Kategori arşivi: Makro Ekonomi

Keynes’ten Galbraith’e, Oradan Acemoğlu-Robinson İkilisine

İktisat politikalarının eleştirisinde popüler olan iki isim Robinson ve Acemoğlu ikilisi. Liberal değerlere sahip olup piyasa ekonomisinin işleyiş sorunlarına ilişkin eleştiri getirebilen biri Türk kökenli bu iki yazarın zamanla olgunlaşan tavrında, Galbraith’in 50-60 yıl öncesine, Keynes’in de 85-90 yıl öncesine ait eleştiri atmosferi yaratma becerisini gördüm diyebilirim.

Galbraith bir süre ABD adına büyükelçilik yapmış Kanada kökenli bir Amerikalı. Profesör J.K. Galbraith’in Eski Kurumsalcı Okul’a dahil iktisatçılar arasındaki adının sık anılır olması yönetimlerde doğrudan rol almasından kaynaklanıyor olabilir. Hiçbir zaman ezberlerle hareket etmeyen, büyük şirketlerin yol açtığı tekelleşme eğilimini, sendikaların beklenmeyen etkilerini sistemin içinden eleştiren, ülkelerin kendilerine özgü ekonomik politikalar oluşturmaları gerektiğini söyleyen bir isim. Keynes’ten Galbraith’e, Oradan Acemoğlu-Robinson İkilisine yazısına devam et

Lider kalitesi ve Likidite

Son yıllarda Batı demokrasisinin başat aktörlerinin siyasi yönetici seviyesinde bir erozyon yaşandığı ortada. ABD’de Trump, Birleşik Krallık’ta Johnson, Fransa’da Macron derken AB’deki yönetim krizleri de hesaba katılırsa siyasi iradesinde kalite sorunu yaşayan ekonomilerin Dünya gayri safi hasılasının %50’sini geçtiği söylenebilir.

II. Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir sorun olduğunu hatırlayalım.

Musollini, Hitler, Stalin ve Franco’nun aynı anda önemli ekonomilerin siyasi temsilinde bulunduğu dönemin ardından yaşanan savaşı, bir kenara yazalım.

2008’deki Küresel Kriz’in çözüm şekli ile 1929’daki Büyük Buhranı çözüm şekli arasındaki benzerlikleri not edelim.

Covid-19 sonrasında ortaya çıkan ek sorunları mevcut denkleme ekleyelim.

Dönemlerin teknolojik imkanları ve rejim farklılıkları bir yana iki sorunlu dönemde de sorunların  tüketim artışının desteklenerek hatta 2. Dünya Savaşı’nda işin kolayına kaçıp “zorunlu toplu tüketim” sayesinde çözülmeye çalışıldığı anlaşılıyor.

Ekonomideki talep açığı ile Batı Demokrasilerinin popülist çözüm yöntemleri arasında bir korelasyon olduğu varsayılırsa aynı korelasyonun lider kalitesi ile de bulunduğu varsayımı yanlış olmayacaktır.

Popülist çözüme yatkın bir liderlik yönetim kalitesinde ek bir devalüasyona yol açtığında yönetimlerin diğer politik sorunlara yaklaşımı da değişip krize yol açıyor.

Yönetim kalitesinin düşmesi sadece para arzını, borçlanma araçlarındaki çeşitliliği değil ‘düşman’ sayısını da artırıyor gibi görünebilir.

Ağır ekonomik bunalımlara geçici likidite numaralarıyla cevap verip iktidarda kalmayı beceren liderler sorunlar ağırlaştıkça imkan bulurlarsa otoriteryanizmin kapısını da çalıyorlar. Sermaye kontrolleri, vergi artışları, ideolojik ayrımın eleştirilmesi ve cezalandırılması gibi…

Bir kısmı sanal bile olsa yönetimler, göçmenler, sağlık ve çevre sorunları gibi pek çok konuda ‘öteki’ni suçlayan yollara sapmayı tercih ediyorlar. Herkes aynı anda lider kalitesini devalüe ettiğinde tıpkı kur politikasındaki gibi değer yitimi artık rekabet avantajı sağlamaz olup daha düşük kaliteli lidere gereksinim duyulur hâle geliniyor.

Krizler Dünya Liderliğinin Coğrafi Merkezini Değiştiriyor

Başlangıçtaki varsayımımızı aynı örnekle devam ettirelim.

