Devletin Toplumundan Toplumun Devletine

Son bir aydır yoğun gündemin arasında kaybolup giden birkaç esaslı değişiklik tasarısı, yeterince tartışılmadı.

Öncelikle “hükümet tarafından vergi denetimi ile ilgili bir koordinasyonun başlaması hedefleniyor” haberleri son derece önemli. İkincisi açıklanan bütçe rakamlarına bakıldığında “bütçe fazlası” açıklayan bir mali yapıyla karşı karşıya olduğumuzu öğrenmiş bulunuyoruz. Avrupa Birliği üyesi birçok ülkenin bütçe sorunları konuşulurken Türkiye bütçesinin fazla veriyor olması, yorumlanmaya muhtaç önemli bir konu. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu ile ilgili değişiklik hazırlıkları da mühim olduğu halde yeteri kadar tartışılmış sayılmaz.

Yine gürültüye kurban gitmemesi gereken bir diğer konu ise “mali kuralın” yasalaşması… İktisadi Vizyon’un okurları “Bize ne mali kuralın yasalaşmasından?” diyecek türden okurlar olmadığından bu konun da üzerinde durmalıyız. Ne de olsa Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu fon kaynaklarına ucuz erişimin sağlanması bakımından hepimizin hayatını doğrudan etkileyebilecek sonuçların gerçekleşmesi, bu yolla mümkün hale gelebilir.

Bir de meşhur “eksen kayması” tartışmalarının ekonomik boyutlarına değinmek farz oldu tabii ki.

Vergi denetimi ile ilgili koordinasyon ihtiyacı yıllardır tartışılıyordu. Farklı hükümetler tarafından hazırlanan tasarılar en başta inceleme elemanları tarafından eleştirilerek rafa kaldırıldı. Bu konuda bir sorun yaşandığı aşikâr. Sistemden, kamu yöneticileri memnun değil. Mahkemeler, vergi daireleri, takdir komisyonları memnun değil. Mükellef zaten hiç değil. Vergi ihtilaflarının yaklaşık %70’inin mükellef lehine sonuçlanması, bürokrasinin bu denli iyi yetişmiş bir kolunun “vergiciliği bilmediği” eleştirilerine maruz kalmasına yol açıyor. En azından şahsen bilgi edinme ve çalışma imkânı bulunduğum vergi ihtilaflarında vergi idaresinin yaptığı basit usul hatalarından yararlanarak dava açan ve kazanan bir çok mükellef adına bunu söyleyebilirim.

Tekrarlanan beylik eleştirileri bir kenara bırakalım.

Aslında Türkiye’de vergi incelemeleri ve/veya vergi idaresinin kendi içindeki denetimi anlamına gelen teftiş sisteminin yaşadığı değişim ihtiyacı, genel olarak devletin iş yapma tarzındaki değişimden kaynaklanıyor.

Bahusus elektronik veri transferinin hızlanması, beyanname ve bildirimlerin elektronik ortamda verilebilmesi, vergi idaresini gündelik işlerden alıp, verileri analiz etme yönünde geliştiriyor. Ama bu, analitik düşünce yapısına sahip bir kadronun oluşturulması ve bu kadroya gerekli özlük haklarının verilmesi ile mümkün. Kaliteli insan kaynağını vergi idaresine yönlendirmek, cazip imkanların sağlanması ile hayata geçebilir.

Vergi incelemeleri konusunda kamunun yararlandığı elektronik imkânların idareye sağladığı avantajlar, tahsilat için de geçerli. Elektronik haciz ve banka hesaplarının bloke edilmesi bunlardan sadece bir kaçı. Ama, Türkiye’deki mali hukuk sistemi, Kıta Avrupa’sının sert, fiskalist ve Kameralist kaynaklardan beslendiği bir ortamda, elektronik imkanlarla birleşince, kriz ortamında mükellefi soluk alamaz hale getiriyor. Vergi incelemelerinin önemli bir bölümünde idarenin elindeki geniş imkanlar kullanılırken, mükellef hakları lehine yapılan değişiklikler aynı düzeyde değil. Tasarıyla inceleme sürelerinde mükellef lehine sağlanan yararlar, aradaki güç farkının dengelenmesi için yeterli değil.

