“Deve adımları”yla “iş idaresi”…

Sayın Ali Babacan’ın “istikrar” ve “vizyon” tarifi yukarıdaki gibi olunca, Bakan’ın söylemiyle Başbakan’ın mütegallibeye seslenişi arasında bir bağ kurmak gereği hasıl oldu. Erdoğan, mealen; “Libya’ya müdahalede gösterdiğiniz çevikliği, Suriye’ye karşı niye göstermi5yorsunuz?” dedi ki artık, “petrol, doğalgaz, emperyalizm” hepsi sepete dahil.

“Deve adımları” dediğiniz zaman, aklınıza gelen Sina Çölleri, şimdilerde yeniden şekilleniyor. Sadece çöller de değil üstelik: Bu defa “ateş bacayı sardı”. Geçtiğimiz yıl başlayan değişimin laboratuvarı haline gelen Kuzey Afrika ülkelerinin hiçbiri, Türkiye’ye sınır komşusu değillerdi. Ekonomik içeriği itibariyle, Libya’daki müteahhitlik hizmetleri, perakende sektörünün cılız da olsa çabaları, önemli tabii. Mısır’da doğrudan yatırımcı olarak yer alan işletmecilerimizin sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Somali, Tunus ve Yemen’de olanlar, yine Türkiye ekonomisinin sermaye birikimi sınırlarını zorluyor. Sayılanlar, ancak uzun vadede geri dönüş sağlayacak kadar yoğun bir stok seviyesini yakalamış ülkeler için cazip pazarlar. Türk şirketleri adına daha olası ve yakın “fırsat ve tehditler”i algılamak, miyopi ile değil, hipermetrop olmamakla ilgili.

Yani, Suriye ve İran deyince “işin rengi değişiyor”. Şahsımı yanıltmayan “emekli sohbetleri endeksi”nin de doğruladığı üzere, olay bizi çok yakından ilgilendiriyor. Topladığınızda 1000 km.’yi aşan sınırlarımız var, İran ve Suriye’yle. Ortalama 6 yıl eğitime sahip olduğu söylenen “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı”, nasıl bir seçiciliktir bilinmez ama İran deyince “Kasr-ı Şirin” le sabitlenen sınırımızdan haberdar.

Deveye dönelim…

Sonuçta, ne kadar uzun mesafe kat ederse etsin, isyancıya şevk veren deve, bir yerde çökecek. Bu defa adı “Kusva” olmadığı gibi, binicisine de yabancıyız üstelik. Devenin çöktüğü yerde, aklı başındaki tek ev sahibi Türkiye olduğuna göre, yapılacak iş belli: Gelenek olduğu üzere, konuk/konuklar, vekil sıfatıyla misafir edilecek. Sermayenin yöreyi bilen mihmandarı olarak, çıkınımızdaki ticari metayı pazarlayıp, karşılığında petrol ve doğalgaz alacağız.

Bölge ülkeleri ile ticaret…
Yeni dönemde daha yavaş büyüyeceği belli olan Türkiye ekonomisi, bölgedeki değişime nasıl ayak uydurmalı?

Doğrudan yatırımlar için riski sürecek tüm Akdeniz şeridine, Asya’ya tampon bir nüfus grubu dahil olduğunda, nasıl bir dış ticaret köprüsü ile ulaşım sağlanmalı?

Suriye ve İran pazarı Türkiye’yi “her yönüyle” ilgilendiriyor demiştik. Sınır uzunluğuna koşut bir dış ticaret hacmi yakalandığında, Euro Bölgesi’ne alternatif ihracat olanakları çeşitlendirilmiş olacaktır. İran’ın kendine özgü durumunda, bizim için son derece önemli olan enerji ithalatının takas yoluyla bedellendirilmesi ciddi bir seçenek haline gelir. Tıpkı Suriye gibi, İran ekonomisinin de yeterince monetize olmadığı biliniyor. Parasallaşma düzeyi sınırlı kaldığına göre, TL’nin konvertibilite alanındaki genişleme imkanlarından yararlanmak gerekebilir. Bankacılık yatırımlarında, ciddi seçenekler ortaya çıkabilir.

İran ve Suriye pazarlarının değerlendirilmesinde iki “iri ekonomi” Türkiye’ye eşlik etmek isteyecektir. Çin ve Rusya. ABD, bölgedeki askeri varlığını azaltmaya devam ettikçe, dev ikizlerin Ortadoğu’ya usul usul sokulma girişimleri artabilir.

Bu sorunların çözümünü, soruların cevabını, tümüyle kamu diplomasisinin koridorlarında aramak doğru değil. Dış politika, olsa olsa, barış ve istikrarın tesisi için gerekli adımların atılmasına ön ayak olacak.

Türkiye ekonomisinin dinamikleri, bölge ile kurulacak doğrudan iş temasları sayesinde rakip siyasi gücü dengeleyebilir. Yeni bir “abi”lik girişimi ile Türki Cumhuriyetler üzerinde heba ettiğimiz duygusal birikimi, bu defa çok yönlü, derinlikli bir iş kültürü aracılığıyla, önce talebe sonra da alım gücüne “tahvil” edelim. Yeni dış ekonomi siyasetinde, güçlü TL ve esnek işletmecilik kabiliyeti, anahtar rolleri oynayacaktır.

Bu yazı ilk kez 21 Kasım 2011 tarihinde Milat Gazetesinde yayımlanmıştır.