Dövizde Atak…

Gelişmiş ekonomilerde faiz artışı, petrol fiyatlarındaki artış, Euro bölgesindeki büyüme, Dünya ekonomisindeki toparlanma, derecelendirme kuruluşlarından Türkiye ekonomisi hakkında yapılan olumsuz açıklamalar… Bunların hepsi ayrı ayrı döviz değerini ve talebini artıran başlıklar.  

Yılın başından bugüne gittikçe netleşen küresel büyüme trendi, gelişmiş ekonomilerdeki faiz oranlarını artırdı. Faiz hadleri artmaya da devam edecek gibi görünüyor. Gelişmiş ülke ekonomileri toparlandıkça da Türkiye gibi dış açıkları nedeniyle fon ihtiyacı süregelen ülkelerin ayrışması devam ediyor.  

Türkiye’nin ayrışmasındaki anomalide başat faktör, erken seçim kararı alındıktan sonra derecelendirme kuruluşlarından yapılan açıklama… S&P‘un beyanı, kredi notunun düşürüldüğünü duyurmaktan başka not indiriminin devam da edeceği bilgisini içeriyordu. 

Hükûmet ilk atak sonrasında bir toplantı yaparak gerilimi düşürmüştü fakat tansiyonun iyice yükseldiği bu hafta başından itibaren Merkez Bankasının daha erken refleks göstermesi gerekebilirdi. Neyse ki; Merkez‘in 300 baz puanlık faiz artışı, Amerikan Dolarındaki tırmanışı durdurdu. Hemen ardından döviz ihale takvimi ile ilgili değişiklik duyurularak piyasaya rahatlatıcı bir mesaj daha verilmiş oldu. Bugün de reeskont kredilerinin geri ödenmesinde kur sabitlendi 

Kriz yönetiminde refleksin önemi

Cari açık, özel sektörün döviz cinsinden borçları, Merkez Bankasının bağımsız karar alma mekanizmasındaki sorunlar, hukukta ve ekonomide yapısal reform arayışları, enflasyon, kambiyo rejimine yönelik müdahale söylentileri, 2018’in başından beri olası bir döviz krizinin ipuçlarını vermiş oldu. 

Türk Lirası usul usul devalüe olurken Merkez Bankası faiz konusunda gereğinden fazla muhafazakar davrandı. En başta enflasyon görünümündeki bozulmaya neden olan faiz ısrarı zamanla kurdaki aşınmayı hızlandırmış oldu. Kur istikrarsızlaştıkça da TL‘nin fiyat istikrarını ve asıl önemlisi fiyatlandırma davranışını deforme etti. 

Merkez’in 15 Temmuz sonrası hızına kavuşması lazım

15 Temmuz‘un hemen ertesinde Merkez Bankasının piyasaya neredeyse sınırsız likidite vereceğine ilişkin duyurusu unutulmadı. Bu duyurunun içeriği kadar darbe girişimini izleyen hafta sonu piyasalar açılmadan yapılabilmiş olması da mühimdi. Belki de bu sayede Türkiye ekonomisi sert bir sermaye çıkışı yaşamadan süreci atlatmış oldu.  

Ekonomik dar boğazlar her zaman olacaktır. Türkiye gibi kronik kaynak-harcama dengesizliği görülen ekonomilerde değişen sadece borçlanan aktörler, borcun vade yapısı, borç verenlerin ekonomik durumu ve faiz oranıdır.  

Bugünkü sürecin işleyişine bakalım.

Son 15 yılda kamu maliyesinin mali disiplin merkezinde yönetilmesi sonucunda borçlanan taraf devlet değil özel sektör oldu. Bankacılık kesimi, sermaye yeterliliği ile devlet bütçesindeki disipline eşlik etti. Devletin ve bankaların kaynak-harcama dengesizliğinin maliyetini üstlenmekten vazgeçmesi, bu kesimleri yüksek faiz ödemekten kurtardı.

Yabancı sermaye güven ve istikrarla birlikte her şeye rağmen kendi ülkelerine göre hayli yüksek bir faiz haddine sahip olan Türkiye ekonomisini fonlamayı sürdürdü. Sermaye girişi özel sektörün yatırımlarını ve hanehalkının tüketimini büyüttü. Özel sektörün dövizle borçlanma süreci çevrilebilir olmaktan çıkınca, TL hızla devalüe olmaya ve dalgalanmaya başladı. 

2001 krizinde bankacılık kesimi ve kamudaki kaynak yönetimini bozan, dışarıdan dövizle borçlanan bankaların içeride kamuya yüksek faizle borç vermesiydi. IMF‘nin yanlış yönlendirmesi ile döviz çıpası denilen yöntem saatli bombayı patlatmış oldu. Kriz yönetimi yine IMF tarafından yanlış biçimlendirildi. Sorunun bir ‘currency attack‘  (Kriz nedeniyle kişilerin ulusal parayı yabancı paralarla değiştirmeye yönelmeleri) olduğu söylendi.  

Bunları hatırlamakla umulan yararlardan biri, krizlerin süreç olarak boy göstermeye başladığı andan itibaren verilen refleksin sorunların boyutlarını son derece yüksek bir katsayıyla etkilediğinin altını çizmektir.  

2001 krizi, 2000 yılının Kasımında oluşan dar kapsamlı hareketler doğru okunsaydı daha düşük bir şiddette tezahür edecekti. 1994 krizinde Hazine ile bankalar arasındaki inatlaşma, gecelik faizin yüzde binli rakamlara taşınmasına sebep oldu.  5 Nisan Kararları ise olan olduktan sonra yapılan bir romantik dilekler manzumesi olarak tarihe geçti.

Kurumların aşındırılması doğru değil

Merkez‘in enflasyonla mücadele konusunda başarısız olma sebeplerinden en önemlisi, faiz konusunda üzerinde baskı hissetmesi gibi görünüyor. Merkez Bankası, atması gereken adımların çoğunu attı ama piyasalarda beklenti ve mutabakat oluştuktan epey sonra makul olan dozların ötesine geçme pahasına bekledi. Sonuçta ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildi. Döviz kuru da faizler de faiz oranı da artmış/artırılmış oldu. Sonrasında ekonominin istikrarı yakalamasının bir nedeni, piyasalara verilen mesajların son derece net olarak aktarılmasıydı.

Türkiye’deki ekonomi yönetiminin en kısa sürede kambiyo rejimi, kurumların özerkliği, kamu maliyesi, kamu bankalarının politikaları gibi konularda en üst düzeyde ve toplu bir güvence beyanı yapması yerinde olur.