II. Dünya Savaşı öncesinde 1936’ya dek süren teşhis ve tedavi sorunu Keynezyen iktisadın çözüm önerisi ile billurlaşınca, dönemin teknik olanakları gereği tüketicilere bugünkü gibi tek tek ödeme gücü zerk etmek güç olduğundan, kamu harcama politikalarına ağırlık verme önerisi yanlış anlaşılıp(!) kriz bir Dünya Savaşı ile sonuçlandı demiştik.

Savaş sonrası ekonominin merkezi ABD’ye kaydığında, ABD ekonomisinin gücü savaş öncesi çeşitlendirdiği endüstrisi ile tüketim gücüne sahip geniş nüfusuydu. Bugünün krizinde ekonominin ve politikanın merkezi gücünü yine aynı benzerlikle Çin ve Rusya gibi geniş nüfus yapısı ile endüstriyel gücü bir araya getiren ‘reel’ ekonomik güçler temsil edebilecek seviyeye gelmiştir.

Hammadde üretimini de kapsayan bu üçlünün Asyatik vurgusunu birer  ‘demokratik’ devlet olarak Türkiye ve Almanya dengeleyebilir.

Kriz sonrası dönemin olası iktisadi-siyasi liderlik potansiyellerine bir başka yazıda değinebiliriz.

Covid’le sayısı artan yeni bir iktisadi ünite: ‘(T)üretici’

Türkiye’den bahsedersek internet alışverişinin ne kadar hızlı arttığı bir haber değeri bile taşımıyor. Bundan daha önemlisi internet alışverişini tercih edenlerin giderek alışveriş tutarını artırması. Artan alışveriş sayısı ve harcama tutarına ek olarak e-ticarete konu olan mal ve hizmetlerde de doğal olarak bir çeşitlenme gözlemleniyor. Bu çeşitlenme B2B
(şirketten şirkete), B2C(şirketten tüketiciye), C2C (tüketiciden tüketiciye) gibi varyanslarıyla e-ticaret kanalının evrimleşmesine yol açtı (https://www.iyzico.com/blog/b2b-b2c-ve-c2c-nedir-arasindaki-farklar-nelerdir/) Bugün yoruma ihtiyaç duyulan başka bir değişim ise tüketicinin artık tüketim amaçlı ürün icad edip bunu talep etmesi anlamına gelen (t)üretici aşamasına geçiş olmalı. Yani: ‘C2B’

J.Babtiste Say’ın (https://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Baptiste_Say) Mahreçler Kanunu’nu hatırlayalım: ‘Her arz kendi talebini yaratır’ demişti Say.  1929 Bunalımı ile hızlıca rafa kaldırılan bu yaklaşım artıkher talep kendi arzını yaratır’ olarak okunmalı.

Covid’le sayısı artan yeni bir iktisadi ünite: ‘(T)üretici’ yazısına devam et

 Covid-19’dan sonra Kamu Hizmetinin Yeni Tanımı

Salgının başlangıcından itibaren virüsle ilgili ülkelerarası karşılaştırmaların önemli bir bölümü vaka ve vefat sayısı gibi göstergelerden oluşuyordu. Şimdilerde ise ülke ekonomilerinin bir an önce “normale dönüşü” için yapılan karşılaştırmalar ve programlar daha moda. 

Normale dönüşlerin Dünya ekonomisini harekete geçireceği kesin. Lakin iktisadi çevrimin hızlanması tıpkı bisikletin hızlanmasına benzer. Özellikle istihdam alanında, salgın/kriz başladığında işten çıkarılan çalışanların yeniden işe alınmaları, çıkarılmalarıyla aynı hızda olmaz. Ekonomi literatüründe “zaman boşluğu” adı verilen bu sürecin az hasarla atlatılması yeterince tartışılmıyor.

Kamu hizmetinin tanımı neydi?

Ekonomi ve özellikle kamu maliyesi öğretiminde “kamu hizmeti” tanımı önemli bir yer tutar.

“Kamu hizmeti neden vardır?”, “Kamusal mal ve hizmetler nasıl tespit edilir?” gibi sorularının yanıtı, vergi ve diğer yükümlülüklerin boyutu ve çeşitliliğini de etkilediği için hangi ekonomide, neyin kamu hizmeti kapsamına girdiği ile vergi yükü arasında doğrudan bir ilişki vardır.

Kamusal mal ve hizmetler tanımlanırken, bölünemeyen, pazarlanamayan, perakende olarak fiyatlandırılamayan yönleri olan hizmetlerin “kamusal” olduğu gerçeği öğretilir. Bunların başında da savunma hizmeti gelir.

