Faiz kararı beklendiği gibi…

Merkez Bankası faiz oranını beklendiği gibi ve beklendiği kadar artırdı. Hikayenin başına döndük. Ekonomik kararlar doğal mekanizmanın dışına ne zaman çıksa, geri dönüş o denli sert oluyor. Faiz oranı Bernanke’nin parasal genişlemenin durdurulduğunu açıkladığı günlerde yapılsaydı ne döviz kuru ne de tahvil faizleri bu oranda yükselmezdi.

İktisadi davranış modeli denildiğinde öncelikle özel sektör akla gelir. Hatta tümüyle özel kesim de değil hanehalkları düşünülür. Kamunun iktisadi davranışlarının her zaman rasyoneliteye daha yakın olduğu, her resmi kararın doğruya daha yakın olduğu varsayılır. Aksine, ekonominin yakın tarihinde dahi hükümetlerin piyasa  dinamiklerine aykırı tercihler yaptıkları ve bedelini tüm toplumun ödediği defalarca test edilmiştir. Son iki ayda yaşananlar bana 1994 krizindeki inatlaşmayı hatırlattı.

Elbette Türkiye o günden bugüne çok güçlendi. 1994 krizinde bankacılarla inatlaşan Tansu Çiller hükümetinin yüksek miktarda nakte ihtiyacı vardı. Kamu açıkları da sürekli yükselen borçlarla zar zor finanse ediliyordu. Tabii ki ekonomik sorunlar her zaman olduğu gibi ille de bir devalüasyonu zorunlu kılmıştı. Hükümet, sert bir devalüasyonu hatta ayrıcalıklı bir zümreye önceden haber vererek yapmıştı. Sonuçta, hiçbir başka dış faktör yokken ortaya kendi icad ettiğimiz bir kriz çıkmıştı.

Bütçe fazlası: ‘Allah başka dert vermesin’

Bugünkü ekonomi yönetiminin Dünya’dan ayrıştığı noktaların başında ise 1994’ün tam tersi bir biçimde bütçe fazlası geliyor. Bu defa, tüm Dünya’da bütçeler açık, Türkiye’de nakit fazlası veriyor. Peki, bu her zaman iyi bir ekonomi modeli mi?  onu tartışmak mümkün. Ama en azından finans kesimiyle inatlaşmak için tercihen 1994’e göre daha iyi bir dönem denilebilir. Bu defa teknik olarak özel sektörü borçlanmaya zorlayan bir yöntem izlediğini düşünüyorum.

Ekonomi yönetimlerinin bir sorunu da milyonlarca kişi ve kurumun verdiği ekonomik kararların sonuçlarından sorumlu olmak. Yani devletin kendi bütçesine sahip çıkması iktisadi hayatı yönetmeye yeterli değildir. Çünkü devletin bütçe fazlası vermesi için vatandaşın daha az harcaması gerekiyor. Amiyane tabirle devletin eli vatandaşın cebinde.  Özel sektörün veya aile bütçelerinin iyi veya kötü yönetilmesi de ekonomiyi yönetenlerin sorumluluğu altında sayılırken, devletin özel kesime yönetsel bir marjı tanımış olması gerekiyor. Çünkü devlet, vergiler dışında krediler, altyapı- üstyapı yatırımları, eğitim, sağlık gibi alanlarda ekonomik kararların etkinliğini artırıp azaltabiliyor.

Son yıllarda kayıtsız şartsız bir bütçe fetişizminin eleştiriden uzak kalması, Türkiye ekonomi tarihinin bir nevi ‘bütçe ve dış açıkların finansmanı’ tarihi olmasından ileri geliyor olabilir. Büyük altyapı yatırımları ve transfer harcamaları arttıkça artık bütçe politikasının sınırlarına ulaştığı izlenimine kapılıyorum. Kamu ve özel kesim arasındaki finansman dengesinin daha esnek bir zemine oturtularak, 2008 krizinden sonraki konjonktür karşıtı-telafi edici çizgiye geri dönmesi gerekiyor olabilir. Ekonomi basınında hak ettiği yeri bulamayan bu tartışmanın başlama zamanı geldi.