan Kesal-Enis Rıza, Zamanın İzinde, Ayrıntı Yayınları, 2017, 2. Baskı, s.109.