Bir ülkenin savunması vatandaşlarının her birine yarar sağladığı için hangi bireye tek tek ne kadar faydası olduğunun tespit edilmesi, mümkün değildir. Bu nedenle savunma hizmeti devlet eliyle üretilir; finansmanı ise vatandaşların tamamı tarafından mali güçleri ölçüsünde sağlanır.

Adalet hizmeti de tek tek kişilere olduğu kadar toplumun tamamına yönelik sağladığı yararla kamusal mal ve hizmet kategorisindedir. Sağlık hizmetleri ise literatürdeki tartışmaları bir kenara bırakırsak çağdaş Batı medeniyetinin güncel uygulamalarında gördüğümüz üzere tam kamusal mal ve hizmet sınıfınlandırmasına uygun bulunmamıştır.

Yaşadığımız pandemi, bir çok ayrıntının yanında sağlık hizmetinin tam kamusal bir hizmet sayılıp-sayılmaması tartışmasını da gündeme getirdi.

Sağlığın bölünemeyen, pazarlanamayan, fiyatlandırılamayan unsurlarının -teorik olarak- bir araya geldiği pandeminin, kamu kesimi tarafından sağlanan bir tedavi kapsamı içine alınmasını beklemek, en azından bugünden sonra herkesin hakkıdır.

Pandemi neden evrensel bir kamu hizmetinin konusu sayılmalıdır?  

Pandeminin kapsamı, Dünya çapında yaygınlaşan ve yayılma potansiyeli bulunan sağlık sorunları olduğuna göre, bir kişinin tedavisi ile bile tüm Dünya’nın yarar sağlayacağı kesin. 

Tam kamusal mal ve hizmetlerin bir diğer özelliği de verilen hizmetin, bir kişinin yararlanmasıyla diğer bir kişi bakımından tükenmeyeceği bir yapıda olmasıdır.

Pek çok ülkedeki sağlık kuruluşunda hasta seçimi yapılmak zorunda kalındığına göre, mevcut kapasite, pandeminin küresel ölçekte önlenmesi için henüz yeterli değildir. Yani sorun, dar anlamda finansman değil “kaynak tahsisi” sorunudur.

Kaynak tahsisi söz konusu olduğunda, sadece kategorizasyon değil daha derinde iktisadi kavramlaştırma değişikliğine ihtiyaç olduğu düşünülmelidir.

Temel sağlık hizmetlerinin, halk sağlığı hizmetinin, “evrensel-kamusal hizmetler” kategorisine dahil edilmesiyle, gelişmiş ekonomiler başta olmak üzere tüm Dünya vatandaşlarınca finanse edilmesi için açılacak gündem, en çok bugünlerde kabul görebilecektir.

Bu tespit doğrultusunda, Birleşmiş Milletler güvencesiyle, Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumlar aracılığıyla hükümetlerüstü kararların hayata geçirilmesi için yeni bir salgın hastalığa kadar beklemeye gerek yok sanırım.

Ne Güzel Şeysin Sen Covid-19

Belli ki insanlığın büyük kısmı yaşam tarzına karşı öfkeyle doluymuş. Covid-19’la ilgili tıbbi yorumların dışındaki pek çok söylemin yüzeyinde dikkat çeken ilk duygu, sizce de bu değil mi? Virüs, insanları alışılagelmiş tüketim kalıplarından uzaklaştıran, özellikle gösteriş tüketimini zorunlu olarak azaltan yanıyla ‘oh olsun’ diyen milyonların sesi olmuş gibi…

Böyle olmasının altında yatan düşünce iklimi nedir peki?

Ne Güzel Şeysin Sen Covid-19 yazısına devam et

Post-pandemik İktisat Politikası

Sadece şu son salgın hastalık nedeniyle değil neredeyse 10 yıldır hep diken üstünde bir ekonomik yapının değişim ihtiyacı göze çarpıyordu. İhtiyacın kökeni, sistemin üretim dışı bir likiditeyi piyasaya zerk etmekten vazgeçmemesinden kaynaklandı. 2008 krizinde sunulan aşırı kredi-satınalma gücü, ısrarla geri çekilmedi. Kademeli olarak yapılması gerekenler önce denendi sonrasında vazgeçilerek tüketim gücü pompalanmaya devam etti. Rezerv paraların niteliği kaybolmaya başladı.

