Anayasa Çalışmaları

Şimdi de İtalya. Yunanistan, Derviş’ini bulduktan sonra, “kıvanç ve tasada ortak” olduğumuz Avrupa ekonomisi ile ilişkilerimizi gözden geçiriyoruz. Özellikle “tasada” sağladığımız entegrasyon, halihazırda yürümekte olan anayasa çalışmalarına yapılabilecek iktisatçı katkılarını sınırlandırmamalı. 1982 Anayasası’nın meşhur “Giriş”inden aktardığım “paylaşım”cı ifade, “anayasa metninde bu defa yer almalı mı?” diye başlayabiliriz mesela.

Bedelli askerliğin, bir “Beyaz Türk Cizye”sine dönüşme ihtimalinden, 73 üncü madde’deki “Vergi Ödevi”nin, Anayasa’nın “Mali ve Ekonomik Hükümler”i arasında değil de niçin askerlikle (Md.72) birlikte, ardarda “Temel Hak ve Ödevler” arasında yer aldığından bahsedebiliriz.

Devletin, kadim bir hükümrandan (“Leviathan” mı deseydim?), iktisadi ve insani referansların emrinde bir “aygıt” olmaklığa doğru evrilmesi gerçeğine temas etmeliyiz. AB’nin, Maastrich zirvesinde anayasa haline getirdiği ekonomik kriterleri uygulamadığı için, “sorgudan azade zat-ı şahaneleri” kaynaklı sonsuz likiditenin engellenmesine dikkat çekmeliyiz.

Piyasa ekonomisi ile demokrasi, reel ekonomi ile sermaye piyasaları arasındaki bağın koptuğu dönemlerde, devletin nasıl kural üreteceğini tartışmalıyız.

Çevre, alternatif enerji, tarım, şehircilik, vergi politikası, borçlanma sınırı, mahalli idarelerin mali imkanları gibi; tüketicinin korunması, rekabet politikası, sermaye piyasası gibi iktisadi alanlarda, temennileri sıralayıp ardından istisnaların dikenli telleri ile çevrili bir anayasal formu terk etmeliyiz. Ekonomi ile doğrudan ilişkili olduğu defalarca ispat edilmiş düşünce özgürlüğü konusunda da öyle. Toplantı ve gösteri, grev ve lokavt, tutukluluk, hükümlülük, kılık-kıyafet “rejimi”, özel hayatın gizliliği, “azınlık” denilen vatandaşların hakları, yabancıların mülk edinmesi, kamulaştırma, özelleştirme, devletleştirme, kamu personel rejimi sahalarında da “net” tercihler yapan bir devlet olmanın zamanı geçiyor.

“Anayasa yapan bir devlet” ile “anayasa yapan bir toplum” arasındaki farkın, ekonomiye etkide bulunmayacağı bir alan da yok zaten. Ama, “hazır ayaktayken” dünyadaki ekonomik sorunları da dikkate alan bir “yaşayan anayasa” yapmaya ihtiyaç var.

“Fakir ama gururlu…”

Çokça bahsettiğimiz “Anayasal İktisat” tecrübesi, bugün için ancak bir çıkış noktası olabilir. Devlet sözkonusu olduğunda, “refah – demokrasi – insan hakları” sacayağına bir ortak daha ekleyerek, dördüncü bir gücün millet iradesine ket vurmasına izin vermek, “fakir” bir toplum, “gururlu”, “alıngan” bir devleti var ediyor. Zaten “dört noktanın bir düzlemi kesmediği”ni fazlasıyla pişerek öğrenmiş bir “milletin ahfadıyız”!

NATO -Varşova Paktı’nın sınır bölgesinde “gergin” bir ortamda kaleme alınmış (yapılmış diyemeyeceğim)bir anayasa ile, asimetrik savaşın, ayaklanan toplumların, iktisadi dönemeçlerin görüldüğü bir, “çağın anayasası” arasında elbette anlayış farkı olacak. 1982 Anayasası, savaş, seferberlik, kalkışma gibi, imkan dahilindeki her türlü “topyekün harbe intibak maliyetinin minimize edilmesi” konseptinin izlerini taşıyor.

Tekinsiz Statüler…

Olağanüstü hal, sıkıyönetim, seferberlik ve bilumum tekinsiz statüler, çekirdek devleti tahrik eden, herşeyi ertelemeye meyyal, katı hiyerarşik jargonu meşrulaştırıyordu. Bugünün dünyasında, heterojen bir “çatışma”, “ekonomik ve siyasi belirsizlik” riski mevcut. Yönetilecek, müdahil olunacak, etkisine maruz kalınan sorunlara karşı daha esnek yönetişim metodlarının belirlenmesine ihtiyaç duyulacaktır.

Yeni Anayasa, mevcut devlet teşkilatı içerisinden örgütlenen, hızla oluşup – buharlaşan, Susurluk tarzı “özel yönetim biçimlerini” sert bir tonda engellemek zorunda. Krizlere açık, neredeyse “sürekli kriz” atmosferinde bir dünyada, her defasında demokratik yöntemlerin dışına taşmak, otoriteryenizmin inşasına kapı açıyor. Aksi durumda, 1980’de “jeopolitik” bahanesiyle böyle bir anayasaya icazet veren “şartlar”, bugünün anayasasında “gotik edebiyat” sınırlarını zorlayabilir!

Anayasa tartışmalarında “dananın kuyruğunun koptuğu yer”, “Başkanlık Sistemi” olacağa benziyor. Şu anda emareleri görülmese de…

Bu yazı ilk olarak 13 Kasım 2011 tarihinde Milat Gazetesinde yayımlanmıştır.