Vergiden kaçınma davranışının da iletişim teknolojisinden yararlanabildiği bir ortamda, idarenin şartları zorlaması vergide mükellef uyumunu azaltır. Çünkü özel sektörün insan kaynakları bakımından sahip olduğu esneklik daha fazla. Yani özel sektör, daha nitelikli eleman istihdamını sağlayıp, personelinin kapasitesini geliştirme olanaklarını kullanabiliyor.

Tam da bugünlerde 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda değişiklik yapılması ile ilgili tasarılar tartışılınca, işte bu ihtiyacın hissedilme gerekçeleri ortaya çıkıyor.

657 Sayılı Yasa ile ilgili eleştirilerin ortak noktası, kanunun kamuda kadrolaşmanın önünü açacağı yönünde. Özel sektörden kamuya transfer edilebilecek memurların zamanla kamuda belirli bir görüşün savunucusu haline gelebileceği belirtiliyor. Bence bu türden bir imkânı alan herhangi bir hükümet isterse bu imkânı kötüye kullanabilir. Ama şunu da not etmekte yarar var, bildiğim kadarıyla özel sektörden transfer edilebilecek memurlar, üst düzey yöneticiler arasından seçilecek. Bu konuda da zaten bir kadrolaşma var. Her hükümet, mevcut memurlar arasından kendi projelerini hayata geçirebileceği memurları üst düzey görevlerde görmek istiyor.

Zaten sürdürülen bir politikanın yokmuş varsayılıp, sakıncalarından bahsetmekten çok, kamudaki istihdam şeklinin kamu hizmetinin niteliklerini değiştirmesi sakıncasından bahsetmek daha doğru olmaz mı?

Kamuda esnek istihdam sistemine geçiş konusunda, sicil sisteminin kaldırılıp performans sisteminin getirilmesi alanında, özellikle kamu personelinin görevine son verme imkânları alanında yapılan düzenlemelerin Anayasa Mahkemesi’nden dönmemesi, bugünkü Anayasal çerçevede zaten mümkün görünmüyor. Bu noktada hükümet, kamu hizmetinin ifa edilmesi sırasında sahip olmak istediği esnekliği, arzu ettiği iş yapma tarzını, bir temenni olarak ortaya koymakla aslında bir gerçekliği/soruyu dile getirmiş oluyor:

Türkiye’de kamu hukukunun ortaya çıkardığı hizmet idaresinin şekli, yürütme organının arzuladığı hızda değil, idari mekanizmaların sahip olduğu hız ve kalitede mi veriliyor?

Bu noktada, çeşitli kavramlaştırmalarla anlatılmaya çalışılan ama bir türlü aktarılamayan bir Türkiye gerçeğinin altını çizmek gerekiyor: “Türkiye’de idari kuruluşlar da organizasyon ve insan kaynaklarıyla birlikte, yasama, yürütme ve yargı gibi bir erktir”.  

Bu olgunun tarihsel sebepleri vardır. Kamu kuruluşlarında çalışan beşeri sermaye, tarihsel olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsurları olmuştur. Dolayısıyla memurların Türkiye’deki kendine özgü konumuna bakarken, olayı, “devletin ortaya çıkardığı ve organize ettiği toplum” gerçeğinden, “toplumun organize ettiği devlet varlığına” geçişin, kamu hizmetinin üretim dinamiklerindex tezahürü olarak görmek gerekir.

Tıpkı eksen tartışmalarında olduğu gibi…

Dünya’nın ekonomik merkezi Akdeniz’den Atlantik’e kaydığında, nasıl Avrupa’nın siyasi, teknik, sanatsal, toplumsal görünümü değiştiyse, bugün Asya, Ortadoğu ve Kafkasların hâkim ekonomik merkezlere en yakın noktası olarak  Türkiye’nin de Dünya’ya bakışı değişecektir. Konuya ilişkin epey önce yaptığımız bir takım öngörülerin peyderpey çıktığını görebiliyoruz. (Bkz. “2009’dan sonra”)

Unutmayın, bu değişim, iddia edildiği üzere bir tercih değil, iktisadi çevrimin ortaya çıkardığı bir zorunluluktur.