Finansal ölçüler bakımından yukarıdaki gibi geçen bir on yılın ardından, şimdi genişleme gerektiren, hatta açıktan karşılıksız para basmayı gerektiren bir sağlık krizi Dünya’yı sardı. Post-pandemik İktisat Politikası yazısına devam et

Merkez, faturalı hattan kontörlüye geçti

Merkez Bankası hafta içi faiz oranını 625 baz puan (%6,25) birden yükseltti. Beklentilerin oldukça üzerinde bir artırımla faiz haddi %24’e ulaşmış oldu.

Geriye doğru bir yıllık enflasyon oranının üzerinde bir faiz oranı belirlenmesi, Türkiye ekonomisinin fiyatlama risklerini düşürmek amacıyla ‘önden yüklemeli’ artış olarak tanımlanıyor. Bugüne dek ağırlıkla post-travmatik dönemde yani maliyetler oluştuktan sonra tedavi amaçlı artırılan faiz, bu defa oluşan baskının ötesinde ve öngörüler kapsamında artırılmış oldu. 

Söz konusu Para Politikası Kararı’nın duyuru metninde ‘dış talep koşullarındaki iyileşmeye karşın iç talepteki zayıf seyrin devam ettiği ancak fiyatlama davranışındaki bozulmanın bir risk olarak varlığını sürdürdüğü’nden dem vuruluyor. Politika faizinin yüksek belirlenmesinde Eylül ve Ekim enflasyon rakamlarının yüksek oranda gerçekleşeceği beklentisinden hareketle, Aralıktaki toplantıya kadar ön alınmış olunuyor. Ayrıca 20 Eylül’de açıklanacak Orta Vadeli Plan’a (OVP) kadarki sürenin kazanılmış olmak istenmesi diğer bir faktör olabilir.  

Faiz kararının ardından, aynı gün 10 yıllık tahvil faizlerinde düşüş yaşandı. Keza, Türkiye’nin risk primi (CDS) düştü, borçlanma maliyeti azalmış oldu. Dövizde sert bir değer kaybı görüldü.

Bu noktadan sonra önemli olan, kurdaki seviyeden çok oynaklığın önlenmesidir. Reel sektör için olduğu kadar para ve sermaye piyasaları için de volatilite başlı başına bir sorun… İçeride talebi baskılayan asıl unsur da bu oynaklık olsa gerek.

Bugünlerde sıklıkla bahsedilen stokçuluk eğilimlerinin ve keyfi görünen kurdan bağımsız yüksek fiyat artışlarının önlenmesi için kurun yüksek de olsa belirli bir seviyede tutunabilmesi sağlanmalıydı. Mevcut faiz oranı ile jeopolitik koşullarda ortaya çıkabilecek sürprizler dahi (elbette bu sürprizin derecesine göre) dengelenebilir görünüyor. 

Yabancı sermaye girişinin sağlanabileceği bir ortam yeniden canlandı. %24’lük bir politika faizi nispeten istikrarlı bir kurla döviz girişini teşvik edecektir. Bu denli yüksek bir faiz artırımının yabancı sermayeye Merkez Bankası’nın bağımsızlığı açısından bir mesaj vermiş olduğunu da es geçmemeli.  Merkez, faturalı hattan kontörlüye geçti yazısına devam et

Kurla Gelen Yeni Dönem

Kurdaki sıçrama en hızlı şekilde dış ticaret ve enflasyon rakamlarına yansımış oldu. Yayın tarihleri ve kapsadıkları aralık itibariyle daha güncel sayılabilecek olan rakamlar arasında  özellikle Yurtiçi Üretici Fiyat Endeksi’ndeki gelişmeler son derece dikkat çekici. Yakın gelecekle ilgili fikir vermesi bakımından bu iki verinin bazı unsurları üzerinde durulmalı.  

Enflasyon

Kurdaki artış nedeniyle oluşan enflasyon hakkında neredeyse kesinleşmiş iki bilgiyi tekrar edelim: 

1) Kurdaki %10’luk artış, fiyatlar üzerinde %1,5 oranında etkide bulunuyor.  

2) Döviz kurunun TL bazındaki fiyatlamaya geçiş süresi 1,5 ila 2 ay arasında gerçekleşiyor. 

Yukarıdaki verilerden hareketle elimizdeki endeks verilerinin eğilim olarak süregideceğini varsaymak yanlış olamayacaktır. Belki TÜFE üzerindeki artış oranlarının kuvvetle artarak devam edeceğini altını çizerek öngörmek daha doğru. Dövizle birlikte artan üretim maliyetlerinin birikerek tüketiciye daha az yansıtılabildiği aylar geride kalmış görünüyor.  Kurla Gelen Yeni Dönem yazısına devam et

Döviz kuru ile ilgili çözüm önerileri… 

Türkiye ekonomisinin 2018 yılı içerisinde dış kaynak sorunu ile karşılaşacağı öngörülüyordu. İşin kötüsü Türkiye’de ekonomi büyüyüp kaynak ihtiyacı artarken Dünya’da likidite azalmaya kaynak maliyeti artmaya başladı. Üstüne üstlük jeopolitik sorunlar ülke ekonomisinin hassasiyetini, risk primini daha da artırmış oldu. Bu gelişmede Türkiye ekonomisinin açıkça hedef tahtasına konduğu son bir haftanın ayrı bir rolü var.   

Çözümler.. 

Amerikan Doları’nın 6TL ‘yı da geçtiği geçtiğimiz haftanın son günlerinin ardında Paul Krugman New York Times’ta Türkiye ekonomisini yönetenlere çok ilginç önerilerde bulundu. Ana hatları ile 2001’de Arjantin’in yaptığı gibi bir borç reddinden dem vuran, 2000’lerin sonundaki İzlanda’dan, 1998 Krizi’ndeki Güney Kore’den dolaşıp MalezyaEndonezya kategorisinin içindeki ‘currency atak’ ları, borç krizlerini sıralayan bir yazı kaleme aldı. Nobel’li iktisatçının önerisi borç reddi ve döviz borçlarına hükümet garantisi verilmeyeceği beyanının yapılması. Bir süre sonra eski sisteme dönüleceğinin kabulünü de içeren öneriler demetinin özelliği ‘sistem içinde’ kalması. Çözüm önerilerine ‘bir düşkünlüğün kabulü’ ile başlanırsa gerçek bir başarı şansını yakalamak mümkün değil. Türkiye sayılan benzer pek çok diğer ülkeyle birlikte ‘kaynak sorunu’ ve ‘rezerv para’ seçenekleri üzerinden geliştireceği ve uygulayacağı özgün fikirler ile daha doğru bir rotaya yol alabilir gibi görünüyor. 

Yangını odun atarak söndürmek yerine… 

İşletmecilikte satışların büyük çoğunluğunun aynı müşteri grubuna yapılmasına ‘müşteri riski’, satın almaların çoğunun aynı tedarikçiden teminine ‘tedarikçi riski’ adı verilir. Finansal kaynak temininde de tek veya az sayıda mali araç ve aracıya bağlılık, risk taşır. Bahsedilen riskleri yönetmek için firmalar bile piyasayı, müşteriyi, tedarikçiyi, mali araç ve aracıları çeşitlendirmek ister. 

Dünya’nın hakim siyasi ve ekonomik yapısı devletleri maalesef bir şirket kadar bile esnek hareket etme kabiliyetinden yoksun bıraktı. Türkiye bir süredir riskleri teşhis ederek dağıtmayı deneyimleyerek alışılmışın dışında bir siyasi-ekonomik tarz-ı siyasete sahip. Savunma araçları, enerji, gıda gibi alanların ardından, mali enstrümanları da çeşitlendirmeye, yatırımcı gruplarını farklılaştırmaya özen gösteriyor.  Döviz kuru ile ilgili çözüm önerileri…  yazısına devam et

Ticaret Savaşları-2

Bir kaç yıldır Avrupa ve Amerika‘da radikal sağ seçmenin siyasal tercihleri etkili oluyor. Bu konu defalarca tartışıldı. Nedenleri üzerine epey kalem oynatıldı. Küresel krizle birlikte başlayan işsizlik dalgasının göçmen karşıtı politikaları güncelleştirmesi normal karşılanmıştı. Global krizin etkileri giderildikçe radikal sağın merkeze yaklaşması beklenirken hiç de öyle olmadı. Aksine ‘radikalizm demokrasiyi tehdit eden ya da yozlaştıran seviyede etkisini artırıyor’ bile denilebilir. Bu tespitin en yeni kanıtı ‘ticaret savaşları’ olmalı. Kazananı olmayan bu savaşın en büyük savunucusunun da ABD. Ticaret savaşlarının asıl ilginç yanı da zaten rüzgarın ters yönden esiyor olması. En çok dış ticaret açığı veren olarak ABD‘nin kendi tükettiği malı pahalılaştırmasıyla sonuçlanacağı belli. Regülasyon seviyesi arttıkça, ABD‘liler geçici bir ulusal gurur kazandırdıktan sonra maliyet artışlarıyla birlikte futbol literatürümüzden emanet alarak kullanırsak ‘şerefli mağlubiyetler’ zincirine bir halka ekleyecek. 

İşin kötüsü AB de ABD‘ye ayak uydurup Avrupa‘ya uygulanan gümrük vergilerinin ABD‘ye aynen uygulanmasına ilişkin yapacağı oylamayla (mütekabiliyet) muhtemelen ticaret savaşlarındaki cepheyi genişletecek. 

Dış ticaret açığını azaltıp öte yandan ürün maliyetini artıracak savaşların olası başka etkilerinden biri toplum psikolojisinde görülecektir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu, dış ticaret açığını yine dış tasarrufla (açığını yine fazla malı aldığı ülkeden aldığı borçla) finanse eden ülkeler için farklı bir ekonomik ve siyasi tablo oluşacağı kesindir. 

İktisaden eski günlerdeki gibi ithal ikameci günlere dönmek, ithalatı azaltmak hatta önlemek için ağır vergi yükleri ve yasaklar uygulamak kolay değil. İthal edilen pek çok ürünü yurt içinde üretmek için de bir dizi yapısal reform hemen şimdi uygulanmaya başlansa ancak yıllar içinde sonuç verebilecektir.  

Her ne önlem alınırsa alınsın, Dünya ticaret hacmi daraldığında Dünya’daki refah azalacağına göre bugünkü siyasal tercihlerin keskinleşeceğine hükmetmek mümkün görünüyor. Bugünün Dünya’sında refahı ve istihdamı tehdit ettiği düşünülen göçmenler ve mülteciler refah kaybıyla birlikte daha da ‘katlanılamaz’ olduğu düşünülen insanlar olacaktır.  

Gelişmiş ekonomilerde göçmen politikaları ve gümrük duvarları sertleştikçe sadece ithal edilen mal ve hizmetlerin değil işgücü maliyetlerinin de yükseleceği unutulmamalıdır. Fiyatlar genel seviyesindeki yükselişe Merkez Bankalarının sıkı para politikaları eşlik ederse resesyon, hükümetler popülist davranıp para musluklarını gevşetirse enflasyon veya stagflayon çanları çalmaya başlayacaktır. 

Gelir Dağılımı… 

Endüstriyel kapitalizm öncesinde ülke içi gelir dağılımları ne derece kötüyse, liberalleşme rüzgarlarıyla gelir dağılımı sorunu aynı derecede üçüncü dünyaya, daha az gelişkin ekonomilere taşınmıştı. Kalkınmış ekonomiler, sosyal politikalarıyla gelir dağılımındaki sorunları gidermeye çalışmışlardı. Üretim maliyeti, gelişmekte olan ülkelere, üçüncü dünyaya taşınmıştı. Ticaret savaşlarıyla birlikte gelir dağılımı sorunlarının yeniden içselleştirilmesi merkez ekonomilerine taşınması muhtemeldir. Bu sorun ise siyasi görüşlerin pluralizmden uzaklaşmasını bir kez daha hızlandıracak bir problem olacaktır. 

Türkiye… 

Türkiye ekonomisinin son yıllarda karşı karşıya kaldığı sorunlar ‘ticaret savaşları’na hazırlığını belirli bir toplumsal farkındalık ekseni üzerinde tutmuştur. Milli para ile uluslararası ticaret, savunma sanayinde iç tedarik oranının artırılması, enerji ve dış politikada kendine özgü bir çizginin var edilmesi, farkındalıkları siyasi ve idari organizasyon düzeyinde kurumsallaştırma aşamasına getirmiştir. 

Bu bakış açısıyla toplum psikolojisi ve siyasi bakımdan hazır olan atmosferin iktisat politikalarıyla özellikle üretim yönüyle desteklenmeye ihtiyacı vardır. Seçim sonrasındaki ekonomi gündeminde üretim yapısının ayrıntılı olarak gözden geçirilmesi gerekmektedir. Özellikle emek ve sermaye verimliliği konusundaki analizlere odaklanılması ekonominin geleceği bakımından önemlidir. Sermaye kısıtları altında, emek verimliliğine dayalı, girişimciliği, genç ve kadın istihdamını destekleyen yeni bir üretim fonksiyonunu var edebilmek, Türkiye’nin geciktiği bir iktisadi reform çağını başlatabilmesi ile mümkündür.